Namazın önemini anlatan yaşanmış gerçek bir olay. Gardiyanların ayak sesleri koğuşun kapısında son buldu, getirdikleri genç bir mahkumu bıraktılar ve gittiler.
Yeni gelen genç içeridekilere selam verdi ve kendisine gösterilen boş yere oturdu.
Koğuştakiler ona hoş geldin, geçmiş olsun dediler.
İçlerinden en yaşlı ve olgun olanı gencin yanına yaklaştı ve ona ilgi gösterdi, bir anlamda sahiplendi.
Çünkü selam verişinden ve simasından bu gencin nasıl biri olduğunu hemen anlamıştı.
Genç oldukça yorgun ve bitkin görünüyordu, epeyce bir müddet konuşmadı.
Daha sonra yaşlı adamdan bir seccade istedi ve kıblenin ne taraf olduğunu sordu.
Sonra kalktı ve yavaş yavaş ikindi namazını kıldı.
Yaşlı adam gencin namazını bitirmesini bekliyordu, onunla enine boyuna tanışmak istiyordu.
Fakat genç ikindi namazını bitirdiği halde daha namaz kılmaya devam ediyordu, sonunda bitirdi ve yerine geçip oturdu.
Yaşlı adam biraz daha yanına yaklaştı.
-Nedir o fazladan kıldığın namaz?
Biliyorsun ikindi namazından sonra kılınan nafile bir namaz yoktur?
Delikanlı bir müddet cevap vermedi, daha sonra sakin bir sesle:
-Kaza namazı dedi.
-Ne zaman kazaya bırakmıştın? dedi yaşlı adam.
-Gözaltındayken, dedi.
Çok yavaş bir şekilde söyledi bunu, daha sonra da gözleri uzaklara dalıp gitti.
Yaşlı adam onu konuşturarak ve bir şeyleri hatırlatarak üzmek istemiyordu.
Fakat yine de kendine hakim olamadı.
-Ne kadar tuttular göz altında?
-Yirmi dokuz gün.
-Allah Allah, yirmi dokuz gün öyle mi?
-Evet, yirmi dokuz gün.
O yirmi dokuz günlük namazımı kaza edeceğim.
-Kılamamışsındır, kıldırmamışlardır herhalde?
Delikanlı bir müddet sustu ve sonra yaşlı adama döndü:
-Aslında namazlarımı kıldım, bir tek vaktimi bile kaçırmadım fakat…
-Fakat ne?
-Fakat namazın şartlarını yerine getiremedim, hep eksikti.
Çoğu zaman abdest alamadım, teyemmüm ettim.
-Olsun, teyemmümle olsun, kabul değil mi?
-Fakat toprak bulamadım teyemmüm edecek, bazen beton duvara, bazen de demir kapıya ellerimi sürerek teyemmüm ettim, kabul olur mu?
-Ne demek kabul olmaz, elbette olur.
-Kıbleyi de bilmiyordum, rica ettim söylemediler. Hem bu arada namazın diğer rükünlerini de yerine getiremiyordum, askıdaydım, hem ellerim hem ayaklarım bağlıydı, çoğu zaman zorla rükuya gidebiliyordum, hele hiç secde yapamıyordum.
-Olsun, olsun yine de kabuldür senin kıldığın bu namaz, dedi yaşlı adam. Fakat ses tonu gittikçe değişiyor, ağlamaklı bir hal alıyordu.
-Sen öyle hep kabul kabul diyorsun ama… dedi ve bir müddet sustu genç adam.
Daha sonra değişik bir ses tonuyla devam etti.
-Biliyor musun, gözaltında bulunduğum o yirmi dokuz günün on beş günü anadan üryandım, çırılçıplaktım, soymuşlardı beni.
Yalvarıyordum onlara, ne olur Allah için bir tek külotumu bana verin, hiç olmazsa namaz kılacağım vakit verin diyordum, fakat vermiyorlardı.
İşte o şekilde kıldım namazlarımı.
Mümkün olduğu kadar toparlanıp avret yerlerimi örtmeye çalışıyordum.
Fakat bazen onu da yapamıyordum, bu şekilde namaz kılıyordum…
Ortalığı epeyce bir müddet sessizlik kaplamıştı, delikanlı yaşlı adamdan cevap bekliyordu, bu namazları kaza etmesi gerekmiyor muydu?
