ARTIK BU BOŞ PT DOLANDIRICILIĞINA SON VERİYORUM, TAMAMEN ÜCRETSİZ KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ PROGRAM (açıklamayı oku, haliyle sınırlı kişi, link yorumda):
piyasada insanlardan hem binlerce lira alıp hem yanlış bilgi veren çok fazla pt var. bu sebeple bana da online koçluk soran çok kişi olmuştu, bizimki daha önce de dediğim gibi gönül işi.
o yüzden daha iyisini ÜCRETSİZ vermeye karar verdim. bir teşekkür yeterli.
(ücretsiz diye değersiz değil, aynısını istersem aylara bölüp kişi başı on binlerce liraya verebilirdim)
kendi boy, kilo, sağlık durumu, hedef, antrenman geçmişi (her seviye olur), ev/gym gibi bilgilerinizi vereceğiniz formu dolduran, bu postu beğenen ve beni takip eden (zahmet olacak..);
-İSTİSNASIZ HERKESE kişiselleştirilmiş program, genel öneriler
-İLK 100 KİŞİYE ise kapsamlı (antrenman, beslenme, takviyeler (saç, cilt, uyku bile dahil)) program & protokol vereceğim.
takviye kısmında @dogalmaxx , daha ileri protokollerde ise başka uzmanlar da bana yardımcı olmayı kabul etti, onlar da kâr amacı gütmüyor. kendilerine teşekkürler.
herkese sevgiler, sporla kalın
Bir şey isterken veya dilerken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar.
Ne dilerseniz dileyin bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşıyın.
Kalp sadece kan pompası değil.
HeartMath Institute araştırmaları: Kalp, beyinden 5000 kat daha güçlü elektromanyetik alan üretir.
Hatta kalbin kendi nöral ağı vardır "Heart Brain" denir.
40,000'den fazla nöron taşır.
Yani kalp gerçekten düşünüyor.
Eski medeniyetler bunu biliyordu.
Mısırlılar mumyalama yaparken beyni atıp kalbi sakladı.
Çünkü kalbin "kişiliğin merkezi" olduğunu biliyorlardı.
Kuran'da bile düşünme fiili kalbe atfedilir: "Onların kalpleri vardır da onunla anlamazlar."
Modern bilim 5000 yıl sonra aynı yere geldi.
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için bunun mümkün olduğuna kesin olarak inanmalısınız.
Şüphe inancı öldürür.
"Gözlemci Etkisi" sen bir parçacığa inanarak baktığında o parçacık dalga halinden çıkar, somut hale gelir.
Buna "wave function collapse" denir.
Şüpheli gözlem somutlaşmayı engeller.
Çift Yarık Deneyi defalarca kanıtladı.
Sen şüpheyle isterken kuantu alanına "olmayabilir" sinyali yolluyorsun.
Alan dinler. Olmayanı üretir.
Hz. İsa'nın deyişi: "İnancın seni iyileştirdi" kelime kelime aynı mekanizma.
İnanç → fizik. Şüphe → boşluk.
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.
Yüksek frekans.
David Hawkins'in "Power vs Force" kitabı duygu frekanslarını ölçtü.
Korku = 100 Hz. Öfke = 150 Hz. Sevgi = 500
Hz. Neşe = 540 Hz. Aydınlanma = 700+ Hz.
Yüksek frekansta titreşen adam aynı frekanstaki gerçekliği çağırır.
Düşük frekansta titreşen düşük frekansı çağırır.
Buna "Rezonans Yasası" denir.
Tıpkı iki diapazon gibi biri titrediğinde, diğeri aynı frekansta titremeye başlar.
Sen 540 Hz'tesen kâinat 540 Hz cevap verir.
Korkudaysan kâinat korku üretir.
Bu iş böyle.
Kalp inançlarımızı başka bir dile çeviren ve onları büyük bir enerjiyle dünyaya yayan bir aracıdır.
Dalgaların kodlanmış dili.
Ne isterseniz kalbinizden geçirerek isteyin demelerinin sebebi bu.
Sufi öğretisi binlerce yıldır söylüyor: "Duanın kabul olduğu yer dildir, kabul edildiği yer kalptir."
Aynı söz Hindu Veda'larda var: "Hridaya mantra" kalp duası.
Kalbinden geçen istek beyinde takılı kalan istekten bambaşka bir frekansta çıkar.
Beyin dalgaları milivolt seviyesinde, kalp dalgaları volt seviyesinde. 1000 kat fark.
Sen beyinle dilerken zayıf sinyal yolluyorsun.
Kalple dilersen kâinat radyosu seni net duyuyor.
Tüm potansiyeller sınırlama olmaksızın kuantum alanında mevcuttur.
Fakat bu potansiyeli şüpheciler ve güvensizler asla tezahür ettiremez.
Fizik artık biliyor ki uzay boş değil.
"Zero Point Field" denir.
İçinde sonsuz potansiyel enerji var.
Bilim adamı David Bohm bunu "Implicate Order" diye adlandırdı saklı düzen.
