Erkeklerin olmayan mağduriyeti, nafaka hakkımızı gasp etmenin gerekçesi olamaz!
Erkeklerden alacağımız var! Yıllarca karşılığı ödenmeyen ev içi emeğimizden alacağımız var. Ücretsiz bakım emeğimizden alacağımız var.
Biliyoruz ki; kadınların, işçilerin, ezilenlerin ve LGBTİ+'ların kaderi ortaktır. Birimiz özgür değilsek, hiçbirimiz değiliz. Yan yanayız, buradayız ve bu ablukayı hep birlikte dağıtacağız.
Her yer zindan, özgürlük istiyoruz!
— Özgürlük İstiyoruz Kampanyası👇
Biliyoruz ki; kadınların, işçilerin, ezilenlerin ve LGBTİ+'ların kaderi ortaktır. Birimiz özgür değilsek, hiçbirimiz değiliz. Yan yanayız, buradayız ve bu ablukayı hep birlikte dağıtacağız.
Her yer zindan, özgürlük istiyoruz!
— Özgürlük İstiyoruz Kampanyası👇
MESEM’lerde çalışırken ölen çocuklar, madenlerde ve şantiyelerde can veren işçiler, geçinemeyen milyonlar, yoksulluk yüzünden okuldan kopan gençler, öldürülen kadınlar… Depremde yıkılan binalar, yangında çıkışı bulunamayan oteller, talana açılan ormanlar, zehirlenen toprak ve sular…
AKP 24 yıldır yoksula din, iman ve sabır; zengine ihale, garanti ve servet dağıtıyor. “Vatan”, “millet”, “yerli ve millî” sözlerini dilinden düşürmeyenler, kamu kaynaklarını bir avuç şirketin önüne seriyor. Halktan fedakârlık isterken kendilerine ve çevrelerine hanlar hamamlar kuruyorlar. Din ticaretiyle yoksulluğa rıza üretmeye, milliyetçilik nutuklarıyla soygunun üzerini örtmeye çalışıyorlar. Zerre utanmıyorlar.
Bu düzen sürsün diye kadınların eşitlik mücadelesine saldırıyor, LGBTİ+’ları hedef gösteriyorlar. Halkın iradesini yargı silahıyla, kayyımlarla gasp ediyorlar. İşçileri, öğrencileri ve hak savunucularını gözaltılarla, davalarla, tutuklamalarla susturmaya çalışıyorlar. Gazetecilere baskı kuruyor, haberlere ve sosyal medya hesaplarına erişimi engelliyorlar. Kolluğu gerçek suçları soruşturmak yerine hakkını arayanların karşısına çıkarıyorlar.
Çocuklar işyerlerinde, işçiler madenlerde, insanlar depremlerde ve yangınlarda ölürken bir kişi bile siyasi sorumluluk üstlenip istifa etmiyor. Yoksulluk derinleşiyor; rant ve servet ise aynı ellerde büyüyor.
Son fon skandalında iktidarla ilişkili birçok ismin adı geçiyor. Eski Bakan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi hakkındaki milyarlık işlem iddiaları da bunun bir parçası. Kimler bu işlemlerden kazanç sağladı, kimler önceden bilgi sahibiydi, denetim yetkisi olanlar neden müdahale etmedi? Hâlen görevde bulunanların olası bağlantıları da dâhil olmak üzere fonlara giren ve çıkan paranın izi sonuna kadar sürülmeli.
Baştan aşağı çürümüş bir düzen bu. Bunca baskının, yasağın ve cezasızlığın neyi güvende tuttuğu ortada: AKP’nin 24 yıldır sürdürdüğü örgütlü sömürü, rant ve talan düzenini. Din istismarına da “yerli ve millî” edebiyatıyla halkın soyulmasına da boyun eğmeyeceğiz. Yaşamı, emeği, eşitliği ve özgürlüğü savunmaya devam edeceğiz.
#FatmaBetülSayanKaya #ÖmerÇelik #ÖzlemZengin #borsadahalkıkimsoydu
Özgül Saki: “Hiçbir Toplumsal Kesim Güvende Değil”
🦉 DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki, Türkiye’de LGBTİ+’lara yönelik baskıları ve “Ailem Güvende” adı altında yürütülen gözaltı ve tutuklamaları değerlendirdi.
