Acil uzmanı.
Genç bir kadın hekim.
Her gün yüzlerce hastanın aktığı bir acil serviste çalışıyor.
Zorlu vakaları pratisyen hekim arkadaşları ona danışıyor.
Kör düğümleri çözmek onun işi.
Acildeki kaosun içinde gündüzü geceye, geceyi gündüze bağlamak da...
Çünkü orası acil.
Ne yaşanırsa yaşansın durmayacak.
Yirmi dört saat akacak.
Bir tarafta gerçekten yaşamla ölüm arasında gidip gelen hastalar...
Bir tarafta bekleyenler...
Bir tarafta ambulanslar...
Konsültasyonlar...
Yatışlar...
Sevkler...
Yakınlar...
Şikâyetler...
Bugün ben poliklinikteyken aradı.
“Hocam, konuşabilir miyiz? İyi değilim. Ama bireysel...” dedi.
“Tabii.” dedim.
“Hastalarım bitince seni arayacağım.”
Hastalar bitti.
Aradım.
Geldi.
Rengi solmuş.
Halsiz.
Bitkin.
Bir süre yüzüme baktı.
“Size sarılıp omzunuzda ağlasam çok ayıp etmiş olur muyum?” dedi.
Ayağa kalktım.
Sarıldım.
Katıla katıla ağlamaya başladı.
Bir insanın içinde ne kadar birikmişlik varsa öyle ağladı.
Sonra oturduk.
Sekreteri dışarı çıkardım.
Anlattı.
Yine ifade vermiş.
Yine bir hasta şikâyeti...
Elbette hasta şikâyet edebilir.
Bu onun hakkı.
Gerçek bir hata, ihmal ya da kötü uygulama varsa araştırılacak.
Bu da olması gereken.
Ama şikâyet hakkıyla her aksaklığın faturasını hekime kesmek aynı şey değil.
Acile bir çocuk arrest olarak getiriliyor.
Çocuğa müdahale ediyorlar var güçleriyle.
Çocuk dönmüyor ne yazık ki.
Bu arada acil, acılı yakınlarının feryatlarıyla inliyor.
Herkes çok ama çok üzgün.
Çocuğun ölümüne neden olan olay trajik.
Bu olay nedeniyle acilde yakınları birbirine giriyor.
Güvenlik, polis derken bu arbedenin içinde diğer hastaların tedavisi aksıyor.
Ve bu ortamda, “Bekledik, hekime ulaşamadık ve gittik.” diye hekimi şikâyet ediyorlar.
Karşımda genç bir acil uzmanı oturuyordu.
Tükenmişti.
Ve en çok da yaptığı onca işin arasında sürekli kendisini savunmak zorunda bırakılmaktan yorulmuştu.
Tümgeneralin Anıtkabir'de İstiklal Marşı'nı gür sesle okuması tüyleri diken diken etti
30 Ağustos Zafer Bayramı dolayısıyla Anıtkabir'de düzenlenen devlet töreninde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hemen önünde yer alan 4’üncü Kolordu ve Ankara Garnizon Komutanı Tümgeneral Emre Tayanç'ın İstiklal Marşı'nı okuduğu anlar törene damga vurarak izleyenlere duygusal anlar yaşattı.
https://t.co/fWNAaGPCYY
İngiliz sosyal medya fenomeni Tim Wilson:
▪️Türkiye bir zamanlar hava gücünün geleceğini F-35 programına bağlamıştı. Uçaklar için para ödendi, pilotlar eğitildi, altyapı hazırlandı; ama sonra kapı kapandı. Uçaklar hiçbir zaman gelmedi.
▪️Tarih bize, devletlerin bir boşluk dönemiyle karşılaştıklarında buna iki şekilde tepki verme eğiliminde olduklarını gösteriyor.
▪️Bazı ülkeler sadece şikayet eder ve bekler. Bazıları ise süreç boyunca doğaçlama yapar ve inşa eder. Türkiye ikinci yolu seçti.