Yaşlı adam kafasını kaldırdığında gözyaşlarının baştan sona yüzünü ıslattığını gördü, ağlıyordu, ağlıyordu.
Sonra birden doğruldu ve delikanlının omuzlarından kuvvetlice tuttu ve kendine çekti:
-Bana bak delikanlı!
Anlıyor musun, o namazları asla kaza etmeyeceksin. O namazları alıp Allah’ın huzuruna varacaksın.
“ Allah’ım, sana bunları getirdim.” diyeceksin.
Biliyor musun, belki hayatında kıldığın en önemli namazlar, senin bu namazların olacak.
Sizleri bilmiyorum ama bu güzel anektodu okuyupta gün içinde birçok fani iş ile uğraşıpta kaçırdığım namazları düşününce utandım doğrusu...
Ve işte o kişi; "Merhum Lider Muhsin YAZICIOĞLU" idi.
Rahmet ve minnetle...
~~Biz Çerkesler de...
✓ Çok kadınla evlenme âdetimiz yoktur.
✓ Küfür yoktur!
✓ Kadın yürürken, erkek ata binmez!
✓ Çerkes kızları evleninceye kadar bağımsız
bir insan olarak herkesle görüşmekte, toplantılara katılmakta serbesttir.
Delikanlılar ve kızlar grup halinde evlerde
bir araya gelerek sohbet edebilirler.
✓ Danslarımızda göbek atılmaz, kalça kıvrılmaz, gerdan kırılmaz ve ceketin düğmeleri çözülmez.
✓ Erkek ve kız, dans sırasında birbirlerine arkalarını dönmezler, konuşulmaz, şaka yapılmaz.
✓ Kız-kıza, erkek-erkeğe dans edilmez!
✓ Binlerce yıllık geleneğin daha birçok özelliğini konuşabiliriz ve genetik ya da kültürel miras yoluyla etkisi mutlaka vardır.”
✓ Bizler, terbiye meselesine fazla takmış
bir milletin çocuklarıyız.
Mehmet ASLANTUĞ ...
MUTLAK OKUNMALI
Sekiz yaşındaki oğlum bir akşam yemek yerken ansızın sordu:
— Baba, senin ailen neden hep kötü insanlar?
Elimdeki çatalı bıraktım.
— Neden kötü insanlar olsunlar oğlum?
— Annem öyle söylüyor. Babaannem bizi sevmiyormuş. Amcam seni kıskanıyormuş. Halam da anneme kötülük yapmış…
Oğlum bunları söylerken eşime baktım.
— Çocuğa neden böyle şeyler anlatıyorsun?
— Ben bir şey anlatmadım, dedi.
Sonra oğlumuza döndü:
— Sen yanlış anlamışsın.
Ama çocuk yanlış anlamamıştı.
Yıllardır benim görmek istemediğim şeyi, sekiz yaşında fark etmişti:
Bu evde anne tarafının kusurları konuşulup geçiliyor, baba tarafının her kusuru ise kötülük olarak anlatılıyordu.
Her şey küçük cümlelerle başlamıştı:
“Annen yine beni küçümsedi.”
“Kardeşin seni sadece işi düşünce arıyor.”
“Baban seni hiçbir zaman diğer çocukları kadar sevmedi.”
“Sen bu ailede hep kullanılan taraf olmuşsun.”
“Bunca iyiliğine rağmen sana ne yaptılar?”
İlk zamanlarda bunları duyunca eşimin beni koruduğunu hatta uyandirdigini sanıyordum.
Çocukluğumda yaşadığım bazı kırgınlıkları hatırlatıyor, yıllardır adını koyamadığım şeyleri gösterdiğini düşünüyordum.
Belki de haklıydı.
Çünkü bir insanı ailesinden uzaklaştırmanın en kolay yolu, ona tamamen yalan söylemek değildir.
Geçmişte yaşadığı gerçek bir kırgınlığı bulup sürekli oraya dokunmaktır.
Bir cümleyi bağlamından çıkarmak…
Bir bakışı küçümseme saymak…
Geç gelen telefonu sevgisizlik olarak yorumlamak…
Unutulan bir doğum gününü yıllardır sevilmediğinin kanıtı hâline getirmek…
Bir süre sonra ailemin yanında rahat edemez oldum.
Annem bir şey söylese eşimin yüzüne bakıyordum.