Röportaj: İrem Kabataş
https://t.co/1L1lmqtFHJ
Siyasal iktidar, “Ailem Güvende” diyerek LGBTİ+ derneklerini ve kurumlarını hedef göstererek, ayrımcılık yasağını ihlal etmektedir. Örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, özel hayatın korunması ve masumiyet karinesi ihlalleri kabul edilemez.
İktidar; nefret söylemleri ile örgütlenme özgürlüklerini ve hak savunuculuğu faaliyetlerini engellemeye yönelik tüm baskılara derhal son vermelidir. Hukuksuzca gözaltına alınanlar serbest bırakılmalı, web sayfaları ve sosyal medya hesaplarına erişim kısıtlaması kaldırılmalıdır!
LGBTİ+ derneklerine ve aktivistlerine yönelik bu operasyonları kabul etmiyoruz.
Suç uyduruyorsunuz. Uydurma suçlarla insanlara, dayanıştıkları mekanlara saldırıyorsunuz.
Hedef aldığınız derneklerin, insanların ortak noktası sizin dayattığınız aileci, ahlakçı ve nefret üreten politikalara karşı çıkmaları. “Aileyi koruma” adı altında toplumu tek bir yaşam biçimine daraltmak, LGBTİ+’ları hedef göstermek ve hakları için mücadele edenleri kriminalize etmek istiyorsunuz.
Aileniz sizin olsun. Kimin nasıl yaşayacağına, kimin kiminle yan yana duracağına, kimin örgütleneceğine sizin düşmanca ahlak anlayışınız karar vermeyecek. LGBTİ+’ları düşmanlaştırmanızı, örgütlenme alanlarını kriminalize etmenizi ve bu politikaya itiraz edenleri gözaltına almanızı kabul etmiyoruz.
Hayatlarımızı hedef alan, aileci, nefret ve düşmanlık üreten bu politikaların karşısında olmaya devam edeceğiz.
DEM Partili Özgül Saki Meclis’e taşıdı: Zorunlu din dersleri kaldırılmalı
🦉DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin kaldırılması ve eğitimde laik, bilimsel ile eşitlikçi bir yapının kurulması amacıyla TBMM Başkanlığı’na Meclis Araştırması önergesi verdi. Önergede, AİHM ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına atıf yapılarak Sünni-İslam merkezli müfredatın Aleviler, farklı inanç toplulukları ve inançsızlar bakımından bir hak ihlaline dönüştüğü vurgulandı.
https://t.co/t2FYB41vBT
Şiddeti bu şekilde besleyen ve güçlendiren bir erkeklik ağı varken katil sadece Cemil Koç demek, kadına yönelik şiddeti önlememek, önlememeyi normalleştirmek demektir. Bunu asla kabul etmiyoruz!
Şiddeti bu şekilde besleyen ve güçlendiren bir erkeklik ağı varken katil sadece Cemil Koç demek, kadına yönelik şiddeti önlememek, önlememeyi normalleştirmek demektir. Bunu asla kabul etmiyoruz!
Ayşe Tokyaz cinayeti karar duruşması için Küçükçekmece Adliyesi’ndeyiz. Bugüne kadarki duruşmalarda yalnızca Ayşe’nin öldürülmesini değil; erkekler arasındaki suç ilişkilerini, cinayetin üstünün örtülmesini, polislerin bunu mümkün kılmasını dinledik.
AFPPD’ yıllık konferansı sonrasında Malezya’nın başkentindeyiz …
Bu akşam Singapur’a hareket ediyoruz, yarın Singapur Parlamentosundan milletvekilleri ile buluşacağız…
Kuala Lupur’da, AFPPD’ yıllık konferansının 2.günü…
Bugün gündem parlamentolarda kadın oranın yükseltilmesi için program önerileri, kadın yoksulluğu ve bakım emeği… O kadar benzer ki sorunlar kaygılar, ama çözüm önerileri aile odaklı olmaktan asla kurtulamıyor ne yazık ki …
Endonezya ve Nepal delegasyonu hariç diye belirteyim ama, haksızlık olmasın…
Ayşe'nin katili Cemil'in koruyan, Esra kardeşini ararken onu oyalayan ve taciz eden polislerin yargılanması için yapacağımız Halkalı Şehit Ahmet Zehir Karakolu önündeki eylemimiz yasaklandı. Eylemimizi Halkalı Arena Park önünde yapacağız.