▪️Hava gücü tasarımında bir değişime şahitlik ediyoruz: Daha az romantizm, daha az efsane ve çok daha fazla matematik.
▪️Test edilen şeylere bir bakın: Birbirine çok yakın biçimde uçan iki adet insansız savaş uçağı!
▪️Sadece pilotlu dönemi sona erdirmiyorlar; hava muharebesinin gramerini değiştiriyorlar.
▪️Ve ne kadar zeki olursa olsun, bir uçak, felsefesine uyan bir silah olmadan anlamsızdır. İşte burada TOLUN devreye giriyor.
▪️ASELSAN tarafından geliştirilen TOLUN ilk bakışta kalabalık bir katalogdaki hassas mühimmatlardan biri gibi görünüyor. Kanatlı, güdümlü, isabetli...
▪️Ama ona yeniden bakın; önemli olan sadece serbest bırakıldığı noktadan itibaren 100 kilometreden daha fazla süzülebilmesi değil. Önemli olan, bunu yaparken nasıl düşündüğüdür.
▪️Uçaktan bırakılan TOLUN sadece öylece düşmez. Süzülür. Hesaplama yapar. Adapte olur. Bunu daha önce de gördük. Uydu koordinatı kesildiğinde ataletsel navigasyonu kullanır.
▪️Kızılötesi görüntüleme, gördüklerini kendisine söylenen beklentilerle karşılaştırır. Ve sonra gerçekten alışılmadık bir şey olur; mühimmat son vuruş öncesi onay ister.
▪️'Uzun menzil', uçakların yoğun hava savunma sistemlerine yaklaşmasına gerek olmadığı anlamına gelir. 'Hassasiyet' aynı etki için daha az mühimmat kullanılması demektir.
▪️'Yerli üretim' ise stokların yenilenmesi gerektiğinde yabancı izin belgelerine gerek olmaması demektir.
▪️Bu kombinasyon, bazı hava savunma planlamacılarının Türkiye'de olup bitenleri neden yakından takip ettiğini açıklıyor.
''Osmanlı torunuyum'' diyenlere gelsin.....;
Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun!!!!!
Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sıfırdı, karasaban’dı. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu.
İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu, bebek ölüm oranı binde 480’di, her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece
Reklamlar
60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı.
Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
Kadın, insan değildi.
(Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken… Bademlerin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı. Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu. Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, herif sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.)
Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.
Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan bi ses çıkıyordu.
Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!
Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.
Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı.
Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.
600 sene boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.
“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” falan deniyor ya… İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.
Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”
Neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
Sen önce iki tane kitap OKU da, dünyadan haberin olsun!
Askerin üstünü başını görseniz ağlardınız. Ağustos ayı. Hava kavurucu sıcak.
Otlar iyice kavrulmuş, cayır cayır yanıyor. Ayağımız çıplak.
Yanan otları ayağımızla söndürüyor, oraya çöküp düşmana ateş ediyoruz.
Sivrihisar’a yakın bir yerde mola verdik.
Gece gizlice kasabaya gittim, zifiri karanlık.
Bir evi fener ışığı aydınlatıyor.
Evin kapısını çaldım.
Kapıyı açıp açmamakta tereddüt etti.
‘Korkma, ben Türk askeriyim.
Ayağımda ayakkabı yok. Parasını vereyim, ayağıma giyecek bir şeyler ver’ dedim.
Tesadüf, orası yemenici dükkânıymış.
Bana bir çift yemeni verdi.
Sökülünce dikmem için de bal mumu iple iğne de verdi.
Hemen yemeniyi ayağıma sardım.
O kadar rahat etti ki ayağım. Bana artık karada ölüm yok.
Birliğime adeta uçarak gittim.
"Memleketin kıymetini bilin"
“Biz bu vatanı çok zor şartlarda kurtarıp size teslim ettik, kıymetini bilin...”
İstiklal Savaşı'nın son gazisi Yakup Dede
Alıntı
Ece Üner: “Hep söyledim bir kez daha söyleyim, 1938’den bu yana hiç konuşmadığı halde halâ susturulmaya çalışılan asırları aşan bir lider Atatürk.