Kardeşim şaka yapsa altında başka anlam arıyordum.
Her görüşmeden sonra evde saatler süren bir sorgulama başlıyordu:
“Annen bunu neden söyledi?”
“Kardeşinin tavrını görmedin mi?”
“Baban yine seni yok saydı.”
Sonunda kavga çıkmasın diye ailemi daha az aramaya başladım.
Bayram ziyaretleri kısaldı.
Telefonlar seyrekleşti.
Davetlere bahane buldum.
Ben buna “evimin huzurunu korumak” diyordum.
Oysa huzuru korumuyordum.
Sorun çıkmasın diye bağlarımı sessizce feda ediyordum.
Burada bütün suçu eşime yükleyemem.
O kapıyı kapatmak istedi; fakat anahtarı ona ben verdim.
“Aman tartışma çıkmasın” diyerek sustum.
Annemi aramadım.
Babamı ziyaret etmedim.
Kardeşlerime açıklama yapmadım.
Eşim ilişkiyi yönetti, ben de pasif kalarak kopuşa yardım ettim.
Bir süre sonra ailem gerçekten uzaklaştı.
Aramaları azaldı.
Davet etmekten vazgeçtiler.
Konuşurken eskisi kadar sıcak davranmadılar.
Bu kez eşim şöyle dedi:
— Bak, ben sana söylemiştim. Seni gerçekten sevseler böyle davranmazlardı.Ailede üvey evlat gibisin.
Oysa bu, baştan beri kurulmuş bir tuzaktı:
Önce insanın ailesiyle arasına şüphe koyarsın.
Sonra her görüşmeyi gergin hâle getirirsin.
İlişki zayıflayınca da sonucu delil olarak gösterirsin:
“Gördün mü, seni sevmiyorlar.”
Çocuğumuz doğduğunda kullanılan cümleler değişti ama yöntem değişmedi:
“Annen çocuğu hiç aramıyor.”
“Baban diğer torununu daha çok seviyor.”
“Kardesin doğum gününü geç kutladı.”
“Senin ailen bizim çocuğumuzu önemsemiyor.”
Çocuklar aile ilişkilerini kendileri kuramaz.
Onları kim ararsa değil, çoğu zaman anne ve babası kiminle görüştürürse onu tanırlar.
Kimin evine götürülürlerse onun kokusunu öğrenirler.
Kimin hikâyeleri anlatılırsa ona yakınlık duyarlar.
Kimin hataları sürekli tekrar edilirse ondan uzaklaşırlar.
Bir gün oğlum, babaannesinin aldığı oyuncağı eline bile almak istemedi:
— Beni sevmeyen birinin hediyesini istemiyorum.
İşte o an anladım:
Konu artık benim ailem değildi.
Çocuğumun hafızasına da düşmanlık yerleştiriliyordu.
Üstelik kendisine ait olmayan bir kavganın tarafı yapılmıştı.
Bir çocuk, annesini üzmemek için babaannesini sevmemesi gerektiğini düşünüyorsa orada sınır koyulmuyordur.
Çocuğa sadakat seçimi yaptırılıyordur.
“Babaannemi seversem anneme ihanet etmiş olur muyum?”
“Dedemle konuşursam annem üzülür mü?”
“Babamın ailesi kötüyse babamın bir parçası da kötü mü?”
Çocuk bunları açıkça söylemeyebilir.
Ama içinde taşır.
Garip olan şuydu:
Eşim benim kuzenlerime, teyzelerime ve uzaktaki akrabalarıma karşı son derece nazikti.
Düğünlerine gider, hastalandıklarında arar, sosyal medyada fotoğraflarını hep beğenirdi.
Herkes onun ne kadar anlayışlı olduğunu düşünürdü.
Çünkü uzaktaki akrabalar tehdit değildi.
Günlük hayatımıza giremezlerdi.
Çocuğumuzla güçlü bir bağ kuramazlardı.
Bana sığınabileceğim yakın bir aile alanı oluşturamazlardı.
Asıl koparılması gerekenler annem, babam ve kardeşlerimdi.
Böylece bir gün biri:
“Bu adamı ailesinden uzaklaştırdın,” derse vereceği cevap hazırdı:
— Ben ailesine karşı olsam diğer akrabalarıyla da görüşmezdim.
Ama asıl garip olan kendi ailesiyle ilgiliydi.
