TamgaTürk dergimizin ilk sayısında "Tarih Dersi Niçin Sevilmez?" yazımla ben de yerimi aldım. Türk düşünce hayatında önemli bir yer edineceğiz bence. Dergimize abone olun, okuyun okutun dostlar.
TamgaTürk dergimizin ilk sayısında "Tarih Dersi Niçin Sevilmez?" yazımla ben de yerimi aldım. Türk düşünce hayatında önemli bir yer edineceğiz bence. Dergimize abone olun, okuyun okutun dostlar.
20'li yaşlarımın ortalarında tanıştığım Ahmet Telli hayatını kaybetti. "Ey tarih/Aç solgun yapraklı defterini/Ve kaydet/Dövüşenlerin hikâyesini" diyordun. Dövüşenlerin, ezilenlerin hikâyesini bir tarihçi olarak anlatmaya devam edeceğim. Ruhun şad olsun. #AhmetTelli
20'li yaşlarımın ortalarında tanıştığım Ahmet Telli hayatını kaybetti. "Ey tarih/Aç solgun yapraklı defterini/Ve kaydet/Dövüşenlerin hikâyesini" diyordun. Dövüşenlerin, ezilenlerin hikâyesini bir tarihçi olarak anlatmaya devam edeceğim. Ruhun şad olsun. #AhmetTelli
@bdincaslan1 Biter biter. Dergiler insanların eline ulaştıkça, sosyal medya hesaplarında paylaştıkça dergimize olan talep daha da fazla olacaktır. Hatta iddia ediyorum 2. sayı en az 3 bin satılacak. Diğer aya kadar da en az 1000 abonemiz olacak. Ben Temiz Türklere güveniyorum.
TamgaTürk dergimizin ilk sayısında "Tarih Dersi Niçin Sevilmez?" yazım hakkında ve tarih dersi üzerine birkaç kelam... İnsanın adı soyadı ve yazdığı yazı başkasının cümlelerinde geçince ayrı bir mutlu oluyor. Dergimiz güzel insanların elinde, yazdıklarımız aydınlık zihinlerde...
Uzun zamandır fiziki dergilere mesafeliydim, kitaplığıma çok azı girebiliyordu. Ancak @TamgaTurk ve @bdincaslan1 sayesinde bu alana ilgim tekrar arttı. Fakat bu ilgi, beraberinde tatlı bir derdi de getirdi; dolma kalemle not almaya ve önemli gördüğüm yerleri fosforlu kalemle çizmeye alışkın biri olarak, dergi kağıdında kurumayan mürekkep çilesi…
Okumaya, başlığını manidar bulduğum sondaki yazıdan başlayacağım: Salih Şenöz tarafından kaleme alınan "Tarih Dersi Niçin Sevilmez?". Tarih derslerini hep sevmişimdir ve hep sevildiğini düşünmüşümdür. Özellikle ortaokul ve lisede, fikirlerimizin yeni yeni şekillendiği o dönemde hocalarımızla yapılan sohbetler, düşünce dünyamızı da bir yandan inşa ediyordu.
Bu vesileyle fiziki yayın hayatında başarılar, yeni sayılar için kitaplığımda yerleri hazır.
Evet, sıra son yazarımızda. @Satuasde bir tarih öğretmeni, "tarih dersi neden sevilmez?" sorusunu ona sorduk ve bizim için yazdı. Herkes tarih meraklısı ama ders neden sevilmiyor?
Yıllık abone olmak için: https://t.co/Vr5o87G8UN
@bdincaslan1 X, facebook, ınstagram, whatsapp grupları hepsinde elimden geldiğince derginin duyurusunu yapıyorum. Belki 3-5 de olsa abonelige, satışa katkım olmuştur. Çorbada tuzumuz olsun yeter. Umarım ilerleyen sayılarda daha iyi aboneliğe, satışa ulaşırız. Varolsun TamgaTürk🇹🇷
@bdincaslan1 Ben en başından ilk sayı 2000 çıkar diye düşünüyordum ama 1100 çıkınca şaşırdım. Bizim kitlemiz bu kadar az değil, 2 bini rahat buluruz diye tahmin ettim. Neyse azcık geç olsun güzel olsun. Ben 2-3 sayı sonra en az 1000 abone ve en az 3 bin satış görüyorum. Birlikte başaracağız.
@bdincaslan1@Trodlabundin Ben de derginin ilk sayısına yazacağım "Tarih Dersi Niye Sevilmez?" yazım için bu saatlerde okuma yapıyorum. Kütüphanemdeki kitapları, makaleleri yıllar sonra yeniden okuyorum. Umarım nitelikli, kaliteli bir yazı ortaya çıkarırım.
Üniversitede “Sınıfı Yönetimi” adlı dersimiz vardı. Dersin hocası ideal ve iyi bir sınıf olarak Hababam Sınıfı’ndan örnek vermişti. Orada zengin, orta halli, fakir; tembel, vasat, çalışkan; haylaz, uysal öğrenciler vardı. Bir sınıfın böyle farklı kişilerden oluştuğunu ve ideal ortamın böyle bir topluluk olacağını söylemişti. Ortada bir sınıf varsa sınıf bilincinin de olması beklenir. Türk toplumunda en büyük eksikliklerden birisi de sınıf bilincinin son derece zayıf olmasıdır. Örgütlü bir halkın önündeki en büyük engellerden, demokrasimizin sakat ve sağlıksız olmasının temel sebeplerinden biri de budur.