Arena Park'ın önünde buluşmak üzere.
Geri gönderme merkezlerinde ve gözaltında uygulanan cinsel şiddet başta olmak üzerine hak ihlallerine dair basın toplantısı gerçekleştirdik.
📌Ocak ayında Rojava'ya yönelik HTŞ saldırılarını protesto etmek ve Kürt halkıyla enternasyonel dayanışmayı büyütmek amacıyla Almanya'dan Türkiye'ye gelen 16 kişilik "Halkların Karavanı" heyeti, 23 Ocak 2026'da ülkeye giriş yaptıktan beş gün sonra Mardin'de düzenlenecek bir basın toplantısına giderken gözaltına alınmış ve sınır dışı edilmek üzere İstanbul'daki Geri Gönderme Merkezi'ne (GGM) sevk edilmişti. Heyette Almanya'daki çeşitli siyasi ve gençlik örgütleriyle bağlantılı aktivistler, gazeteciler ve enternasyonalistler yer alıyordu; hepsi de Rojava halkıyla dayanışmayı büyütmek, bölgede yaşanan insani krize dikkat çekmek amacıyla yola çıkmıştı. Ancak sınıra ulaşmadan, Suruç'a doğru ilerlerken engellenip gözaltına alındılar. Heyet üyeleri, Mardin Polis Karakolu'ndan İstanbul'a nakledilirken avukatlarıyla dahi görüştürülmedi; Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) avukatlarının o dönem yaptığı açıklamalar hukuki sürecin nasıl fiilen askıya alındığına dikkat çekiyordu.
Heyette yer alan Alman aktivist Paula Maier, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, gözaltı süresince fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kaldığını, kendilerine işkence görüntüleri izletildiğini ve tehditlerle sindirilmeye çalışıldıklarını anlattı. Maier, gözlerinin kapatılmasına, uyumasına, oturmasına ya da bir yere yaslanmasına izin verilmediğini; saatler süren bu muamelenin amacının yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik çökertme olduğunu ifade etti. Maier, 29-30 Ocak gecesi tutulduğu tek kişilik hücrede bir görevli tarafından tecavüze uğradığını da anlattı.
...
📌Türkiye'de göçmenlerin ve mültecilerin tutulduğu bu merkezlerde yaşanan hak ihlalleri, siyasi baskılar, gözaltı ve tutuklamalar, Türkiye'nin geri gönderilenler açısından güvenli bir ülke olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Buna rağmen Avrupa ülkeleri, Türkiye'yi “güvenli ülke” varsayarak geri gönderme politikalarını genişletiyor ve insanların karşı karşıya kalacağı riskleri görmezden geliyor. Bu "güvenli ülke" varsayımı, büyük ölçüde bürokratik bir kolaylık olarak işlev görüyor: Avrupa devletleri, kendi sığınma sistemlerindeki yükü azaltmak, sınır dışı süreçlerini hızlandırmak için Türkiye'yi kağıt üzerinde güvenli ilan ediyor, ama bu ülkeye gönderilen insanların fiilen ne ile karşılaştığını görmezden geliyor. Özellikle Kürt siyasi sığınmacılar açısından son dönemde yaşananlar, geri göndermenin yalnızca bir sınır dışı işlemi olmadığını, insanların özgürlüklerini, güvenliklerini ve yaşamlarını doğrudan tehdit eden sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor.
İsviçre’den Türkiye’ye zorla gönderilen Bahar Yalçınkaya, Türkiye’ye girişinin ardından tutuklandı ve 15 aylık bebeğiyle birlikte cezaevine konuldu. Hasan Bal İsviçre’de Türkiye’ye iade edilmek üzere gözaltında tutulurken, Ahmet Tabu ve Mehmet Agid Bağdu ise sınır dışı edilme tehdidi altında Zürih Havalimanı Cezaevi’nde açlık grevine başladı. Bu olanlar birbirinden bağımsız değil. Aksine, Avrupa'nın son yıllarda giderek sertleşen göç politikalarının, özellikle de Kürt-sosyalist siyasi muhalifleri hedef alan sınır dışı uygulamalarının somut sonuçları. Bu örnekler, Avrupa’nın Türkiye’yi “güvenli ülke” kabul ederek gerçekleştirdiği geri göndermelerin, siyasi kovuşturma ve özgürlüklerinden mahrum bırakılma riski bulunan kişiler açısından nasıl ağır sonuçlar yaratabildiğini açıkça ortaya koyuyor.