Yani küçük kafaların asla alamayacağı büyük bir lider”
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!
Başta Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu vatan uğruna mücadele eden tüm kahramanlarımızı saygı,
minnet ve rahmetle anıyoruz.
30 Ağustos; özgürlüğün, bağımsızlığın ve millet iradesinin zaferidir. Bu büyük zaferin ışığında, Cumhuriyetimizi sonsuza dek yaşatacağız🇹🇷🇹🇷🇹🇷
Ve kalp krizine ilk müdahale, en ücra yerdeki bir acil serviste de yapılır.
İsminizin tabiki önemi yoktur.
Kim olursanız olun, tetkik, tedavi ve takip prensipleri aynıdır.
Acil servislere her gün bu ciddiyette farklı vakalar gelir.
Hepsi kırmızı alanda takip edilir.
Ve kırmızı alanda dakikalarla yarışılır.
O hastalara zamanında yetişebilmenin, doğru müdahaleyi zamanında yapabilmenin önündeki en büyük engellerden biri yeşil alan yoğunluğudur.
Siz içeride dakikalarla yarışırken dışarıda kıyamet kopar:
“Bekliyorum!”
“Doktor benimle ilgilenmiyor!”
“Kaç saat oldu!”
Burnu akan da oradadır,
elini sinek ısıran da,
gebelik testi yaptırmak isteyen de...
Bu sırada siz kırmızı alandaki hastaya bakmış, arada sarı alana müdahale etmişsinizdir.
Sonra birkaç dakikalığına oturup bir bardak çay içmek istersiniz.
Bu kez:
“Saatlerdir bana bakmadığı gibi şimdi de çay içiyor!”
“Hiçbir şey yapmıyor bu hekimler!” derler.
Telefon açılır, doktor kameraya çekilir.
Çünkü acil servisi yalnızca bekledikleri yeşil alandan ibaret zannederler.
Bütün hastaları da sinek ısırması...
Oysa birkaç metre ötede, bir kapının arkasında, gerçek acilde neler olup bittiğinden haberleri yoktur.
İşte orada kalp krizleri, beyin kanamaları, trafik kazaları, ağır kanamalar, zehirlenmeler, solunum durması, şok ve komada olan hastalar vardır.
Bir de sarı alanın, her biri gerçek acil olan, takip ve tedavi bekleyen hastaları...
Acili gereksiz yere meşgul etmemek, gerçek acil hastaların önünü açmaktır.
Bir gün siz de gerçek acillerden biri olabilirsiniz...
SENİ BİZE ALLAH MI GÖNDERDİ ?
Tarih 30 Ağustos 1968. Afyon Lisesi öğretmeni Sabri Tanrıkut, öğretmen arkadaşlarıyla Dumlupınar' da yapılan törene katıldı.
Konuşmacılardan birisi kurtuluş savaşımızın süvari kolordu komutanı Fahrettin Altay Paşa'ydı.
Bir albay, Paşa'nın koluna girdi.
Kürsüye çıkmasına yardımcı oldu.
Konuşma süresince de elinde bir semsiye ile O'nu güneşten korudu.
Fahrettin Altay Paşa konuşmasına şöyle başladı:
" Bana Mustafa Kemal'i anlatır mısınız? dediler. Ben de memnuniyetle kabul ettim ve geldim.
Ancak anlatımım kısa olacak. Size 26 Ağustos 1922 sabahı taarruz anındaki bir olayı aktaracağım.
Bu şekilde Mustafa Kemal'i anlatmış olacağım.
Paşanın Mustafa Kemal'i nasıl anlatacağını herkes merak etti;
Önündeki bardaktan bir yudum su içti ve konuşmasını, sonradan avukatlığa başlayan Sabri Tanrıkut'un tuttuğu nota göre şöyle sürdürdü:
Planlandığı şekilde
26 Ağustos 1922
sabahı saat 05.00'te başta Mustafa Kemal olmak üzere İsmet Paşa, Fevzi Çakmak, Nurettin Paşa, ben ve diğer komutanlar, ordu karargahı olarak Afyon Kocatepe'deydik.
