Evlenirsen pişman olursun. Evlenmezsen de pişman olursun. Çocuk yapsan da yapmasan da pişman olursun. Kierkegaard bunu 200 yıl önce şöyle söylemiştir:
"Neyi seçersen seç pişman olursun. Çünkü sorun tercihlerinde değil yaşanmamış bir hayatı romantize etmendir. İnsan her daim gidilmemiş bir yolu cazibeli ve gizemli bulur. Bu yüzden mesele en doğru seçimi yapman değil. Hangi pişmanlıkla yaşayacağını seçip karar vermendir."
Sen neye karar verdin?
Manipüle edilmeyen insan karizması diye bir şey var. Gerçeğin farkında, kendi değerinden emin; dedikodu, kaos ve sahte kalabalık görüntülerinden etkilenmeyen; korkuyla yönlendirilmeyen, utançla yönetilemeyen insan gücü. Kitaplarda yazmaz ama sahibine çok büyük bir iktidar verir.
Duygusal zekâsı yüksek kişi, tam anlamıyla nefret edemez. Çünkü karşısındakinin davranışlarının ardındaki ıstırabı görür. Öfkelense bile yüreğinin bir köşesinde anlayış kendine yer bulur. Kızgınlık zamanla sessizleşir, yerini derin bir kavrayışa bırakır. İnsanı anlamak, affetmese bile onu yargılamaktan uzaklaştırır.
Heidegger’de İyileşme, kişinin yeniden "Herkes" gibi sahte bir neşeyle hayata dönmesi demek değildir. İyileşme, kişinin kendi ölümlülüğünü ve sonluluğunu arkasına alarak, hayata karşı radikal bir kararlılık (Entschlossenheit) geliştirmesidir.
Dünya anlamsız olabilir, ölecek olabilirim, geçmişim yaralı olabilir; ama ben tüm bunlara rağmen, kendi otantik değerlerimle bu hayatı yaşamayı, bu acıyı göğüslemeyi ve kendi hikayemi yazmayı seçiyorum.
Çektiğimiz ortak acının adını koyalım.
Solastalgia: Sevdiğimiz ve rahat hissettiğimiz bir yer/yurt/ev tahrip edildiğinde ya da bozulduğunda yaşadığımız acı, yas ve yabancılaşma duygusu. Yani “evindeyken evini özlemek”.
Kavram Glenn Albrecht tarafından çevre ve iklim değişikliklerinden yola çıkarak tanımlanmış. Ama ne kadar çok şeyi kapsıyor bugün.
En la antigua Grecia, las mujeres tenían prohibido estudiar medicina, hasta que alguien rompió la ley.
Un día Hagnódica se cortó el pelo y entró en la facultad de medicina de Alejandría vestida de hombre. Mientras caminaba por las calles de Atenas tras completar sus estudios de medicina, oyó los gritos de una mujer de parto. Sin embargo, la mujer no quería que Hagnódica la tocara, a pesar del intenso dolor, porque creía que Hagnódica era un hombre.
Hagnódica demostró su identidad femenina desnudándose y ayudando a la mujer a dar a luz. La historia pronto se extendió entre las mujeres, y todas las enfermas comenzaron a acudir a Hagnódica.
Los médicos varones, envidiosos, acusaron a Hagnódica, a quien creían hombre, de seducir a sus pacientes
En su juicio, Hagnódica compareció ante el tribunal y demostró su identidad femenina, pero esta vez fue condenada a muerte por estudiar y ejercer la medicina siendo mujer. Las mujeres se rebelaron contra la sentencia, especialmente las esposas de los jueces que la habían condenado a muerte.
Algunos decían que si Hagnódica moría, morirían con ella. Incapaces de soportar la presión de sus esposas y otras mujeres, los jueces anularon la condena de Hagnódica , y a partir de entonces, las mujeres pudieron ejercer la medicina, siempre y cuando solo atendieran a mujeres.
Así, Hagnódica dejó su huella en la historia como la primera médica, ginecóloga y especialista en medicina griega.
Esta placa que representa a Hagnódica trabajando fue excavada en Ostia, Italia.
At kestanesi, parklarda sıkça gördüğümüz heybetli bir ağaçtır ama adındaki "kestane" kelimesine aldanmamak gerekir; bildiğimiz yenilebilir kestanelerle hiçbir akrabalığı yoktur.
Aslen Balkan dağlarına özgü olan bu ağaç, tamamen kendine has şaşırtıcı özelliklere sahiptir.
