Cemil Bayık’ı Kurtaran Tesadüfler!
“Akşam üzeri kapının zili çalındı. Kapıyı açmaya giden İbrahim Aydın, Cemil Bayık ile birlikte içeri girdi. Hâl hatır sorma faslından sonra Cemil, kendi durumunu izah etti: ‘Elazığ’da yapılan geniş çaplı operasyonda ben de gözaltına alındım, bizi Bin Sekiz Yüz Evler denilen yere götürdüler, üstümü aradılar, mark buldular, “Bunları nereden getirdin?” diye sordular, ben de “Babam Almanya’da çalışıyor, bana yolladı.” dedim. Uzun saçlarıma baktılar, üstüme başıma göz attılar, kafalarına bir şey yatmamış olacak ki beni serbest bıraktılar.’ dedi.
Cemil Bayık’ın 1979 yılı Mayıs ayında Elazığ’da gözaltına alınması ve serbest bırakılması tarihe “tesadüfi” olarak geçti.
1979 yılı Kasım ayında Urfa’da PKK Merkez Komitesinin bir toplantısı yapılır. Bu toplantıda Kürdistan’da silahlı mücadeleyi koordine edecek ve yürütecek bir askerî örgüt oluşturma kararı alınır. Örgütün komuta kademesinin kimlerden oluşacağı konusu karara bağlanır. Alınan bütün kararlar tutanaklara geçirilir, toplantı bitince alınan kararların tutanakları Cemil Bayık ile Duran Kalkan’da kalır. İki araba temin edilir, bir arabanın çamurluğunun altına toplantının belgeleri yerleştirilir.
Gerekli hazırlıklar tamamlanınca Cemil Bayık ile Duran Kalkan, Urfa’dan Mardin’e gidileceğini, iki arabanın hazır olduğunu, ilk arabaya Cemil Bay��k ile Duran Kalkan ve bir de şoförleri binecek, bu araba önde gidecek, yolu kontrol edecek, herhangi bir tehlike karşısında dörtlü sinyal verecek ve ikinci araba geri dönecekti.
Belgelerin bulunduğu arabaya PKK Merkez Komite Üyesi Mazlum Doğan, PKK Merkez Komite Üyesi Yıldırım Merkit, PKK Merkezî Basın Kurulu Üyesi Aysel Çürükkaya ve şoför Hacı binecekti. Mazlum Doğan, İbrahim Şenol; Yıldırım Merkit, Kadir Merkit; Aysel Çürükkaya, Ayşe Öztürk sahte kimliğini kullanıyordu.
Birinci araba Mardin istikametine doğru yola çıktı, ikinci araba onu izliyordu. Mardin-Urfa arasında trafik polisleri, ikinci arabanın önünü kesti, birinci arabadakiler sinyal vermeden geçip gitmişlerdi. Kuşkulu gözlerle ikinci arabanın içindekilere bakan, sorular soran trafik polisleri, arabada arama yapınca, çamurlukların altındaki belgeleri gördüklerinde, siyasi polisler olay yerine gelmişti. Bileklerine kelepçeler vurulan Mazlum Doğan, Yıldırım Merkit, Aysel Çürükkaya ve şoför Hacı (72), Urfa Emniyet Müdürlüğüne götürülmüştü.
Buradan Diyarbakır’a sevk edilerek tutuklanmışlardı.
Cemil Bayık ile Duran Kalkan’ın içinde bulunduğu arabanın sinyal vermeden geçmesi, Mazlum Doğan ve arkadaşlarının bulunduğu arabanın durdurulması da PKK’nın resmî tarihine “tesadüfi” bir olay olarak yazılacaktı.”
Susmak Ölmektir
M. Selim Çürükkaya
Apocu hareket de o bir gelenek.