Onlarla bir araya geldiğimizde çekilen fotoğrafları Instagram’a koyardı.
Herkes gülüyor, sarılıyor, kalabalık sofralarda yan yana oturuyordu.
Fotoğrafın altına:
“Aile olmak her şeydir.”
yazardı.
Arkasına da “Hayat Sevince Güzel” şarkısını eklerdi.
Telefon ekranına bakıp bazen içimden şunu geçirirdim:
Aile olmak her şeyse, neden sadece senin ailen aileydi?
Elbette her baba tarafı masum değildir.
Gelini küçümseyen kayınvalideler, evliliğe karışan aileler, torunlar arasında ayrım yapan büyükler vardır.
Bazen uzaklaşmak gerçekten sağlıklı bir sınırdır.
Ancak sınır koymakla düşmanlaştırmak aynı şey değildir.
Bunu yapan bazen kadındır, bazen erkek.
Bazen bilinçli bir kontrol isteğidir.
Bazen kaybetme korkusudur.
Bazen kendi ailesinde sevilmemiş birinin, eşinin ailesindeki her ilişkiye kuşkuyla bakmasıdır.
Bazen de nesilden nesile aktarılan ve üzeri “Seni koruyorum” cümlesiyle örtülmüş bir yaradır.
Ama adı ne olursa olsun sonuç değişmez:
Eş yalnızlaşır.
Aile bağları zayıflar.
Çocuk, hiç tanımadığı insanlara karşı öfke duymayı öğrenir.
Ve bir gün yemek masasında babasına şu soruyu sorar:
— Baba, senin ailen neden hep kötü?
Belki de o anda sorulması gereken asıl soru şudur:
Gerçekten kötü oldukları için mi onları sevmiyor… yoksa onları tanımasına hiç izin verilmediği için mi?
İstanbul Üniversitesinin eski Rektörlerinden , Cerrahpasa Tıp Fakültesinin emekli öğretim üyesi Değerli Bilim insani, Onkoloji hocamız Prof. Dr. BULENT BERKARDA'NIN yazısı . Okumanızı ve uygulamanızı önemle öneririm
Sevgiler.
💥NÖROPEPTİT💥
Düşünceler beyinde nöropeptit üretimini tetikler. Neşeli insan ile kederli insanın nöropeptitleri birbirinden farklıdır.
İyi şeyler düşünürsen iyi nöropeptitler üretirsin..
Bunlar kan yoluyla tüm vücuda yayılıp bağışıklık hücrelerini çalıştırır.. Bir tür enerji parçacığı gibi.
Hastalarıma neşeli insanlarla buluşmalarını, neşeli kitaplar okuyup komedi filmleri izlemelerini öneriyorum.
Norman Kazan’ın bir kitabı vardır; orada ‘kanseri hergün dört kere Şarlo filmi izleyerek yendim’ der..
Durduk yere kahkaha atarak da bilinçaltı kandırılabilir..
Hasta eğer mutsuzsa yine de neşeli filmler işe yarar mı?
Aslına bakarsanız sebepsiz de gülünebilir. Günde yirmi kere ‘Hahahahah’ diye gülebilir hasta durduk yere. Ama bunu şimdi kime anlatacaksın, bizim millet inanmaz böyle şeylere, şüphecidir. Halbuki beyin onu gerçek sanıyor. Şuur altı kanar. Ne dersen ona inanır..
Kahkaha atıp iyiyim de; iyiymişiz der.. Kötüyüm de; kötüymüşüz der..
İnsan vücudu bir gemi gibidir. Emirleri kaptan verir, makine dairesi emirleri yerine getirir. Bizde de kaptan beyindir. Bilinçaltı da makine dairesi..
Telkin çok önemli. Oturup günde on kere bugün çok iyiyim şükür de; karaciğerin, dalağın, akciğerin ona göre çalışır. Kaptan iyiyiz derse beyin iyi endorfin salgılar..
Onkolog Prof Dr
Bülent BERKARDA
GÖRSEL: Bülent BERKARDA
Alıntıdır
#ALINTIVEŞİİRSEL
#keşfetteyiz
#öneçıkar
#herkes
Aydın Ünal'ın 27 yıl sonra açtığı Abdullah Gül defteri, bugün Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu'na 'birbirinizi sırtından vurun' mesajı veriyor.
