Αχ παιδιά, δε με νοιάζει ποιος είναι ποιος, τί ψηφίζει, ποιον ακολουθεί. Μ´ αρέσει το τουί, αρτάρω, δε μ´ αρέσει προσπερνώ. Σκυλιά-γατιά αρτάρω πάντα, δεν πα να τ´ ανέβασε ο Σατανάς ο ίδιος. Αυτά.
Barınağa çok net bir planla gitmiştim. Genç bir köpek istiyordum. Belki bir yavru. Belki bir yaşında bir köpek. Kolay olacak, ağır bir geçmişi olmayan, gözlerinde acı taşımayan ve geçmişi yüzünden sonunda beni de üzmeyecek biri.
Kulübelerin arasında yürüyordum. Genç köpekler havlıyor, zıplıyor ve ziyaretçilere doğru uzanıyordu. Neredeyse yavru köpeklerin bulunduğu bölüme ulaşmıştım ki birden durdum.
En arkadaki kulübede Bruno vardı. Altı yaşında, iri bir rottweiler kırmasıydı. Yüzünde yara izleri vardı, kulaklarından biri garip bir şekilde düşüktü ve burnunun etrafındaki tüyler çoktan beyazlamaya başlamıştı. Havlamıyordu. Zıplamıyordu. İlgi istemiyordu. Sadece durup geçen insanlara bakıyordu.
Durduğumu fark ettiğinde aniden ayağa kalktı ve kulübenin arka tarafına koştu. Uzaklaştığını düşündüm. Ama ağzında bir şeyle geri döndü.
Bu eski, mavi bir battaniyeydi. Ya da daha doğrusu, battaniyeden geriye kalan şeydi: Deliklerle dolu, yıpranmış, kenarları sökülmüş bir kumaş parçası. Bruno onu dikkatlice parmaklıkların yanına bıraktı ve bana, sanki sahip olduğu en değerli şeyi veriyormuş gibi baktı.
Gülümsedim ve görevliye sordum:
“Benimle oynamak mı istiyor?”
Kadın başını salladı.
“Hayır. Bunu herkese yapıyor. Battaniyesini paylaşmayı sevmez. Ama onun elinde kalan tek değerli şeyin bu olduğuna inanıyor. Eğer onu verirse, birinin sonunda onu eve götüreceğine inanıyor.”
Kalbimin sıkıştığını hissettim.
Meğer Bruno neredeyse beş yıl boyunca bir aileyle yaşamış. Onu yavruyken sahiplenmişler. Çocuklarla birlikte büyümüş, evin içinde uyumuş, aileyle seyahatlere gitmiş. Ama sonra aile taşınmış ve büyük bir köpeğin artık onlar için uygun olmadığına karar vermiş. Onu bir torba mama, birkaç belge ve bu battaniyeyle birlikte barınağa bırakmışlar.
Battaniye, yavruluğundan beri onunlaymış. Eski hayatından kalan son parçaymış.
İlk günlerde Bruno neredeyse hiç yemek yememiş. Sadece battaniyeyi bir yerden başka bir yere taşımış, üzerinde uyumuş ve burnunu kumaşa gömmüş. Sonra her ziyaretçi geldiğinde battaniyeyi kulübenin kapısına getirmeye başlamış. Oyun oynamak için değil. Dikkat çekmek için değil. Sanki sahip olduğu her şeyi insanlara sunuyor ve sonunda birinin onu seçmesini umut ediyormuş gibi.
Tam o sırada çocuklu bir aile yaklaştı. Bruno canlandı, battaniyesini aldı ve parmaklıklara doğru koştu. Gözlerinde yeni bir umut ışığı belirdi. Adam kulübenin bilgi kartına baktı, sonra Bruno’ya döndü ve şöyle dedi:
“Daha küçük bir köpek baksak daha iyi olur.”
Ve gittiler.
Battaniye Bruno’nun ağzından düştü. Havlamadı. İnlemedi. Sadece beton zemine uzandı ve başını battaniyenin üzerine koydu. Bu öfke değildi. Reddedilmeye alışmış olmanın verdiği sessizlikti.
Görevli bana sekiz aydır beklediğini söyledi.
Sekiz ay boyunca her sabah eski battaniyesini parmaklıklara taşıyıp beklemişti.
Yavru köpeklerin olduğu bölüme baktım. Gitmeyi planladığım yere. Sonra tekrar Bruno’ya baktım. Beyazlamış burnuna, yara izlerine ve patilerinin altındaki battaniyeye.
Ve bir şeyi fark ettim: Karşımda zor bir köpek görmüyordum. Bir zamanlar kalbi kırılmış ama hâlâ sevmeye çalışan sadık bir yürek görüyordum.
Kulübenin yanına çömeldim.
“Bruno, battaniyeni sakla. Artık onu vermene gerek yok.”
Başını kaldırdı ve kuyruğunu hafifçe salladı.
Görevliye baktım ve dedim ki:
“Onu sahipleniyorum.”
Kapı açıldığında Bruno dışarı fırlamadı. Önce battaniyesini aldı. Sonra yanıma geldi ve hareketsiz kaldı; sanki hâlâ fikrimi değiştirmemi bekliyordu.
Tasmasını taktım ve fısıldadım:
“Eve gidiyoruz, koca oğlan.”