Her şey atomdan galaksiye, düşünceden olaya bu alandan çağrılarak somutlaşır.
Sen şüpheyle çağırırsan alan cevap vermez.
Çünkü şüphe "ben istemiyorum aslında" sinyalidir.
Alan tam olarak istediğini verir.
Sen "olmaz" diyorsun "olmaz" gelir.
Önce kendi potansiyelinize inanın.
Her şeyin başı inançtır.
İnancınızı ve neşenizi kaybetmeyin.
Yaşanan bu çürümenin, bu toplumsal cinnetin gerçek nedenini kimse tam anlamıyla idrak edebilmiş değil.
Fakirlik mi? Ahlaksızlık mı? Yozlaşan ilişkiler mi?
Bunlar buzdağının görünen yüzü.
Nedeni bulmak istiyorsan, fişin çekildiği kaynağa bakacaksın: Teknoloji.
Teknoloji sosyolojiyi değiştirmedi.
Teknoloji psikolojiyi bozmadı.
Teknoloji insanı komple yeniden yazdı.
Psikolojide buna "Dopaminerjik Kölelik" deniyor.
Beyin, sürekli uyaran bombardımanına maruz kalınca doğal ödül sistemini kaybediyor.
Bir sohbet, bir yürüyüş, bir kitap bunlar artık dopamin üretmiyor.
Çünkü beyin daha güçlü uyaranlara alıştı.
Scroll, like, bildirim, porno, şok haber sürekli daha fazlasını istiyor.
Uyuşturucu bağımlılığıyla aynı mekanizma.
Farklı madde, aynı sonuç.
Eskiden de bu halk fakirdi.
Neden bu kadar kafayı yememişlerdi?
Çünkü en azından sohbet edebiliyorlardı.
Acıyı ve sefaleti bir masada, bir çay ocağında birbirlerine anlatıp o yükü bölüşüyorlardı.
İnsan, insanla rezonans kuruyordu.
Birinin gözüne bakıp derdini anlatmak, o derdin yarısını almak demekti.
Anlat derdini derdi insanlar anlat, şimdi siktir git başımdan :D
Çocuklar dışarıda oynuyordu.
Sokak, en büyük öğretmendi.
Kavga etmeyi, barışmayı, paylaşmayı, kaybetmeyi orada öğrendik.
Aileler elinde telefon olmadığı için çocuklarına bakabiliyordu.
Sofrada göz göze gelinirdi, muhabbet edilirdi.
Şimdi herkes kendi ekranına gömülmüş.
Kimse içine bu kadar kapanık ve izole kalamıyordu.
İstesen de yapamazdın.
Dört duvar arasında kalmak seni delirtirdi.
Mecburen dışarı çıkardın, hava alırdın, insanlarla muhatap olurdun.
Şimdi?
Şimdi evinden aylarca çıkmadan, kendi cam hücresinde dijital bir izolasyonun içinde çürüyebilirsin.
Netflix var, YouTube var, sosyal medya var, yemek siparişi var.
Her şey kapına geliyor. İnsan temasına gerek yok.
O teknoloji olmasaydı bunu yapar mıydın? Yapamazdın.
Kafayı yerdin. "Bir dışarı çıkayım, hava alayım" derdin.
Ama artık çıkmıyorsun.
Ve beyinin çürüyor.
Sosyal medyada gördüğü iki satır dramayı, internetin o leş ağzını alıp gerçek hayatta masaya koyan insanın fişi çoktan çekilmiştir.
Burada dönen muhabbetlerin kaçını gerçek hayatta döndürüyorsunuz?
Eğer sosyalleşirken sürekli internet ağzıyla konuşuyor, ekranda gördüklerini tekrarlıyorsanız üzgünüm, sizin beyniniz yok.
Bu mecaz değil. Biyolojik bir gerçek.
Prefrontal korteks karar veren, düşünen, planlayan bölge dijital bağımlılıkta küçülüyor.
Amigdala korku ve tepki merkezi büyüyor.
Beyin, ilkel moda geri dönüyor.
Düşünme yok, tepki var. Analiz yok, refleks var.
Okültizmde buna "Zombifikasyon" deniyor.
Sosyolojide "Hive Mind" Kovan Bilinci.
Birey yok oldu.
Algoritmanın komutlarını tekrarlayan bir et yığını kaldı.
Sokakta yürüyorum, insanları gözlemliyorum.
İnsanlar muhabbet etmiyor, telefona bakıyor.
Yan yana oturmuş, aynı masada, ama herkes kendi ekranında.
Anne babalar çocuğu arabaya koymuş, çocuk etrafı izliyor, merak ediyor dünyayı onlar telefona tapınıyor.
O çocuğun en meraklı olduğu çağda, ebeveyni onu görmüyor bile.
Bu toplumun geri dönüşü yok.
Bu insanların geri dönüşü yok.
Size süslü, umut dolu yalanlar satmak isterdim.
"Bekleyin, Galaktik Federasyon inecek."
"Mesih dönecek."
"Mehdi çıkıp sistemi çökertecek."