Plan gereği taarruz,
önce top atışlarıyla başladı.
Bu bir baskındı.
20 dakika sürdü.
Ardından 'Tahrip' atışları yapıldı. Bu da 10 dakika devam etti Yunan mevzilerindeki makineli
tüfek yuvalan, Yunan topları, tel örgüleri hedef alındı.
Komutanlar olarak bizler de top atışlarının sonucunu görmeye çalışıyor, alt kademelere iletmek üzere Mustafa Kemal'in emrini bekliyorduk.
Sonuçta Yunan mevzilerinde alevlerin yükseldiğini, hedeflerin vurulduğunu, düşmanın mevzilerini terk ederek geri çekilmekte olduğunu gördük.
Mustafa Kemal'e yöneldik.
O'nun taarruz ve takip emrini bekliyorduk.
Ne ki gözlerini O, Yunan mevzilerinden ayırmıyor ve geri çekilen Yunan ordusunu izliyordu.
Fevzi Çakmak,
sessizliği bozdu.
' Haydi Kemal düşman kaçıyor, taarruz emrini ver !' dedi.
Mustafa Kemal:
' Dur Abi !' diye cevap verdi.
Bir süre sonra
Fevzi Çakmak,
' Kemal, tarihi bir fırsatı kaçırıyorsun, düşman yeni mevzilerine yerleşecek.
Emrini ver artık !'
diye ısrarda bulundu.
Mustafa Kemal, yine
' Dur abi !' dedi.
Bir süre daha geçti. Fevzi Çakmak bu kez
'Allah aşkına Kemal,
ver şu emri, komutanlar seni bekliyor, yeter artık !' diye sesini yükseltti.
Mustafa Kemal yine
' Dur Abi !' dediği sırada beklenmedik bir olay meydana geldi.
Yunan ordusunun terk ettiği mevzilerde cehennemi patlamalar başladı.
Mustafa Kemal'in taarruz ve takip emrini geciktirme sebebi anlaşıldı.
Yunan ordusu, geri çekilirken cephe boyunca mevzilere saatli bombalarını yerleştirmiş, askerlerimize tuzak hazırlamışlardı.
Mustafa Kemal' in öngörüsü, büyük bir felaketi önlemişti.
Taarruzda ısrar eden Fevzi Çakmak,
Mustafa Kemal'e sarıldı.
Seni bize Allah mı gönderdi Kemal ? dedi.
Müteakiben süngü hücumu ve ileri top atışları emrini aldık.
Alt kademelere ilettik. Sonucu biliyorsunuz.
Bana ' Mustafa Kemal'i anlat ' dediler.
' İşte Mustafa Kemal budur !' "
Dedi ve bir albayın yardımıyla kürsüden indi.
Fahrettin Altay Paşa'dan dinlediği bu olayı ve anıyı, öğretmen, sonradan da avukat olan Sabri Tanrıkut hiç unutmadı. Paşaya 2 metre uzaklıkta dinlediği bu anıyı,
O güne ait fotoğrafları da bizimle paylaştı.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun...
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını minnetle, saygıyla anıyoruz.— 🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷
HÜRJET, Hindistan gündeminde!
Hintli kullanıcılar, 2009’da başlayan Tejas Mk2 uçağının İsrail aviyonikleri yüzünden hala uçamadığını;
Türklerin ise kendi sistemlerini geliştirdiği için seri üretime geçtiğini belirtti.
Baykar'ın sahibi olduğu Piaggio Aerospace, yenilenmiş P.180 uçağının özelliklerini tanıttı:
▪️Maksimum menzil: 3028 kilometre
▪️Azamî yük: 885 kilogram
▪️İstanbul'dan Cenova'ya yolculuk süresi 2 saat 23 dakika
▪️Jet uçağa göre yüzde 40 yakıt tasarrufu
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU VE DAİM OLSUN ‼️
1910’dan itibaren yurdumuzu işgal eden ezeli ve ebedi düşmanlarımızın hepsini yenerek ve denize dökerek
TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ kuran
Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşlarını minnetle ve özlemle anıyoruz.