İşçi sınıfını ele alalım. Çoğu sendikasız veya sarı sendikalara üye. Aynı şekilde memurların çoğu da sarı sendika üyesi. Durum genel olarak böyle. Tam burada muktedirlerin “böl, parçala, yönet” stratejilerinin devreye girdiğini unutmamak gerekir. Sınıf bilincine sahip örgütlü bir toplum olmaması en çok ülkeyi yönetenlerin işine gelir. “Bunları bir araya getirmemek için bir çare...” denilen nokta ve işin can alıcı kısmı tam da burada. Bir araya gelindiğinde ve sımsıkı bir yumruk olarak kenetlendiğinde bir halkın önünde kimse duramaz. Hal böyle olunca birkaç yüz yıl öncesinin Mahmut Han gibi yöneticileri veya 21. yüzyılın zorbaları geceleri yatağında rahat uyuyamaz. Yıllarca korkuttuğu, baskıladığı, sömürdüğü halkı bir anda sarayının önünde görünce telaşa kapılır. Dünyanın bazı ülkelerinde örneklerini gördüğümüz gibi.
Attila İlhan bir yazısında "Sistem çünkü yurttaştan nefret eder; çünkü yurttaş hakkını arayan, hesap soran bilinçli bir sosyal birimdir; Sistem'in hoşlandığı ve çoğalmaya çabaladığı tip, ahmak ve gösteriş budalası tüketici tipidir; Özal ve sonrası, öğretimden çalışma hayatına kadar her alanda, bu amaca yöneldi; Türkiye bütünüyle politikadan soğutuldu, ama özellikle işçi sınıfı ve gençlik yozlaştırıldı." diye yazar.
Toplumun üzerinden bir silindir gibi geçen Amerikancı 12 Eylül 1980 darbesi ve darbecileri de böyle bir toplum yaratmayı amaçlamışlardı. Ne yazık ki büyük ölçüde başarıldı. Bugün emperyalizm ve işbirlikçileri halkı yozlaştırmaya, uyuşturmaya, parçalamaya devam etmekte. Yugoslavya’nın bölünme sürecindekine benzeyen bir süreci yaşıyoruz. Yetmez ama evetçi liberal yavşakların yıllarca bunu “Ulusalcı Paranoya! Sevr Paranoyası!” diye adlandırdıklarını, mercimek kadar beyinleriyle cumhuriyetçilerle dalga geçtiklerini asla unutmadık.
Bu yazımı yazmaya başladıktan sonra Cumhuriyet Halk Partisi genel merkezine polis zoruyla girildiğini ve ardından gelişen üzücü olayları gördüm. Özgür Özel’in parti binasından çıkıp meclise yürüyüşüne tanık olduk. 24 Mayıs 2026’dan sonra bence Türkiye’de siyaset eskisi gibi olmayacak. Tam da örgütlü bir halk konusuna değinmişken televizyondaki haberlerde ve sosyal medyada hangi görüşten olursa olsun sağduyu ve vicdan sahibi milletimizin bu duruma ne kadar tepki verdiğine şahit olduk.
Hababam Sınıfı’ndan bahsetmiştim hatırlarsanız. Eserin sahibi Rıfat Ilgaz’dan alıntı yapmadan olmaz. Sarı Yazma kitabında Tek Parti dönemini eleştirirken “Öyle bir dönemdi ki, cezaevine yemek getiren kişi, bir ay kalıyordu içeride, derdini anlatana kadar.” Burada özellikle 1944 yılını kastediyor. O meşhur “3 Mayıs 1944” davası ve sonrasındaki yaşananların olduğu yıl. Yani dönemin devlet erkanı sadece Türkçülere değil solculara da epey sıkıntı yaratmıştı. Rıfat Ilgaz, kitabın ilerleyen sayfalarında “Beraat etmek, ne olursa olsun bir başarıydı. Özgürlüğe kavuşma savaşı, nerede olursa olsun eylemlerin en insancasıydı. Özgürlüğü yitirmekte bile kurtuluş umudu gizliydi. Direnenlerin gücü bu gizli umuttan geliyordu işte.” der.
Batı emperyalizmi ve onun içimizdeki yerli işbirlikçilerinin onlarca yıldır "böl, parçala, yönet" stratejisiyle yönettiği bir halk üzerine... Yaşar Kemal'den Rıfat Ilgaz'a, Attila İlhan'dan Özgür Özel'e uzanan bir yazı... (Umutsuzluğa yer yok!)
https://t.co/f48sm4X4IC
Başlarken Osmaniyeli Yaşar Kemal ile başladık. Bitirirken de onun hemşerisi, yaklaşık 20 yıla yakın bir dostluğumuz olan kıymetli abim Gürkan Haydar Kılıçarslan’ın o enfes yazılarından oluşan Güçsüzlüğün İktidarı kitabını adıma imzalarken yazdığı ve hep söylediği sözle bitireyim: “Umutsuzluğa yer yok!” @GurkanHaydar