...
📌AB’nin ve Türkiye’de iktidarın göç politikalarının ikiyüzlülüğünü bir kez daha ortaya koyuyoruz. Taleplerimizi tekrarlıyoruz: geri gönerme merkezlerin insanlık dışı muamelenin, cinsel şiddetin son bulmasını ve ggm’lerin kapatılmasını, göçmenlere yasal geçiş ve statü hakkı sağlanmasını, AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşmasının derhal feshedilmesini, göçmen emeği sömürüsünün, göçmen düşmanlığının/ırkçılığın son bulmasını istiyoruz.
“…Platform ekonomisine ilişkin ilk uluslararası sözleşmeyi, klasik işçi tanımının dışında bırakılan milyonlarca çalışan açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kıvanç Eliaçık: Fransız şair Baudelaire’in dediği gibi: “Şeytanın en büyük marifeti, var olmadığına inandırmaktır.” Bugün platform şirketlerinin yaptığı da tam olarak bu. Platformlar, “İşçi sınıfı buharlaştı, herkes kendi işinin patronu oldu” söylemiyle kendilerini görünmez kılmak istiyor. Dijital araçların ve algoritmaların ardına gizlenen patron; iş kanunlarından, vergiden, kıdem tazminatından ve her türlü insani sorumluluktan kaçıyor.
ILO 193 sözleşmesiyle, bu görünmezlik hilesini engelleyecek önemli bir adım atılmış oldu. “Esnaf kurye” veya “bağımsız yüklenici” adı altındaki örtülü istihdam oyunlarına dur diyen bu sözleşme; kâğıt üstündeki, daha doğrusu ekrandaki, unvanlara değil, sahadaki fiili çalışma ilişkisine bakarak patronu resmen tespit edecek.
Ancak bu kazanım tek başına yeterli değil. ILO Konferansı’nda kabul oyu veren ülkeler, sözleşmeyi parlamentolarında hızla onaylamalı, yasaları ve yönetmelikleri buna göre düzenlemelidir…”
Sabri Ejder Öziç ile Yaşama Dair'de çok hoş bir sohbet oldu... Program ekibine çok teşekkürler, benim için oldukça değişik bir deneyim oldu, zormuş insanın kendisi hakkında konuşması :)
YAŞAMA DAİR https://t.co/EQX3JgsCaN
Adının Çocuk Koruma Kanunu olduğu teklifi konuşuyoruz ama bu teklif sahiplerinin çocukları korumak gibi bir niyeti yok.
Bunu nereden anlıyoruz? Teklif sahiplerinin daha baştan "cani" sözcüğünü kullanarak başlamasından anlıyoruz mesela. Ayrıca, yine, biraz önce konuşmasında şöyle bir gerekçe söyledi: Yani insanın aklı almıyor "Çocuk az ceza alır ise suç örgütleri nasıl olsa az ceza alıyor diye çocukları çeteleştiriyormuş, o yüzden çocukları fazla ceza verelim ki suç örgütleri kullanmasın."
Bu nasıl bir düşünce sistematiği? Suç örgütlerinin dibini kurutamıyorsunuz, aksine onları organize olarak siz kullanıyorsunuz, sonra da diyorsunuz ki: Suç örgütleri lazım ama biz çocukları cezalandıralım. Böyle bir mantık içindesiniz.
Madde 2, o kadar korkunç bir madde ki siz de bunun ne kadar korkunç olduğunu biliyorsunuz. O yüzden Komisyonda mesela "Burada revize edeceğiz, değişiklik yapacağız." dediniz ama yapmadınız. Bakın, bütün temel prensipler çocuk adalet sisteminde koruyucu, önleyici, onarıcı yaklaşımı söyler ama siz ne yapıyorsunuz? Güvenlik, denetim ve kapatma. Üstelik burada suç örgütlerini mazur gösterip çocukları suçlu gösteriyorsunuz, böyle bir anlayışı kabul etmek mümkün değil. Bu maddenin çocukluk kavramını ortadan kaldırmasının inanılmaz boyutları var, bunu siz de biliyorsunuz. Nedir o?
