Ne yazık ki Türkiye'deki siyasal rejimin karakteri konusunda muhalif kamuoyunda ciddi bir kafa karışıklığı var. Analizlerin önemli bir bölümü, sanki hâlâ parlamenter sistemde yaşıyor ve siyasi partiler arasında anlamlı bir rekabet sürüyor varsayımıyla yapılıyor. Kariyerlerine 1990'larda başlayan birçok analist, akademisyen ve gazeteci de o dönemin siyasi kodlarıyla düşünüyor: Otoriterleşmenin temel nedeni Kürt sorununun çözülememesi ve dolayısıyla bu alanda atılacak her adımın demokratikleşmeye zemin hazırlar. Halbuki yürütülen "süreç" bilakis kalıcı bir otoriter rejim kurmak için yapılıyor.
2017 sonrası Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi gücü yalnızca fiilen değil, hukuken de tek kişinin elinde topladı. Bu büyük dönüşüm sırasında parlamentodaki çoğunluğunu tehdit eden Demirtaş'ın HDP'si kriminalize edilirken MHP ile yeni bir ittifak kuruldu. Ortaya çıkan sistem, yerel seçimlerde ağır yenilgiler alsa bile muhalefet elitlerini yanına çekerek ve siyasi alanı daraltarak iktidarın sandıkta tutunmasını sağladı.
2024 yerel seçimlerinden sonra rejim, kendisini yerel yönetim başarıları üzerinden tehdit edebilecek en önemli rakip olarak gördüğü İmamoğlu-Özel CHP'sini tasfiye etmeye yöneldi. Bunun için muhalefetin kaybeden ya da marjinalleşen aktörlerinden yararlanıldı. Kılıçdaroğlu ve Akşener gibi isimler üzerinden CHP ve İYİP'in içi boşaltılırken, Kürt siyasi hareketinin Demirtaş sonrasında öne çıkan bazı unsurları da Öcalan üzerinden iktidar bloğuna eklemlenmeye çalışılıyor. Üstelik bu süreç yalnızca ikna ve pazarlıkla yürütülmüyor. Ağır yargı operasyonları devam ediyor. DEM belediyelerindeki kayyımlar kaldırılmadı; yüzlerce siyasetçi hâlâ hapiste ve tahliye beklentileri giderek yürütülen sürecin devamına bağlanıyor.
Öcalan ve Kılıçdaroğlu gibi isimler üzerinden genişletilmeye çalışılan iktidar bloğu tabanda büyük desteğe sahip değil. Fakat rejimin avantajı, muhalefetin bu sistemi bir birlik olarak eleştirememesi. Milliyetçi muhalefet "Kürt sorunu yoktur" derken, DEM Partili siyasetçiler süreçten henüz somut bir kazanım elde edemedikleri için tabanlarına uzun vadeli vaatlerde bulunup Yeni Parti'yi eleştiriyorlar. İktidar ise muhalefetin farklı kesimlerini birbirleriyle kavga ettirirken elit düzeyindeki işbirlikleriyle rejimi konsolide edecek adımları atabiliyor.
Yeni Parti lider kadrosu ise bu planı boşa düşürecek bir stratejik vizyon geliştiremedi. Yaklaşık bir buçuk yıldır geleceği belli olan tasarı karşısında son ana kadar net bir pozisyon alamadı. Kürt seçmeni kaybetmeme kaygısıyla kendi tabanındaki ciddi itirazlara rağmen evet demeye yöneldi; ağır toplumsal tepki karşısında ise geri çekildi. Sonuçta Özel, "ilkesel" olarak sunduğu pozisyonda kendi parlamento grubunda azınlıkta kaldı. Böylece Yeni Parti aynı anda İYİP ve Zafer'in, DEM'in, iktidar medyasının ve kendi tabanının eleştirileriyle karşı karşıya kaldı.
Halbuki başka bir yol mümkündü: Kürt sorununun demokratik çözümünü açıkça savunurken, sürecin iktidar tarafından rejimi konsolide etmek için araçsallaştırıldığını; iki yıldır demokratikleşme yönünde somut sonuç üretmediğini ve önlerine konulan çerçeve yasanın ciddi hukuki ve siyasi sorunlar taşıdığını muhalif kesimlere anlatabilirdi. Muhalefet iktidarın kurduğu denklemin içine hapsolmak yerine, o denklemi bozacak bir strateji oluşturmalı. Ne yazık ki bugün muhalefet içinde böyle bütünlükçü bir strateji izleyebilecek bir siyasi kadro henüz ortaya çıkmış değil.
Sosyal meselelerin matematiği yoktur ama tarih bilinir ve tarih bilinci devreye sokulursa; nelerin çözüme, nelerin çözümsüzlüğün katılaşmasına hizmet edebileceğini az çok kestirmek mümkün olabilir.