Diyarbakır cezaevinde itirafçı olan Mecid Gümüş, Bekaa’da yönetici oluyor, Efsane direnişçiler Sakine Cansız, Fuat Çavgun soruşturmalık. Antep Cezaevinde itirafçı olan Abdurrahman Kayışlı, direnişçi Mehmet Şener’i soruşturmaya alıyordu.
“Apo, yakalandığında uçakta Türklere, ‘Bana görev verirseniz hizmet etmeye hazırım.’ dedi. Onlar da bu talebi kabul ettiler. Apo’nun temel stratejisi idamdan kurtulmaktı. Nitekim kendisinin de söylediği gibi, ‘Benim yaşamam her şeyin önündedir.’ Bu nedenle idamdan kurtulmak için devletin istediği her şeyi yapmaya hazırdı.
Bugün de idam cezası yeniden yürürlüğe konulup kendisine, ‘Seni idam ederiz.’ dense, yaşamak uğruna yalnızca beş bin değil, elli bin gerillayı bile gözünü kırpmadan feda eder.
Bana göre devletle oturup bir anlaşma yapması söz konusu değildir. Ona, ‘Bize hizmet edeceksin.’ denmiştir. Apo’nun yaptığı da budur. Devletle uyum içinde hareket ederek devletin, Kemalizmin ve ordunun propagandasını yapmaktadır.
Apo’nun temel konsepti, örgütü İmralı’dan kontrol etmek ve yönetmektir. Bunun dışında başka bir konsepti yoktur.”
— Dr. Süleyman (Sait Çürükkaya)
Bu vahşeti barbar moğollar yapmaz!
İŞKENCECİBAŞI KARAYILAN
Mağaranın içi loştu. Hava, ağır barut ve kan kokusuyla doluydu. İnfaz timi sırtlanlar gibi yerlerini almıştı. Önde Murat Karayılan. Soğuk, küstah, zalim bakışları duvarlara çarpıyordu. Yanında iri yarı Korkmaz, kısa boylu minyon Elif , siren sesli Suryaz, Sultan, Selcan… Ve Devrim. Elinde video kamerası vardı; her şeyi yakından kaydediyordu, sonradan “kontr-gerilla” programlarında “düşman infazı” diye gösterilmek üzere.
Yerde üç beden uzanıyordu. Hareketsiz. Başları dağılmış, kanları kurumaya yüz tutmuştu. Az önce kamptan gelen silah sesleri onların sonu olmuştu. Duvara yaslanmış iki kişi daha ayaktaydı. Yüzleri bize dönüktü ama karanlıkta net seçilmiyordu. Cellatlar dipçiklerle vuruyor, bağırıyorlardı:
“Az sonra sizin de sonunuz böyle olacak.”
Yalvarışlar yükseliyordu. Hıçkırıklar, iniltiler…
“Ajan değiliz… Devrim aşkına geldik… Serok adına yemin ettik!” diyorlardı.
Tepiniyor, ağlıyor, yere kapanıyorlardı. Acımasız dipçik darbeleriyle susturuluyorlardı.
Karayılan sabırsızlandı. Hiddetle fırladı yerinden. Elinde ne olduğu belirsiz bir şey vardı; belki bıçak, belki demir parçası. Yan taraftakinin yüzüne sapladı. Uzun, iç çekişli bir acı çığlığı yükseldi vadide. Ceylan yavrularının avcıya yakalandığındaki gibi keskin, yürek parçalayan… Toprak bile ürperdi.
Sonra Cemal belindeki silahını çekti. Soldakinin başına dayadı namluyu. Tek kurşun… Bir can daha halkın yüreğinden kopup sonsuzluğa gitti.
Sessizlik.
Şimdi geriye bir kişi kalmıştı.
On iki yaşında… Zorunlu askerlik yasasıyla köyünden, evinden koparılmıştı. Küçülmüş bedeniyle, kanlı gözleriyle cellatlarına bakıyordu. Titriyordu; kuş yavrusu gibi. Fısıltıyla yalvarıyordu:
“Ben hain değilim… Ben ajan değilim. Ben burada büyüdüm. Beni on iki yaşındayken evden kopardınız, zorunlu askerlik dediniz. Ülke aşkıyla geldim.”