O uyku haplarını yuttururdum. Rahat ederdiniz.
Ben de rahat ederdim.
Psikolojide buna "Kurtarıcı Beklentisi" denir.
İnsan, kendinden yüce bir gücün gelip sihirli değnekle bu pisliği temizleyeceğine inanmak ister.
Sorumluluktan kaçar. "Biri gelir, halleder" der.
Hermetizm'de bu, kendi tanrısallığını dışarıya devretmektir.
Kurban Psikolojisi. "Ben yapamam, biri yapsın."
Üzgünüm.
Gökten kimse inmeyecek.
Eğer yukarıda bizi izleyen o mutlak güç varsa, emin ol ki tam şu an şöyle diyor:
"Size kendi cehenneminizden çıkacak aklı ve iradeyi verdim. Siz gidip o iradeyi ucuz dopaminlere, gıybete, ahlaksızlığa ve dijital illüzyonlara sattınız. Kendi yarattığınız o bokta boğulun."
Çünkü size verilen Cüz'i İrade ve Külli İrade denklemini kendi ellerinizle parçaladınız.
Cüz'i irade senin seçimlerin.
Her gün, her an, ne yapacağına dair verdiğin kararlar.
Ve sen o iradeyi algoritmaya teslim ettin.
Ne izleyeceğine algoritma karar veriyor.
Ne düşüneceğine algoritma karar veriyor.
Neye sinirleneceğine, neye seveceğine, neye güleceğine algoritma karar veriyor.
Sistem senin ilkel zihnini amigdalayı ele geçirdi.
Korku, öfke, şehvet, açgözlülük bunları tetikliyor.
Ve sen tepki veriyorsun.
Pavlov'un köpeği gibi. Zil çalıyor, salya akıyor. :D
Eşdeğer Mübadele Yasası affetmez.
Ne verirsen onu alırsın.
Dikkatini çöpe verirsen, çöp alırsın.
İradeni teslim edersen, köle olursun.
Ve en acısı ne biliyor musun?
Sizin yaptığınız bu ahmaklığın faturasını, kurunun yanında yanan yaş olarak, o çukurdan çıkmaya çalışanlar da ödüyor bizde ödüyoruz.
Düzgün yaşamaya çalışan yanıyor.
Çürümüş sistemde dik durmaya çalışan yanıyor.
Uyanmaya çalışan, uyuyanların yarattığı cehenneme mahkûm oluyor.
Kolektif karma böyle işliyor.
Bireysel kurtuluş, kolektif çürümeden tam olarak izole olamıyor.
Toplumun frekansı düştükçe, herkes etkileniyor.
Bu insanlık sadece bir programdan ibaret.
Ve sözde elitler sizi istedikleri gibi kodluyorlar.
Buna "Sosyal Mühendislik" denir.
Davranışsal Algoritma.
İnsanları toplu olarak yönlendirme bilimi.
Düşmanınız o ekranın arkasındakiler sizin zaaflarınızı, dürtülerinizi ve nefsinizi sizden milyon kat daha iyi tanıyor.
Hangi renge tıklayacağınızı biliyorlar.
Hangi başlığa düşeceğinizi biliyorlar.
Hangi duyguyla sizi avlayacaklarını biliyorlar.
Silicon Valley'de çalışan mühendisler kendi çocuklarına telefon vermiyor. Neden?
Çünkü o silahı kendileri yaptılar.
Ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlar.
Ama siz çocuklarınızın eline doğduğu andan itibaren ekran tutuşturuyorsunuz.
Siz ise düşmanı yok sayıyorsunuz.
"Abartıyorsun." "Komplo teorisi." "Taşak mı geçiyorsun?"
Hayır. Taşak geçmiyorum.
Düşman zihnini hackledi.
Ve sen hâlâ olayları tesadüf sanıyorsun.
2 yıldır yazıyorum aynı muhabbetler.
Aynı döngüler. Aynı programlar.
Yazmaktan ben de yoruldum.
Ama yazmaya devam ediyorum.
Çünkü belki bir kişi uyanır.
Belki bir kişi durur ve "bir dakika" der.
O bir kişi için yazıyorum.
Gerisi? Gerisi kendi yarattığı cehennemde yanmaya devam etsin.
Tek umudunuz kendinizsiniz.
Gökten inen yok. Mucize yok. Kurtarıcı yok.
Aynadaki o insana bak.
O insan ya seni kurtaracak, ya da o adam seni bitirecek.
Üçüncü şık yok.
Ve şu an, çoğunuz o insandan kaçıyorsunuz.
Aynaya bakmaktan korkuyorsunuz.
O yüzden ekrana bakıyorsunuz.
Başkalarının hayatına bakıyorsunuz.
Her yere bakıyorsunuz kendinize bakmamak için.
Bu kaçış sizi kurtarmayacak.
Sadece çöküşü erteleyecek.
Kaçmayı bırakın.
Aynaya bakın.
Ve o insanla hesaplaşın.
Ya da inanmamaya ve her şeyle taşak geçmeye devam edin.
Seçim sizin.
Her zaman sizin.