Erdoğan'ın eski güç hamleleri Yeni Parti'nin kuruluş süreciyle eşleştiriliyor; Özel'e İmamoğlu'nu bırakması, İmamoğlu'na da partiyle kavga görüntüsü vermesi için kapı açılıyor.
🗣️ Cevheri Güven: @cevheritv
Size çok önemli bir soru!
Güne kaç yumurta yiyerek başlıyorsunuz? Eğer her sabah 3 yumurta yerseniz vücudunuzda tepeden tırnağa nasıl bir değişim başlar?
72 yaşında, ufak tefek, kendinden emin, her sabah sekizde giyinip kuşanan, saçlarını kıvırıp makyajını yapan yaşlı bir hanım bir gün huzurevine taşınır.
(Kocası yıllar önce vefat etmiştir.)
Huzurevinin kapısında sabırla beklenen dakikaların ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümser.
Huzurevindeki görevli kız, yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada kendisine odasını anlatmaya başlar, penceresinde asılı perdelerden söz eder. O anlatırken, küçük bir kızın heyecanıyla:
“O perdeleri pek severim.” der.
Kız:
“Fakat henüz odayı görmediniz ki.” der.
Yaşlı hanım:
“Bunun onunla bir ilgisi yok.” der.
“Mutluluk, zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir.
Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam, mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir.
Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten.
Bu, benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır.
Bir seçme hakkım var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hâlâ çalışanlar için şükrederim.
Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir.
Yaşlılık banka hesabı gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından. Bu nedenle benim tavsiyem, banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır.
Mutlu olmak için şu beş basit kuralı hatırla:
1. Kalbini nefretten arındır.
2. Zihnini endişelerden arındır.
3. Basit yaşa.
4. Beklentileri azalt.
5. Ne olursa olsun umutlarını yok etme.
DERS VEREN FELSEFECİ AĞAÇ
Bir ağacın gölgesinde adam felsefe kitabı okuyordu. Sorular üstüne sorular adamın kafasını karıştırmıştı.
Başını kaldırıp ağaca baktı.
“Keşke ağaç olsaydım, hiç düşünmeden yaşasaydım” dedi.
Birden ağaç dile geldi:
“Ben düşünmüyorum belki ama düşünen insanlara o kadar çok ders verebilirim ki” dedi.
Adam heyecanla:
“Seni dinlemek isterim” dedi.
Ağaç konuşmaya başladı:
“At o felsefe kitabını elinden, şimdi bana bak
ve beni dinle. Sana on tane hayat dersi vereceğim” dedi.
Adam heyecanlanarak:
“Tamam” dedi.
Ağaç: “Dinle o zaman” dedi ve hayat dersini sıralamaya başladı:
1- Ağaç yaş iken eğilir ya da doğrulur.
Her şeyin bir zamanı vardır. Hayat öğrenme sürecidir ama zamanlaması çok önemlidir.
Siz de bilirsiniz ki “yaşlı köpeğe yeni oyunlar öğretilmez.” “Yaşlı kurda yol öğretilmez.”
2- Düşen ağaca balta vuran çok olur.
Onun için hayatta düşmemeye dikkat etmek gerek; güçlüyken gölgene sığınanlar, düşerken baltayı alıp sana koşarlar.
3- Bizi yok etmeye çalışan baltanın sapı bizdendir. Her zaman dış düşmandan korkmayın. İç düşman daha tehlikelidir. Sizin gibi görünüp size hainlik edecek insanlara dikkat edin. Dişi kıran, pirince en çok benzeyen beyaz taştır.
4- Ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişir.
İnsanı geliştiren, mükemmelleştiren zorluklardır. Büyük adamlar büyük engellerle karşılaşıp onu aştıkları için büyük adam olurlar. Büyük devletler, büyük badireleri atlatarak büyük devlet olurlar. Uçurtma rüzgâra karşı durduğu için yükselir. Engelleri fırsat bilmelisiniz.
5- Bir ağacın kökü ne kadar derinse boyu
o kadar yükseğe çıkar. Kökleri zayıf olan büyüklüğü taşıyamaz. Onun için kökünüze sahip çıkmalısınız. Kökünü unutan ya da yok sayan bir ağaç ayakta kalabilir mi? Bir ağaç gücünü gövdesinden değil, kökünden alır.