En ilginç yönlerinden biri, dökülen yaprak saplarının dalda bıraktığı izdir. Bu iz, üzerindeki çivi benzeri noktalarla birlikte tıpkı bir at nalına benzer.
Baharda açan beyaz çiçekleri ise adeta akıllı bir sinyal sistemidir. Çiçeklerin ortasındaki sarı renk, arılara "bende polen var" mesajı verir. Çiçek tozlaştığı an bu renk kırmızıya döner. Arılar kırmızı rengi göremediği için sadece sarı olanlara yönelir ve ağaç boşuna enerji harcamaz.
Tohumları, yani yere düşen o parlak kahverengi kestaneler yüksek oranda sabun özü (saponin) içerir. Ezilip suya atıldığında köpürdüğü için eskiden çamaşır yıkamada kullanılmıştır.
İlkbaharda tomurcukları koruyan yapışkan reçinesi ve sonbaharda tohumları dışarı fırlatan dikenli yeşil kapsülleri de ağacın savunma mekanizmalarıdır.
Unutmamak gerekir ki at kestanesi insanlar ve evcil hayvanlar için zehirlidir; asla çiğ olarak yenmemelidir. Sadece doğadaki bazı sincap ve geyikler bu zehre dayanıklıdır.
Bugün Paris'in dünyaca ünlü Şanzelize Bulvarı'nı (Champs-Élysées) süsleyen o görkemli at kestanesi ağaçlarının kökeni Osmanlı'ya dayanır. Botanikçi ve elçi Ogier Ghiselin de Busbecq, 1500'lü yıllarda İstanbul'da görüp hayran kaldığı bu ağacın tohumlarını Avrupa'ya götürmüştür. 1615 yılında ise Fransa Kraliçesi Marie de Medici'nin isteğiyle, İstanbul'dan Paris'e hediye olarak çok sayıda at kestanesi fidanı gönderilmiş ve Şanzelize'ye dikilmiştir.
Bir hasta düşünelim.
Genç yaşta “Multiple Sclerosis” tanısı almış olsun.
Kapı kapı dolaşsın.
Ünlü hocalar, büyük merkezler, pahalı tedaviler, ağır ilaçlar…
Her yeni başlangıç ona “umut” diye sunulsun.
Ama yıllar geçtikçe yürüyüşü bozulsun.
Yorgunluğu artsın.
Mesanesi bozulsun.
Zihni sislensin.
İlaçların yan etkileri hastalığın önüne geçsin.
Sonra bir gün önüne grafikler koysunlar:
“İstatistiksel olarak zaten kötüleşme ihtimaliniz yüksekti.”
“Biz elimizden geleni yaptık.”
“Bu hastalığı tamamen durdurmak her zaman mümkün değil.”
Hasta oradan çıksın.
Başka kapılara gitsin.
Birisi desin ki:
“Size kanabinoid vereceğim.”
Bir başkası:
“Akupunkturla düzeleceksiniz.”
Öteki:
“Bütün mesele toksinler.”
Bir diğeri:
“Bitkilerle sizi iyileştireceğim.”
Ve sarkaç bir uçtan diğer uca savrulsun.
Ama dikkat edin.
İki tarafın da çoğu zaman ortak bir problemi vardır:
Nedeni değil modeli yönetirler.
İnsanı değil etiketi tedavi ederler.
Mekanizmayı değil protokolü tekrar ederler.
Bir taraf bunu ileri teknoloji, büyük yayınlar ve istatistik diliyle yapar.
Diğer taraf sezgi, enerji, mucize ve kişisel hikâyelerle.
Ama hasta açısından sonuç çoğu zaman aynıdır:
Aynı belirsizlik.
Aynı çaresizlik.
Aynı “tam açıklanamayan” süreç.
Çünkü nedensellik olmadan tedavi iddiası eksik kalır.
Bir hastalığın yalnızca adını bilmek, onun hakikatini bilmek değildir.
Gerçek bilim;
başarısızlığı da kayda geçirir,
bilmediğini de söyler,
yan etkiyi de saklamaz,
ve en önemlisi:
“Hastalığı yönetiyoruz” cümlesiyle
“sebebi gerçekten çözdük” cümlesinin aynı şey olmadığını dürüstçe kabul eder.
Değişimden korkan ve hareket edemeyen insanlar üzerine bir alegori:
PLATON'UN MAĞARASI
📌 Platon, çok karanlık bir tür mağarada doğmuş ve buradan asla çıkmamış insanları anlatıyordu. Bu mağara onların evreniydi; donuk ve hüzünlü olsa da aşina oldukları, dolayısıyla teskin edici bir yerdi.
