Her halini anlatan;
Değersizleşir...
Herkese güvenen;
Yolda kalır...
Her sırrını açığa vuran;
Yalnızlaşır...
Her meziyetini ortaya döken;
Tükenir...
Her bildiğini söyleyen;
Cahil addedilir...
*
Farabi
KİMSE HATIRLAMAYACAK
1) Evinizin büyüklüğünü
2) Ne kadar meşgul olduğunuzu
3) Kaç saat çalıştığınızı
4) Kaç tane Gucci çantanız olduğunu
5) İş unvanınız
6) Lüks arabalarınız
7) Maaşınızı
8) Sosyal medya takipçilerinizi
9) Giydiğiniz markaları
İNSANLAR HATIRLAYACAK👇 👇
Bana katılmıyorsanız fikirlerinizi öğrenmek isterim:
Mezarlıkları gezerken düşünmeden edemiyorum…
Kimi diyarlarda bir taş yeter hatırlanmaya; toprağın üzerinde sessizce uzanan bir çim, rüzgârla konuşur. İnsan, geldiği toprağa yine toprağın sadeliğiyle döner.
Bizde ise mezarlar zamanla yükselir; mermerler üst üste eklenir, anıtlar yapılır. Sanki ayrılığın acısı, toprağın üzerine taşınarak hafifletilmeye çalışılır.
Oysa dinin bize öğrettiği, insanı saygıyla ve yeterli derinlikte toprağa emanet etmek değil midir? Kabri yükseltmek, mermeri çoğaltmak, ölüyü daha derine göndermiş olmaz. Toprağın altında olması gereken ölçü belliyken, toprağın üstünde yükselen her katman aslında yaşayanların tesellisidir.
Ölüm bize sadeliği öğretir. Zenginle fakiri, güçlüyle güçsüzü aynı toprağın sessizliğinde buluşturur.
Bazen düşünüyorum; acaba toprağın üstüne eklediğimiz her taş, ölümün bize vermek istediği o derin tevazu dersinden biraz daha uzaklaştırıyor mu bizi?
Belki de en güzel mezar, insanın yaratıldığı toprağa en yakın olandır. Bir taş, bir isim, bir dua… Fazlası değil.
Çünkü sonunda hatırlanacak olan mermerlerin yüksekliği değil, kalplerde bıraktığımız iyiliğin derinliğidir.
Neden mezarliklarimiza bile gökdelenler dikme eğilimindeyiz ki?
Yaşamın savurup gönderdiği, sevdiklerinde çok uzaklarda bir ülkede yoğun bakım doktorundan haber beklerken zaman duruyor.
İnsan orada bir kez daha hatırlıyor;
dünyanın bütün gürültüsü, bütün kavgaları, bütün hırsları
bir kalp atışının yanında ne kadar küçükmüş.
Annem yaşamla ölüm arasında sessizce savaşırken
ben hayatın gerçek sesini bir kez daha duydum:
Sevmek...
Geç kalmadan sarılmak.
Birinin yanında olduğunu hissettirmek.
Biz dünyayı değiştirmeye çalışırken
belki de asıl mesele,
bir insanın kalbinde iz bırakabilmek...
Çünkü sonunda herkes susacak…
Ama bir annenin duası,
bir evladın sevgisi
ve zamanında söylenmiş “seni seviyorum”
kalacak.
Hayatını kaybeden İlber Ortaylı’nın geçmişteki sözleri:
“Türk vatandaşlığı, çile çekmiş, tarih yaşamış bir milletin vatandaşlığıdır.
Çok ağır bir şeydir, bunun bir bedeli vardır, bir imtihanı vardır.
Öyle herkes Türk vatandaşı olamaz, olmamalı!”
Anne karnındaki bebeğin MR görüntüsü... İnsanoğlunun bu karanlık ve dar ortamda aylarını geçirdikten sonra; Dünyalara sığmaması, kendini sonsuz-tükenmez güç sahibi zannetmesi eksiksiz ve hayal kırıklığına mahkum bir trajedidir.