Çok yanlış bir analiz olmuş. Erdoğan yalnızca seçmenlerinin kendisine biat etmesi nedeniyle kazanmıyor. İktidarın, özellikle sosyal yardımlar aracılığıyla partizan kaynak dağıtımı, yürüttüğü kutuplaştırma stratejisi ve muhalefetin yaptığı hatalar, Erdoğan'ın seçim başarılarında çok daha büyük rol oynuyor. İktidar bir yandan maddi bağımlılık ve kutuplaşma üzerinden kendi tabanını konsolide ederken, muhalefetin aday, söylem ve örgütlenme hataları da iktidar karşıtı seçmenin etkili biçimde mobilize edilmesini zorlaştırıyor.
Özellikle CHP, uzun süredir kendi tabanının itirazlarına rağmen belli siyasi tercihlerde bulunuyor ve gelen tepkileri AKP karşısında tek alternatif olduğu iddiasıyla bastırıyor. "Tatava yapma, bas geç" sloganıyla özetlenen bu anlayışla muhalif seçmenler Ekmeleddin İhsanoğlu ve Kemal Kılıçdaroğlu gibi istemedikleri adaylara oy vermeye çağrıldı; muhafazakâr danışmanları sineye çekmek durumunda kaldı ve hemşeri ağlarıyla şekillenen parti siyasetini kabullenmeye zorlandı.
Sorun şu ki, seçmenler sabırla bekleyip "tıpış tıpış" oy vermelerine rağmen CHP sandıkta kaybetti. Söylemde ve aday profilinde kısmi bir değişiklik yapıldığında ise 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde başarı geldi. Bu iki seçim bize, sorunun seçmende değil; doğru aday, doğru söylem ve doğru strateji kurabilmekte olduğunu gösterdi.
Çerçeve yasa krizinden sonra Yeni Parti'li siyasetçilerin seçmenlere laf yetiştirmek, eleştirileri trollere atfetmek ya da onları suçlamak yerine tabanı biraz daha dinlemeleri çok daha faydalı olur. Tabanı temsil etmek, seçmene hesap vermek ve gerektiğinde özeleştiri yapabilmek, bir süredir çok övülen "yeni nesil siyaset"in en temel unsurları olmalı.
@yvzah@berkesen@one_of_you1 Ahmet Bey, gördüğüm kadarıyla hayal kırıklığı yaşayan seçmen yaralarını kendi başına sarmaya çalışıyor...Bu tabi çok daha üzücü 🤷🏼♀️
2023 seçimleri öncesinde yaklaşık 100 siyaset bilimci, kamuoyuna açık bir mektupla Altılı Masa'nın sorunlu yönlerini ve Kılıçdaroğlu'nun adaylığının risklerini anlatmıştık. O dönem fanatizm seviyesinde Kılıçdaroğlu övgüleri yapan @KadriGursel ise bizi hedef göstermiş, Kılıçdaroğlu'nun kaybettiği kurultaya kadar da bu çizgiyi sürdürmüştü. Kimin analizlerinin haklı çıktığı bugün kamuoyunun malumu. Bizler o gün söylediklerimizin arkasındayız. https://t.co/Mlh2OCHD3P
Şimdi aynı yöntemi İmralı sürecinde de görüyoruz. Sürecin neden toplumsal barış ve demokrasi üretmeyeceğini birçok siyaset bilimci, gazeteci, hukukçu ve aydın aylardır somut örneklerle anlatıyor. Bu eleştirilere cevap veremeyen küçük bir çevre ise argüman üretmek yerine eleştireni yaftalıyor, kişiselleştiriyor ve susturmaya çalışıyor.
Ortak yöntem hep aynı: Önce yanlış (ve iktidarın işine gelen) bir siyasi tez büyük bir özgüvenle pazarlanıyor. Sonra eleştirenler sağcı, apolitik, barış karşıtı ya da başka bir etiketle itibarsızlaştırılıyor. Tez çökünce özeleştiri yapılmıyor; yeni bir tartışmada aynı yöntem yeniden devreye sokuluyor.
Kılıçdaroğlu'nun adaylığına karşı çıkmak kimseyi sağcı yapmadığı gibi, İmralı sürecinin sorunlarını anlatmak da kimseyi barış karşıtı yapmaz. Demokratik siyaset, farklı görüşlerin açıkça tartış��labilmesini gerektirir.
Uzun süredir yürüttükleri kampanyayla rıza üretemeyen bazı çevrelerin, siyasi alanın daralmasını fırsata çevirip karşıt görüşleri susturmaya yönelmesi ise asıl kaygı verici olan. Yanlış analizlerin hesabını vermek yerine eleştireni susturmaya çalışmak geçmişte işe yaramadı; bugün de yaramayacak.
@yavuzyilmazd Şahsi yaklaşımınız sebebi ile tebrik ediyorum...ancak tarihi bir hata yapıldı ve bu yük sizlerin üzerinde...en başta umutlarımıza yazık oldu...
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.