İsteyen düşer, isteyen kalkar, isteyen hayallerini satar. Biz, bin yıl sonra doğacak çocuklarımızın da kutsalı olan olan bu topraklardan asla vazgeçmeyeceğiz.
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!
#Türkiye
Bu memlekette en yüksek maarif memuru dilimizin adını söyletmez, "lisan-ı Osmani" yerine "Türkçe" dememizi bir cinayet sayarsa, o memleketi idare eden hükümete milliyetperver denir mi?
Reşat Nuri Güntekin - Yeşil Gece
“Diyetteki Teyze ve Ekmek”
Bir teyze fırına girmiş:
“Evladım, bana iki tane tam buğday ekmeği ver. Doktor diyet yaptı, beyaz ekmek yasak,” demiş.
Fırıncı ekmekleri verirken teyze, tezgâhın üstündeki sıcak, dumanı üstünde tüten beyaz ekmeklere bakıp iç çekmiş. Sonra fırıncıya dönüp:
“Kuzum, sen şu beyaz ekmekten de bir tane ver. Onu yolda eve gidene kadar yiyeceğim; eve girerken diyetim başlar,” demiş. 😄
Hoca sınıfa baktı ve sordu:
— “Bu sınıfın en tembel öğrencisi kim?”
Herkes en solda, en önde oturan Of’lu Yılmaz’ı gösterdi.
Notları en düşük olan oydu sonuçta.
Boğaziçi Üniversitesi, İngilizce hazırlık sınıfı…
Yılmaz biraz çekingen bir şekilde etrafına baktı, toparlandı.
Hoca başını salladı:
— “Hayır.
— En tembel o değil.”
Sınıf şaşırdı.
— “Yılmaz çalışıyor,” dedi.
— “Elinden geleni yapıyor.
— Altan en tembel. Belki ortalaması yüksek ama çalışmıyor, ödev yapmıyor.”
Bir an durdu, sonra devam etti:
— “Peki, en başarılı kim?”
Herkes etrafa baktı.
Bir yanda Türkiye 6’ncısı,
öbür yanda 9’uncu…
6’ncıyı seçeceklerdi ki hoca yine kesti:
— “Hayır.
— Aranızda Anadolu’dan gelip bu okulu kazanan arkadaşınız var ya, Yılmaz… Derecesi yok belki ama en başarılınız odur.”
Tam o sırada kapı çaldı.
Burcu derse girdi.
Kampüs içinde, 200 metre ötede yurtta kalmasına rağmen yine geç kalmıştı.
Gözleri şişti…
Belli ki yine ağlamıştı.
Hoca sordu:
— “Okula en yakın oturan kim?”
Herkes Burcu’yu gösterdi.
Diğerleri iki otobüsle geliyordu.
Hoca sınıfa döndü:
— “Bakın,” dedi.
— “Burcu ailesinden uzakta.
— Yeni bir hayata uyum sağlamaya çalışıyor.
— En yakın görünen, aslında en uzakta olandır.”
Sonra sesi ciddileşti:
— “Şu an 17–18 yaşındasınız.
— Bunu çok sonra anlayacaksınız.
— Birini dürüst sanırsınız ama imkânı, fırsatı olsa neler yapar bilemezsiniz.
— Birini merhametli sanırsınız ama cesur değildir; korkudan merhametlidir.
— Birini zengin sanırsınız ama daha az parası olduğu hâlde daha çok yardım eden daha zengindir.”
“Bu okula en çok destek olanlar, burs verenler, en varlıklı mezunlarımız değildir.”
— “Bir makama gelen kişi,
gerçek bir lider olduğu için değil;
kontrol edilebilir görüldüğü için de orada olabilir.”
Yıllar geçti…
Yılmaz mı?
Amerika’da yazılımcı oldu.
Çalışkanlığıyla yükseldi.
Orada bir hayat kurdu.
Hayat, görünenlere göre karar vermez.
Şartlara bakar.
Niyete bakar.
Kimin neyi aştığına bakar…
Bu hikâye, öğrenciler arasında eşitliğin görece daha fazla olduğu 90’lı yıllardan.