Ne mutlu TÜRKÜM diyene …
4 kardeşi difteri ve kuş palazından öldü.
Askeri lisede öğrenciyken sıtma oldu. Hayatı boyunca sıtmanın etkileri devam etti.
Hasta hasta zindana atıldı.
Trablus'da gözünden, Çanakkale'de göğsünden yaralandı.
Bu fotoğrafın çekildiği anda üç kaburgası kırık, böbrek sancısı çekiyor.
1 sene sonra da kalp krizi geçirecek.
Tarihte mucize yoktur.
Mucize denilen şey, halk sevgisi, zeka ve inattır.
Zekasına, inadına ve sevgisine müteşekkiriz.
Arşiv | 🇹🇷 Sayın Reis Sedat PEKER’in 30 Ağustos Zafer Bayramı mesajı:
“Kıymetli dostlarım, 30 Ağustos Zafer Bayramınızı tüm kalbimle kutluyorum.
Eğer müsaade ederseniz Gökbörü Atatürk’ü bu kadar çok sevmeme neden olan Atatürk’ün bir anısını sizlere anlatmak istiyorum.
Tüm gazeteler manşetten bir haber girerler: ‘Büyük Önder’e küfür eden hain yakalandı.’
Bu başlığın o günün gazetelerindeki en masum başlık olduğunu söylesem yalan söylemiş olmam.
Aynı gün dönemin başbakanı İsmet İnönü, Gökbörü Atatürk’e güncel olaylarla ilgili bilgi vermek için Atatürk’ün yanına gelir.
Kendisine küfür eden kişinin o gün adliyeye çıkacağını ve gerekli cezayı alacağına dair bilgi verir.
Gökbörü Atatürk, İnönü’ye bakar ve sorar:
‘Bu adam bana hangi sebeple küfür etmiş?’
İnönü cevap verir:
‘Sigara içmek için kağıdı olmadığından tütünü gazete ile sarmış, içerken de bıyıkları yanınca çok ağır küfürler etmiş.’
Gökbörü Atatürk gülmeye başlar. Hem de katıla katıla.
‘Bu adamı hemen serbest bıraksınlar.’ der.
İnönü şaşırarak:
‘Paşam size çok ağır küfürler etmiş.’ der.
Gökbörü Atatürk ise cevap olarak:
‘Ben Libya’dayken sigara kağıdım bitmişti. Ben de tütünümü gazete kağıdıyla sarmıştım. Sigarayı yakarken benim de bıyıklarım yanmıştı.’ der ve ekler:
‘Bu adamı serbest bıraktırın en iyi sigaralardan da bolca hediye verin.’
(Bunları dahi gülerek söyler).
40 yaşından genç kardeşlerim ben kindar bir adamım, bana küfür edeni asla affetmem. Zamanı gelince hesabını mutlaka sorarım.
İşte Gökbörü Atatürk’ü bizlerden ayıran en büyük özelliği buydu.
Ulusunu evladı gibi görüyordu.
(Ben evladımı bile küfür ederse affetmem).
Bu yüzden ben Atatürk olamam ve bugün bu dünyada yaşayan hiçbir fert de Atatürk olamaz.
Birilerinin dediği gibi Gökbörü Atatürk dünyanın gelmiş geçmiş en büyük komutanı değildi (Büyük İskender, Cengizhan ve Timur gibi).
Ancak bu dünyaya gelmiş en büyük lider ve en yüce gönüllü insandı.
Gökbörü Atatürk’ü ve tüm silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyorum.”
🇹🇷 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Başkomutan Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen ve Millî Mücadele’nin en önemli merhalesini teşkil eden Büyük Zafer’in 104’üncü yıl dönümünde aziz milletimizin, Kıbrıs Türk halkının ve dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan vatandaşlarımızın 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı tebrik ediyorum.