Bu olay üç yıl önceydi.
Bugün Bruno kanepemin yarısını kaplayarak uyuyor, öyle yüksek sesle horluyor ki bütün oda titriyor ve her sabahı hayat yeniden bir armağan olmuş gibi karşılıyor. Bir sürü oyuncağı var ama her akşam yine eski mavi battaniyesiyle uzanıyor.
Sadece artık onu kimseye vermiyor.
Başını üzerine koyuyor ve huzur içinde uykuya dalıyor.
Çünkü artık elinde kalan son şeyi vererek sevgiyi hak etmeye çalışmasına gerek yok.
Ben barınağa sevmesi en kolay köpeği arayarak gitmiştim.
Ama bana sevginin her zaman kolay olmadığını öğreten köpeği buldum. Bazen sevgi; yara izleriyle, beyazlamış tüylerle ve dişlerinin arasında eski bir battaniyeyle gelir.
Ve buna rağmen hayatındaki en doğru karar hâline gelir.
Eğer bu hikâye kalbinize dokunduysa, bir ❤️ bırakın ve geçmişi olan köpeklerin de sevgi dolu bir geleceği hak ettiğine inananlarla paylaşın.
#ALINTIVEŞİİRSEL
@AdonisGeorgiadi Όταν ένας καρκινοπαθής αναγκάζεται να ζητά χρήματα από αγνώστους για να συνεχίσει τη μάχη του, δεν είναι προσωπική τραγωδία μόνο. Είναι πολιτική αποτυχία. Η υγεία δεν μπορεί να είναι προνόμιο όσων έχουν χρήματα. Είναι δικαίωμα.
➡️Επειδή ο υπουργός με έχει μπλοκάρει και δεν μπορεί να δει την ανάρτησή μου, παρακαλώ κάντε μια κοινοποίηση ώστε να φτάσει το μήνυμα εκεί που πρέπει. Κανένας άνθρωπος που παλεύει για τη ζωή του δεν θα έπρεπε να αναγκάζεται να ζητά ελεημοσύνη για να έχει πρόσβαση στην περίθαλψη που δικαιούται.
Η Ιρανική ποδοσφαιρική Ομάδα έφτασε στο Μεξικό για τον πρώτο της αγώνα του Παγκόσμιου, με τους παίκτες να φορούν στο πέτο τον αριθμό 168. Τα κοριτσάκια που σκοτώθηκαν στο Δημοτικό Σχολείο από Αμερικάνικη πυραυλική επίθεση.
ο παράφρονας φασίστας Μητσοτάκης κάνει διαφήμιση ότι η Ελλάδα είναι στο πλευρό του Ισραήλ στη γενοκτονία του λαού της Παλαιστίνης
ΔΕΝ ΣΟΥ ΑΝΗΚΕΙ Ο ΕΛΛΗΝΙΚΟΣ ΛΑΟΣ ΡΕ ΣΚΟΥΠΊΔΙ ΤΗΣ ΑΝΘΡΩΠΟΤΗΤΑΣ
Δεξιοί 2006:Στη Σοβιετία ζούσαν μίζερα,δεν είχαν κοακόλα,δεν έκαναν ταξίδια στο εξωτερικό.
Δεξιοί 2026:κόψε τις μαγιονέζες,τον καφέ έξω,το ψωμί από το φούρνο και τις διακοπές και κανε το 8ωρο 10ωρο για να πληρώσεις τη ΔΕΗ και το νοίκι
Το σκυλί που ήταν σε αυτή την άθλια κατάσταση ήταν ένα Πομεράνιαν δηλαδή ένα ζωάκι ούτε 3 κιλά και οι δικαστές αντί να τον τσακίσουν έκαναν πλάκα αν θα τους γράψει κάνα στίχο για τραγούδι... Δικαστές - κτήνη, επιστημονικά ανεπαρκείς και κοινωνικά παχύδερμα για φτύσιμο...
Δεν είναι δικαίωμα λέει ο άλλος οι διακοπές.
Σωστά, δικαίωμα είναι μόνο το να δουλεύεις υπερωρίες όλη τη χρονιά, να χάνεις ρεπό αδιαμαρτύρητα μην σε διώξουν και δεν έχεις να πληρώσεις ενοίκιο, ρεύμα, σούπερ μάρκετ όλα για χρυσάφι και στα μέσα του μήνα να μην σου έχει μείνει ευρώ
@Crysa00830199@diakoumi43833 Φίλε μου στο Θεαγένειο ο θείος μου με καρκίνο του πνεύμονα εδώ και 7 χρόνια και φαίνεται να το ξεπέρασε. Νομίζω το μόνο που κάνει ανοσοθεραπείες στη Β Ελλάδα. Κάνε μία ερώτηση. Αν θες, στείλε μου να ρωτήσω αναλυτικά τον θείο μου
Με πήγε η μεσιτρια να δω ένα διαμέρισμα. Συνταξιούχος εφοριακός με αρκετά σπίτια στην κατοχή του νοικιάζει το υπόγειο του το οποίο είναι δηλωμένο ως βοηθητικός χώρος κ συνεπώς με αποκλείει από επιδόματα. Το διαθέτει σε χαμηλό ενοίκιο αλλά τα μισά μαύρα. Αχ μωρή Ελλαδάρα αρρώστια.