Nefesleri hırıltılıydı. Gözlerini güçlükle açıyordu. Yalvarışı devam etti:
“Hiç olmazsa ajan olarak değil, özgürlük savaşçısı olarak öleyim. Bana bu şansı verin! Saatli bomba bağlayın sırtıma, düşman garnizonuna gönderin. Göreceksiniz, patlatırım hepsini!”
Timdekiler çirkin kahkahalar attı:
“Ajanlara bu zevki tattırmayacağız!”
Korkmaz, Elif ve Selcan süngülerini indirdi. Rastgele bacaklarına, baldırlarına sapladılar. Kıyafetler yırtıldı, etler sarktı. Çocuk sendeledi, diz çöktü, dirseklerine dayandı. Kanlı et parçaları kıyafetlerinden sarkıyordu. Elleriyle tutunacak bir şey arıyordu.
Cemal duvara yaslanmış, soğuk bakışlarıyla izliyordu. Zaman durmuştu. Anı ha bire uzatıyordu.
“Son şansını kullan,” dedi tehditkâr sesiyle. “Ajan olduğunu kabul et.”
Çocuk başını eğdi. Umutsuzca yere baktı. Gözleriyle kaçış yolu arıyordu. Sonra başını kaldırdı; kararlı bir sesle:
“Ben ajan majan değilim!”
İnsanlık onurunun son kalesi…
İçimde bir sevinç kıvılcımı yandı o an ama hemen söndü.
Cemal silahını çekti. Namlu çocuğa döndü. Ama başına değil; diz kapaklarına. Mermiler yağıyordu. Acıyı uzatmak içindi. Çocuk yere yığıldı. Ağlaması kesildi; belki de acıyı içselleştirmişti. Hâlâ nefes alıyor, inliyordu.
Sonra diğerleri devreye girdi. Korkmaz, Suryaz ve Elif var güçleriyle süngülediler. Yüzüstü yatmış bedene saplıyorlardı. Süngüler kalbine, ciğerine girip çıkıyordu. Elleri son bir çabayla toprağı tırmalıyordu.
Sonra eller düştü.
Başı kendi kanına gömüldü.
Hareket bitti.
Timdekiler cesetleri ayaklarından sürükledi. Yirmi adım ötede kazılmış bir sığınağa paldır küldür attılar. Kapağı kapattılar. Kuru toprağı genişçe serpip izleri sildiler. Kimse görmedi, kimse konuşmadı.
“Heval” anonimliğinde unutulacaktı.
Ben mağaranın gölgesinde titriyordum. Gözlerim yuvalarından fırlamış gibiydi. Kuş yavrusu gibi sarsılıyordum. Yardım edemiyordum.
Çığlıklar hâlâ yankılanıyor vadide.
On iki yaşındaki çocuğun yalvarışı:
“Ben hain değilim.”
M. Nini Şener.
Bu isimleri ezber edin. Bu isimleri tek tek okuyun.