Sizin de tarihiniz olmazsa nasıl geleceğiniz olacak? Tarihinizi yok sayar ya da unutursanız nasıl geleceği inşa edebilirsiniz?
6- Ağaç yapraklarıyla gürler. Bir insan da ailesiyle, sosyal çevresiyle güzel olur; onlarla tamamlanır. Onlarla varlığını hissettirir.
Onun için sosyal ilişkileriniz önemlidir.
7- Hiçbir ağaç acaba bahar gelecek mi, çiçek açacak mıyım diye düşünmez. Kök, gövde ve dallar görevini sessizce ve sabırlıca yaparlar. Siz de baharın gelmesini bekliyorsanız görevinizi şamata yapmadan sessizce, hakkıyla ve sabırla yapmalısınız.
8- Meyveli ağacı taşlarlar. Bilgili, becerikli, başarılı insanlara haset eden çok olur. Bir işe yaramayan, niteliksiz, silik insanlar kimsenin umurunda olmazlar. Onun için başarılı insanlar atılacak taşlara mukavemet edemezlerse başarılarını sürdüremezler.
9- Her ağaç kendi toprağında büyür. Ağaç ancak uygun toprağı bulması halinde gelişmesini sürdürür. İnsan yetenekleri de öyledir; ağaç tohumu gibidir. Uygun zemin bulursa gelişir, yoksa çürür gider.
10- Beşikten mezara kadar ağaca muhtaçsınız. Çocukken beşikte, ölünce tabutta bizimle berabersiniz. Bize hep odun gözüyle bakmayın. Biraz da ibret gözüyle bakın. Sözü şöyle bitireyim, insanların kulağına küpe olsun.
“Her şey bir ağacı sevmekle başlar.” Bundan sonra bir ağacın yanından geçerken durun ve şarkımızı dinleyin.
Adam ağaca tekrar baktı, “Aslında odun olan
bu ağaç değil, benmişim meğerse” diye geçirdi içinden.
Alıntı
@AntalyaHakkinda Ölen çocuklarımıza ve öğretmenimize Allah'tan rahmet diliyor, kederli ailelerine de Allah ecir ve sabırlar versin diyorum. Mekanları cennet, makamlara AAli olsun inşaallah. AAAMİİİN!!!
KUR'AN "SESLENDİRMEK" NE DEMEKTİR?
Kur’an’ı hiç anlamadan, sadece Arapça olarak seslendirmek ne demektir?:
1-Harfleri ve sesleri Kur'an'ın anlam gözelerine tıkaç yapmaktır.
2-Kur'an'ın sözünü Kur'an'ın ağzına tıkmaktır.
3-Kur'an'ın ağzını kapatmaktır.
4-Sesin karanlık kuyularında sözü boğmaktır.
5-Kur'an seslendirmek; Kur’an’ın anlamını ve maksadını katletmektir.
6-Kur’an seslendirmek; Allah’ın “oku” emrine apaçık ve yekten muhalefet etmektir.
7-Bir dili kutsal saymak ve evrensel bir beyan olan Kur’an’ı o dilin mensuplarıyla sınırlamaktır.
8-Sesi, sözün önüne; harfi, anlamın önüne; Mushafı, Kur’an’ın önüne; hıfzı, şuurun önüne; hafızı, Allah’ın önüne (haşâ) geçirmektir.
9-Kur’an’ı anlamadan telaffuz etmek, hayat kitabı olan bir kitabı hayatın dışına itmektir.
10-Bu türden bir okumayı kasıtlı olarak kutsallaştırmalarının sebebi, dinin pazarlanamayacak bir şey olduğunu saklamak, pazarlarına kesat gelmesini engellemektir.
11-Kur’an okumadan, Kur’an’ı hayata okumadan Kur’an’ın hayatlaşması, hayatlarımızın Kur’an’laşması mümkün değildir. Çünkü sesler, harfler, tomarlar, kâğıtlar Kur’an ile aramızda bir “cehennem” gibi durmaktadır!
Ve Müslümanlar bu cehennemi “cennet” zannetmektedir. Bu cehennemin yakıtı olan insanların emeklerinden din satıcıları kendilerine dünya cennetleri kurmaktadır.
Kur’an’ın bir derdi vardır: Anlaşılmak! Okumaktan kasıt da budur.
Ramazan Yaman
Bir kaç genç Ramazan ayında yaşlı birinin
kuytu bir köşede gizliden yemek yediğini görürler..