📌 Dışarıya adım atmayı inatla reddediyorlardı. Dışarıyı bilmediklerinden, orayı düşmanca ve tehlikeli olarak hayal ediyorlardı.
📌 Dolayısıyla o meçhul alanın güneşle, güzellikle, özgürlükle dolu olduğunu keşfetmeleri imkansızdı...
📌 Bugün birçok insan farkında olmadan Platon'un mağarasında yaşıyor. Bilinmeyen karşısında büyük bir korkuları var ve kişisel olarak onları etkileyecek her değişimi reddediyorlar.
📌 Fikirleri var, projeleri, düşleri var ama bunları asla gerçekleştirmiyorlar, doğrulanmamış binlerce korkuyla felç olmuşlar, elleri ayakları kelepçeli, oysa anahtarı da yalnızca kendilerinde. Boyunlarında asılı ama asla ellerine alamıyorlar.
📚 Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer - Laurent Gounelle
New York’lu psikiyatrist Rami Kaminski, yeni bir kişilik yapısını tanıttı:
"Otrovert" adını verdiği kişilik dışarıdan sosyal görünen ama tekrar normal hissetmek için çok fazla yalnız kalmaya ihtiyacı olan biri. Gerektiğinde konuşabilirler, gülebilirler ve etkileşime geçebilirler ama çok fazla etkileşimde bulunmaları onları tüketir.
Antisosyal değiller sadece farklı şekilde şarj olurlar. İnsanlarla birlikte olmak ile kendi enerjilerini korumak arasında sessiz bir denge kurarlar.
12 temel özellikleri: 🧵
The government's flavour ban in the Netherlands has totally undermined any control over the market and failed to achieve its public health goals.
Instead the ban has driven over half of consumers to the black market.
Prohibition Does Not Work!
Bu kadar zarif bir çiçeğe kim Karahindiba ismini vermiş acaba? Beyaz tüy topunun, sarı çiçekten önce değil sonra oluştuğunu biliyor muydunuz? Önce sarı çiçek açıyor, sonra çiçek kapanıyor ve içindeki küçük çiçeklerin her biri tohuma dönüşüyor. En sonunda yeniden açıldığında karşımıza beyaz tüylü bir rüzgar küresi çıkıyor. Büyüleyici bir süreç. Latince adı Taraxacum officinale 🌼 Antik Yunancada "iltihaba karşı şifa” ya da “iyileştirici bitki” olarak geçiyor. Zaten tür adındaki "officinale" de eczacılıkta kullanılan resmi şifalı bitki anlamına geliyor. Bizim köyde koparıp koparıp yerler eskiler ama dikkat edin ona çok benzeyen başka bir sarı çiçek var onu yemeyin:)
Sağdaki görsel de Salvador Dali'nin bir sanat gösterisi için tasarladığı "Costume for Tristan Tzara” çizimi. Tristan Tzara, Dadaizm’in kurucularından biri olan avangard bir şair.
Günlük hatırlatma. Mutlu insanlar size güzel bir dille konuşur, çekici insanlar size cömertçe iltifat eder, başarılı insanlar sizi ve emeklerinizi takdir eder. Bir insan sizin hevesinizi kırmak istiyorsa, bu üçüne de sahip değildir; dolayısıyla ciddiye alınmayı da hak etmez.
bak bu baya önemli... apa'nın yani amerika'nın psikoloji konusunda önde gelen topluluğunun etkinliğine katılan psikologlar, psikiyatristlere soruyorlar.
"hastalarınızdan, size gelenlerden kaçını tedavi ettiniz?" diye...
gelen cevaplar ya "hiç" ya "1"... böyle:D
peki bu konuda ne yapacaksın veya bu mevzu sana, bana ne anlatıyor?
hiçbir şey mükemmel olmadığı gibi psikolojinin de mükemmel olmasını beklemeyeceksin bir şeyler yapmak için.
bir şeyleri yapmamana bahanen önce kendimi düzelteyim olmayacak(psikolojik açıdan)...
çünkü düzelmiş bir sen yok, istesen de %100 mental sağlıkta, akıl sağlığında olamazsın.
o yüzden çok gerilmeye gerek yok. elinden gelenin en iyisini yap, yeterli.
Tıp okulu
İnsülin direnci
İnsülin direnci” dediğimiz şey aslında yanlış bir dil olabilir.