12 yaştan 18 yaşa kadar olanları "çocuk" kavramının dışına ittiğinizde ne yapacaksınız? daha önce de yaptığınız gibi, 12 yaştan itibaren çocukların işçileştirilmesi artık meşru olacak "Erken yaşta evlilik" deyip çocuk istismarını meşrulaştırmanın zeminini hazırlıyorsunuz. Cinsel istismarlarda "Küçüğün rızası" söylemini meşrulaştırmaya zemin hazırlayan bir şey, 12 yaşından 18 yaşına kadar çocukluk kavramını yok saymak.
Buradaki hiç kimse çocukların suçla ilişkilendirilmiş olmasının hiçbir şekilde yaptırımı olmasın demiyor ama ne diyor? Çocuklar çocuktur, o yüzden yetişkinler sorumludur. Siz, MESEM'lerde çocuklar ölürken "Patronlar böyle istiyor." diye meşrulaştırırsanız, çocukların geleceğine ilişkin hiçbir sosyal, toplumsal tedbir almazsanız ve bütün sorumluluğu çocuklara yüklerseniz işte bu suç sisteminden çıkamazsınız.
Ayrıca, tabii ki ağır suçlarda hem suça sürüklenen çocuğu hem mağdur olan çocuğu ve onun yakınlarını dikkate almak gerekir. Onları yok saymak mümkün değildir. Zaten çeşitli yaptırımlar da uygulanıyor ama siz yine kendi sorumluluğunuzu üstünüzden atmak için bu acıları araçsallaştırıyorsunuz, manipülasyona konu yapıyorsunuz ve çocukları birbirinin karşısına koyarak, üstelik çocuğu suça sürükleyen sistemin en temelinde yoksulluk, ayrımcılık, ırkçılık varken bir de böyle gerekçelendirerek ırkçılığı ve ayrımcılığı meşrulaştırıyorsunuz.
Sonra da bütün bu sistemin içinde diyorsunuz ki: "Biz çocukları koruyoruz." Çocuk -12 yaş, 18 yaş- ilk defa çocuk eğitimevlerine gitsin, kapatılma son çaredir diyoruz. Rahat rahat burada "Hayır, önce kapatılsın, sonra idare gözlem kurullarından geçsin, sonra eğitimevine gitsin." diye akıllara ziyan önerileri bize "Çocukları koruyoruz." diyerek dayatıyorsunuz. Peki, bunu neden yapıyorsunuz? Çünkü hep yaptığınız gibi kendi sorumluluğunuzu görünmez kılmak istiyorsunuz. O kadar gözünüz kararmış ki her gün 3 kadın öldürülüyor, koruma kararıyla öldürülüyor. Dokuz gün önce başvuru yapmış, dokuz gün sonra öldürülüyor. Bunlara ilişkin hiçbir tedbiriniz yok, her defasında kadını odağa alıyorsunuz ve sorumluluk duymuyorsunuz. Ama her zaman yaptığınız gibi burada "Çocukları koruyoruz." diyerek kadın cinayetlerini araçsallaştırıp çocukları kapatmayı meşrulaştırmayı bize dayatıyorsunuz. Böyle bir şeyi kesinlikle kabul etmiyoruz. Örnekler çok açık.
Eğer niyetiniz çocukları korumak olsa, çocukların suça sürüklenmesini engellemek olsa eğitim müfredatından başlayarak tüm siyasal, toplumsal, hukuksal düzeni çocukların yararına kurgulardınız. Ama siz, her zaman yaptığınız gibi, kendi suçlarınız görünmez kılınsın, elinizi yıkayıp kenara çekilin, çocuklar suçlu olsun, kadınlar suçlu olsun istiyorsunuz. Siz, bu suç ilişkilerinin içinde kendi iktidarınızı devam ettirin; tek istediğiniz bu. Ne kadınlar umurunuzda ne çocuklar umurunuzda.
@esikplatformu @cocuklarabaris@HapisteCocuk@Ihdcocuk