Alay ederek ;
''Hayırdır oruçlu değil misin dede''
Yaşlı adam : '
'Tabi ki oruçluyum sadece su içip yemek yiyorum''
Gençler gülerek ''Gerçekten mi'' derler ..
Yaşlı adam : ''Gerçekten tabi ;
Yalan söylemiyorum ..
Kimseye kötü gözle bakmıyorum ..
Kimseyle alay etmiyorum..İsrâf etmiyorum ..
Kimseye hakaret etmiyorum ..
Kimsenin gizlisinin saklısının ardına düşmüyorum .. Gıybet etmiyorum ..
Kimsenin malına göz dikmiyorum..
Lakin bir hastalıktan dolayı
Mideme oruç tutturamıyorum o kadar..''
Yaşlı adam gençlere dönerek : ''Peki siz
Oruçlu musunuz !?''
Gençler utanarak başlarını önlerine eğip :
Hayır oruçlu değiliz sadece yemek yemiyoruz !!
Alıntı
İNSAN ; bazen kendini de okumalı..
Hatta yargılamalı..
😂🤣..YILIN FIKRASI SEÇİLMİŞ...😂🤣👇👇
Doktorun biri yeni bir muayenehane açmış...
Kapıya yazmış:
- "Vizite ücreti 500 TL. İyileştiremediğimiz hastaya beş mislini geri veriyoruz !..."
Vizite pahalı ama, doktor gerçekten iyi doktor...
Her gelen hasta iyileşip gidiyor...
Doktorun ünü her geçen gün artıyormuş...
Uyanığın biri doktora gidecek, iyileşmeyecek ve
beş misli parayı geri alacak ya, kapıyı çalmış:
UYANIK HASTA;
- "Doktor..!
Ağzımın tadı hiç yok... Öyle kötüyüm ki,
hiçbir şeyin tadını alamıyorum!..."
Doktor, dama şöyle bir bakmış, hemşireye seslenmiş:
- "Hemşire hanım! Onsekiz mumaralı kutuyu getirin"
Hemşire uyanık hastaya uzatmış kutuyu, bir kaşık içindekinden yemiş ve anında tükürmüş...
UYANIK HASTA;
"Ama bu b.k!!!!!"
DOKTOR sakin;
- “Evet..! İyileştiniz. Tad alıyorsunuz artık..."
UYANIK HASTA parayı ödemiş sinirleri tepesinde gitmiş...
Aradan birkaç ay geçmiş. Uyanık hasta büyük bir hırsla yeniden kapısına dayanmış doktorun:
- "Doktor bey, bende hafıza kaybı başladı... Herşeyi unutuyorum...!"
Doktor, adama şöyle bir bakmış, yine hemşireye dönmüş:
- "Kızım, Onsekiz numaralı kutuyu getirir misin?" demiş.
Uyanık hasta hemen itiraz etmiş:
- "Ama, o kutuda b.k var!.."
DOKTOR;
“Doğru! Bakın, hafızanız da yerine geldi!.."
Uyanık hasta ağlamaklı, hırsla ödemiş parayı çıkmış dışarı...
Kurmuş da kurmuş intikam planlarını...
Birkaç ay sonra... Bizim uyanık hasta yine doktorun yolunu tutmuş:
- "Doktor! Bende iktidarsızlık başladı... Durumum kötü, hiçbir şey yapamıyorum..."
Doktor, adamı gözüyle şöyle bir inceleyip;
- "Hemşire hanım, Onsekiz numaralı
kutuyu getirir misin?" diye seslenince:
Bizim uyanık hasta tüm hırsıyla:
- "S...cem, seni de Onsekiz Numaralı kutunu da!.." diye bağırmış.🤣
Doktor gayet sakin;
- "Geçmiş olsun! Bakın artık yapabiliyorsunuz!!!!.." 😂😂
Yaaaa, onsekiz numaralı kutu bir açılmaya görsün!..
Açıldı mı varya 18 yılın bayramı olur bu ülkede!...
O kutu bir açıldı mı???...
Milletin tadı, tuzu, hafızası, herşeyi yerine gelecek...!
Ama yetmedi galiba, "MİLLETİN BİRAZ DAHA B.K YEMESİ"(!)(?) gerekiyor ki akılları başlarına gelsin...!
🤣😂🤣🤣