• Mehmet Halit Oral (9 Ekim 1998, Maraş Cezaevi)
• Mehmet Gül (19 Ekim 1998, Manisa Cezaevi; 27 Ekim 1998’de öldü)
• Bülent Bayram (21 Ekim 1998, Adıyaman Cezaevi)
• Ali Aydın (21 Ekim 1998, Bartın Cezaevi)
• Hasan İsa Hasan (22 Ekim 1998, Qamişlo; 25 Ekim 1998’de öldü)
• Selamet Menteş (23 Ekim 1998, Midyat Cezaevi)
• Aynur Artan (Rotinda) (23 Ekim 1998, Midyat Cezaevi)
• Mirza Sevimli (Mirze Sevimli) (26 Ekim 1998, Erzurum Cezaevi)
• Berzan Öztürk (Murat) (1 Kasım 1998, Almanya Stammheim Cezaevi; 4 Ocak 1999’da öldü)
• Mehmet Aydın (13 Kasım 1998, Çanakkale Cezaevi)
• Erdal Çeçen (Erdal Çeken) (14 Kasım 1998, Midyat Cezaevi)
• Kadri İlhan (16 Kasım 1998, Siirt Cezaevi)
• Adnan Karataş (17 Kasım 1998, Mardin Cezaevi)
• Ahmet Yıldırım (Tayhan) (17 Kasım 1998, Moskova)
• Remzi Akkuş (Jêhat) (17 Kasım 1998, Moskova)
• Emrullah Damlacı (Seyîd Bayram) (18 Kasım 1998, Dêrik)
• Cemil Özalp (27 Kasım 1998, Amed)
• Mirza Çubukçu (27 Kasım 1998, Batman — ölüm orucu sonrası)
• Yavuz Güzel (30 Kasım 1998, Bartın Cezaevi)
• Hatice Falay (13 Aralık 1998, İstanbul Bağcılar)
• Taylan Özgür Kahraman (21 Aralık 1998, Almanya)
• Kahraman Denli (16 Şubat 1999, Amed; 10 gün sonra öldü)
• Serpil Polat (17 Şubat 1999, Sakarya Cezaevi)
• Murat Yeşilgöz (8 Ağustos 1999, Amasya Cezaevi)
• Hükmiye Seyhan (Ruken Beritan) (23 Aralık 1999, Rusya)
• Mahmut Yener (22 Haziran 2000, Amed; 8 Temmuz’da öldü)
• Nesrin Teke (9 Temmuz 2000, Amed)
• Esen Aslan (3 Ağustos 2000, İzmir)
• Fatoş Sağlamgöz (Sema) (11 Kasım 2003, Göteborg, İsveç)
• Erdoğan Kahraman (Yekta) (28 Mart 2004, Qamişlo)
• Serdar Arı (25 Ekim 2005, İzmir)
• Aynur Yaşlı (30 Mart 2006, Antalya)
• Leyla Wali Hasan (Viyan Soran) (1 Şubat 2006, Heftanîn)
• Veysi Kaya (28 Şubat 2006, Adana)
• Elefteriya Fortulaki (24 Mart 2006, Atina, Yunanistan)
• Ve daha sonraki yıllarda: Ebu Müslüm Doğan, Mustafa Malçok, Evrim Demir, Fırat İzgin, Mehmet Şerif Sakalı, Mehmet Yalçın, Serdal Yektaş, Abdulkadir Atilla, Mahsun Özen, Hadika Doğru (Hêvîdar Serhed), Nazelin Korkut, Ümit Acar, Zülküf Gezen, Uğur Şakar, Ayten Beçet, Zehra Sağlam, Medya Çınar, Yonca Akıcı, Siraç Yüksek, Mahsum Pamay
Bu isimlerin hepsi Apo için bedenlerini yaktılar. Apo için canlarını verdiler.
Apo ne yaptı peki?
“Benim annem de Türk, size hizmet etmeye hazırım” diyerek Kürd tarihinin en büyük ihanetini yaptı.
Asker analarından özür diledi, çocukken öldürdüğü yılanlardan özür diledi. Tek bir gün Kürdün anasını aklına getirmedi.
Apocu tarikatın baş müritleri ne diyor? Peyamberimizle AKP arasında İmralı dinlenme tesislerin de imzalanan yada mutabakata varılan belge ile AKP'nin basına sızdırıdığı anlaşma arasında fark var diyor. De buyrun! İmralıdaki Dehaq ile AKP arasında nasıl bir mutabakat sağlanmış,AKP bunu nasıl manüpüle ediyor açıklayın. Orjinal belgeleri yayınlayın. Sahtekar ikiyüzlü müridler sizi! AKP sizden kat kat şerefli ve namusludur. Hiç olmazda kendi seçmenine bu konuda yalan söylemiyor.