“O dönem yaşanmışlık dersi veren bazı hocalarımızın bugün kampüse dahi adım atamıyor olması, üniversitenin geçirdiği dönüşümü gösteriyor.”
Bugün sizce eşitlik var mı? Yoruma yaz.
Birini ya da kendini acımasızca eleştirmeden önce, hangi şartlara sahip olduğuna bakmamız gerektiğini sen de düşünüyorsan, hemen paylaş.
Bakışlarından anlarsın. Karşında duran çocukların değil de sanki senin geçmişindir.
Sorarlar.
Ama cevap almak için değil.
İçlerinde tuttuklarını dökmek için sorarlar.
“Niye hep iş vardı?”
“O gün neredeydin?”
“Niye sustun?”
“Buna niye izin verdin?”
“Bir kere ‘yanlış yaptım’ dedin mi?”
Ve sen durursun.
Evin direği olmaya çalışmış bir baba olarak durursun.
Kimse yıkılmasın diye kendini sertleştirmiş,
dert göstermemeyi mertlik sanmış,
sevgiyi elinle değil, sırtınla taşımış biri olarak.
Bilmezler.
Sabaha karşı uyanıp
çay bile içemeden işe gittiğini bilmezler.
Kendi içinde yaşadığın o yalnızlığı,
borcu hesabı kafanda evirip çevirip
kimseye belli etmeden güne başladığını bilmezler.
Bilmezler ki bazen susmak,
kızmaktan değil,
çökmemek içindir.
Depresyona girmek bile lükstür.
Güçlü olmak zorunluluktur.
Onların küçük bir sözüyle duygulanıp,
arabanda gizlice haykırarak ağladığını bilmezler.
Bilmezler ki sen de babalığı
görerek değil,
düşe kalka öğrendin.
Sana kimse
“Baba olunca şöyle yap” demedi.
Sen de bildiğini sandığın gibi yaptın.
Bazen kırdın.
Bazen sustun.
Bazen yanlış yaptın.
Ama niyetin hep birdi:
Bu ev dağılmasın.
Şunu da unuturlar:
Sen de bir zamanlar çocuktun.
Senin de baban hatasız değildi.
Sen de korktun.
Sen de eksik kaldın.
Ama işte garip olan şu:
Kendi dünlerine, üç beş yıl önceye bakınca
“Anlayışla… O zamanlar aptaldık.” derler.
Senin kırk yıl önceki hâlini
kusursuz bir kahraman olarak görmek isterler.
Babanın canını en çok bu yakar.
Yükü bilmeden
hesap sormak kolaydır.
Sobayı yakmayan,
külün ağırlığını bilmez.
Bu satırlar
“Her şey doğruydu” demek için yazılmadı.
Bugün sessizleşmiş,
içinden “Yetemedim, olmadı galiba.” diyen
tüm babalar için yazıldı.
Belki bir gün anlarlar.
Belki de anlamazlar.
Ama şunu bil:
Korkudan, yokluktan,
“Evlatlarım açıkta kalmasın” diye
yapılan yanlışlar için
ömür boyu eğilmek zorunda değilsin.
Sevgi eksik değildi;
konuşulmazdı.
Baba olmak kusursuz olmak değildir.
Yıkıla yıkıla ayakta kalmaya çalışmaktır.
Bugün sana yargıç gibi baksalar da
kendini anlatmaya çalışma.
Sus.
Allah niyetine bakar.
Yüreğine bakar.
Ve vakti geldiğinde,
onlar olgunlaşınca,
seni en doğru yerden,
belki kendi çocuklarıyla
seni en sade hâlinle onlara anlatır.
Merhametle.
Hakkaniyetle.
Babanın yükünü hafifleten
o ilahi adaletle.
“Eğer bir dış etken sizi üzerse,
duyduğunuz acı o şeyin kendisinden değil,
sizin ona verdiğiniz değerden geliyordur;
onu her an ortadan kaldırma gücünüz vardır.”
— Marcus Aurelius
Dünya, verdiğim değer kadar var..!
Hayyam haklı:
“Ben varım diye var dünya;
ben yokum, o da yok…”