Büyük Zafer’in başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını minnetle yâd ediyor, istiklalimizin ebedî muhafızları olarak gördüğümüz şehitlerimize yüce Allah’tan rahmet diliyor, gazilerimizi şükranla anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
https://t.co/J3KHBsX7tJ
Prof. Dr. İlber Ortaylı:
Kurtuluş Savaşı Türk milletinin zaferidir. Atatürk başta olmak üzere Fahrettin Altay, Fuat Cebesoy gibi Kurtuluş Savaşı’nın kurmay kadrosu da Balkan Türkü’dür! Balkan Türklerine olan düşmanlığın sebebi Kurtuluş Savaşı Kurmay kadrosunun Balkan Türk'ü olmasıdır.
Balkan Türkleri ile Suriyelileri kıyaslıyorlar. Balkan Türkleri,
Osmanlı'dan çok önce bölgeye yerleşmiştir. Malazgirt Savaşı’nda saf değiştirip Selçuklu'yu destekleyen Peçenek ve Uzlar bunlardır.
Osmanlı döneminde de
Anadolu’dan Balkanlar’ı Türkleştirmek için Osmanlı tarafından gönderilen Yörüklerdir. Bunlar Anadolu’nun asıl sahibidirler. Osmanlı, İstanbul’u fethetmeden önce Selanik başta olmak üzere Balkanlar’ı fethetmiştir. Osmanlı’nın ana yurdu Balkanlardır. Sırf Atatürk, Türk ve Kurtuluş Savaşı düşmanlığı yapmak için Balkan Türklerini ötekileştiriyorlar.
#30AğustosZaferBayramı
Büyük Taarruz ve Zafer Bayramı’nın ve 104. yılında, hayatımın en güzel 30 Ağustoslarından birini yaşadım.
Bir emekli amiral ve Sarıyerli olarak teknemle Büyükdere Koyu’na çıktım. İstanbul Boğazı’ndan geçen Donanmamızın her gemisini yakından, gururla ve büyük bir mutlulukla selamladım.
Donanmamızın gözbebeği gemilerimizi ve Savarona’yı Boğaz’ın sularında görmek, denizde geçen bir ömrün ardından benim için tarifsiz bir duyguydu. Bu yılın en mutlu anlarından biriydi.
Başta millet kurtaran ve devlet kuran ölümsüz Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere Büyük Zafer’i bize armağan edenleri saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.
Yaşasın Cumhuriyet.
Yaşasın Mavi Vatan
Yaşasın Türk Donanması.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
Emekli Albay Dr. Eray Güçlüer:
▪️MURAD-100 AESA radarı bütün dengeleri değiştirdi. 'Değiştirecek' demiyorum, 'değiştirdi' diyorum.
▪️MURAD-100A yaklaşık 150 kilometreden F-35'i görebiliyor.
▪️Aldığım bir bilgiyi de paylaşayım. Biz KAAN için bir radar ürettik. 300 kilometreden F-35'i görebilecek pozisyonda.
🔴Pakistan Ordusu’nun, 30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü için hazırlamış olduğu klip sosyal medyada büyük yankı uyandırdı.
▪️Klipte, Türk savunma sanayii ürünlerine de yer verildi.
Türk Hava Kuvvetleri İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Gürsel Tokmakoğlu:
▪️TAYFUN Blok-1'in milimetre şaşmadan gidip hedefini vurması bizi cesaretlendirdi.
▪️"500 km menzillisini zaten yaptık, daha üstünü niye yapamayız?" noktasına geldik ve Blok-4 ortaya çıktı.
▪️Söyleyeceklerim tehdit olarak algılanmasın. İzmir'den Atina'ya mesafe 300 kilometredir. İskenderun'dan Tel Aviv'e mesafe 700 kilometredir.
▪️TAYFUN Blok-4'ün menzili 800 kilometre civarında.