Çünkü sorun hücrenin “direnmesi” değil,
insüline verdiği cevabın azalmasıdır.
Yani doğru ifade:
Azalmış insülin duyarlılığı dır.
Düşününüz
Aynı etkiyi oluşturmak için daha fazla insülin gerekiyorsa bu hücrenin direnci değil, performans düşüklüğüdür.
Bilimsel olarak da böyle:
Kas glukozu yeterince alamaz
Karaciğer üretimi baskılayamaz
Yağ dokusu sinyale yanıt vermez
Sorun “direnç” değil, yanıt kaybıdır.
Ama biz ne yapıyoruz?
Direnç diyoruz düşman yaratıyoruz
Duyarlılık dersek sistemi anlayacağız
Bir küçük terminoloji farkı bile bakışı değiştirir
Direnç kırılması gereken bir şeydir
Duyarlılık artırılması gereken bir kapasiteyi işaret eder.
Tıp bazen kelimelerle hastalık üretir.
Doğru kelime, doğru düşünceyi doğurur.
“DOLCE FAR NIENTE” :
Yaşam Ağının (Hiç Onu Değiştirme Düşüncesi Olmadan) Farkındalığı
Modern insan, varoluşunu giderek daralan bir ölçütle değerlendiriyor: üretim. Ne kadar çok yaparsak, o kadar var olduğumuzu düşünüyoruz. Gün, yapılacaklar listeleriyle başlıyor; zihnimiz, tamamlanmamış görevlerin yankısıyla dolu. Oysa yaşamın daha derin bir matematiği var. Bu matematik, yalnızca yapılanlarla değil, yapılmayanların açtığı boşluklarla da çalışır. İtalyanların “dolce far niente” dediği — hiçbir şey yapmamanın tatlılığı — işte bu boşlukların değerini hatırlatan bir varoluş hâlidir.
İlk bakışta bu ifade tembelliği çağrıştırır. Oysa burada söz konusu olan edilgen bir durgunluk değil; aksine, bağlantıların zorlanmadan sürdüğü bir bilinç hâlidir. Bağlantısallık bilimi bize şunu öğretir: Hiçbir varlık tek başına anlam taşımaz. Her şey, içinde bulunduğu ağ ile vardır ve o ağ içinde oluşur. İnsan da bu açıdan bir nesne değil; sürekli güncellenen bir ilişkiler örüntüsüdür. Beyindeki nöral bağlantılar, sosyal ilişkiler, kültürel etkileşimler ve enformasyon akışı birlikte “benlik” dediğimiz dinamik yapıyı kurar.
Ancak modern yaşam bu ağı sürekli zorlar. Sürekli uyarı, sürekli veri, sürekli eylem… Bu durum, bağlantıların derinleşmesine değil, yüzeyselleşmesine yol açar. Tıpkı aşırı yüklenmiş bir ağın verimli çalışamaması gibi, zihnimiz de sürekli aktivite altında anlam üretme kapasitesini yitirir. İşte “dolce far niente” bu noktada devreye girer. Bu hâl, bağlantıları koparmak değil; onları yeniden düzenlemek için gerekli olan boşluğu yaratır.
Nörobilim bu durumu destekler. Zihin dış uyaranlardan çekildiğinde, “default mode network” olarak adlandırılan içsel ağlar aktifleşir. Bu ağlar, geçmiş deneyimleri yeniden işler, geleceğe dair olasılıkları kurar ve en önemlisi, dağınık enformasyonu anlamlı bir bütün hâline getirir. Yani insan hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünürken, aslında zihinsel düzeyde yoğun bir bağlantı mimarisi inşa edilir. Bu, üretimin askıya alınması değil; üretimin daha derin bir katmana taşınmasıdır.
Yaşamdaşlık kültürü açısından bakıldığında, bu durum daha da anlam kazanır. Yaşamdaşlık, zihnin merkezine “ben”i değil, yaşamın kendisini yerleştirmeyi önerir. “Ben ne yapmalıyım?” sorusu yerini “yaşam şu anda nasıl akıyor?” sorusuna bırakır. Bu geçiş, bireyi bir üretim makinesinden çıkarıp yaşamın bütünlüğü içinde bir bağlantı düğümü hâline getirir. “Dolce far niente” bu dönüşümün gündelik pratiğidir. İnsan, bu hâlde üretmez; ama yaşamın akışına katılır. Ve çoğu zaman, en derin anlamlar tam da bu katılım anlarında ortaya çıkar.
#Penceremdenİstanbul