Acele arzunun dilidir; güven ise imanın. Bu nedenle hakiki iman, "Ne zaman olacak?" diye sormayı bırakıp, "Vakti geldiğinde zaten olacaktır." diyebilmektir. Duanın kabulü de bu farkındalıktan sonradır.
İnsan, hayatı boyunca birçok kapıdan geçer. Bazı kapılar bilgi verir, bazıları tecrübe kazandırır, bazıları ise acıyla olgunlaştırır. Fakat en önemli kapı, insanın kendi içine açılan kapıdır. Çünkü o kapı açıldığında, dışarıdaki bütün yolların anlamı değişir. Artık insan, dünyaya eski gözleriyle bakmaz. Aynı olayları yaşar ama farklı görür; aynı insanların arasında yürür ama farklı anlar. Çünkü değişen dünya değildir. Değişen, dünyaya bakan bilinçtir.
Haksızlığa uğruyorsan önce El-Hakk'ı hatırla. Çünkü hakikatin sahibi Allah'tır. İnsanlar yalan söyleyebilir, iftira atabilir, suçlayabilir; ama gerçeği değiştiremezler. Sonra El-Adl'i hatırla. Çünkü adalet bazen mahkemelerde değil, zamanın içinde tecelli eder. Sonra El-Kebîrü'l-Müteâl'i hatırla. Çünkü seni ezen olay, Allah'ın büyüklüğü yanında küçüktür. Sonra El-Halîm'i hatırla. Çünkü her cevap hemen verilmez. Son olarak El-Vekîl'i hatırla. Çünkü bazı davaları Allah'a bırakmak da bir mücadele biçimidir. İnsanların hükmü geçicidir; El-Hakk'ın hükmü ise kalıcıdır.
İnsanın değeri sahip olduklarıyla değil, sahip olmak için nelerden vazgeçmediğiyle ölçülür. Bazıları para kaybeder, bazıları makam kaybeder. Ama en büyük kayıp, insanın kendisini kaybetmesidir. Bu yüzden mesele ne kazandığın değil, ne uğruna kazandığındır.
Tarih; babasını kaybetti. Tarihçilik, yetim kaldı. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun. Yakınlarına ve sevdiklerine sabırlar diliyorum🤲😔 #ilberortaylı#tarih
Rahman ve Rahim. Bu iki isim sıradan merhamet kelimeleri değildir. İnsan merhamet eder; acır, affeder, yumuşar. Fakat insanın merhameti sınırlıdır, şartlara bağlıdır, yorulur ve tükenir. Rahman ve Rahim ise tükenmeyen bir kaynağın iki ayrı yönünü anlatır. Çünkü Kur’an’ın kapısı bu iki isimle açılır. “Bismillahirrahmanirrahim.” Bu, sadece bir başlangıç cümlesi değil; varlığın hangi hakikat üzerine kurulduğunu bildiren bir ilan gibidir. Rahman, merhametin kaynağıdır. Rahîm ise merhametin kalpte hissedilen yakınlığıdır. Biri varlığı kuşatan sonsuzluk, diğeri kula dokunan inceliktir. Bu yüzden âlimler şöyle demiştir: Rahmaniyet varoluşu verir, Rahimiyet yön verir. Güneşin herkese doğması Rahman’dır; o ışıkla yolunu bulman Rahim’dir.
Razı olmak boyun eğmek değildir. Razı olmak vazgeçmek değildir. Razı olmak olması gerekenin zaten olduğunu kalbinle görmektir. Kalp aşka razı olursa, sevmek korkudan arınır. Kalp ölüme razı olursa, yaşamak aceleden kurtulur. Kalp yalnızlığa razı olursa, insan kimseye yük olmaz.
İyi olmak kalbi diri tutar, insana huzur verir. Adil olmak ise aklı diri tutar, insanın daha sonra yaşayacağı pişmanlıkları azaltır. Bu ikisi için hangi zamanda hangisinin öne geçeceğini fark edebilmek, asıl olgunluk budur. İyiliğin, kötülüğün, sevginin, merhametinin, her şeyi sonlandıran adaletin zamanını bilen zaten ariflerden biri olur, o Musa'nın hocası Hızır Aleyhisselam gibi bir şeydir. Nerede ne yapacağını bilen zaten işi bitirmiş, hayatın, zamanın sırrına ermiş, kaderle birlikte gitmiştir.
Dua dilin, zikir kalbin, aşk ise ruhun O'na dönüşüdür. Zikir evet kalbi uyandırır, dua insanın yolunu açar, aşk ise insanı her zaman O’na ulaştırır. Dua ile istersin, zikirle yakınlaşırsın, aşkla O’nda kaybolursun çünkü. Bu üçünü aynı zamanda bildiğinde işte arif oluyorsun.
Mücerreptir:
"Hak kadar had de bilinmelidir.
Haddini bilmeyen hakkını da kaybeder.
'Hak' ile 'had' arasındaki makûl nisbete 'hürmet'
yani 'sınırını bilmek' denir.
Sınır kayboldu mu muhabbet de kaybolur;
ya menfaate
ya tahammüle
ya da riyaya dönüşür;
en nihayet de düşmanlığa."
'Aslan gibi' olmak istiyorsan, aslanlar ile düşüp kalkmalısın;
çakallarla düşüp kalkanın 'aslan gibi' davrandığı hiç görülmemiştir.
Ne demiştik:
"Hayattaki seviyenizi, birlikte yürüdüğünüz insanların seviyesi belirler;
zîrâ 'hem-hâl' olduklarınızla 'bir-hâl' olursunuz."
Mutlaka bir sırrı var bunun Dostlar. Ayakları yerden keseni arıyor herkes. Halbuki ayakları yere basanı da makbul. Kartal kadar heybetli ama kelebek kadar güzel ve narin. Halil Cibran’ın uyardığı gibi, “hissetmeden söylenen ile hissedip de söylenmeyen” arasında kalmamış. Sabretmiş, emek vermiş olandan. Zamanlaması doğru ve zamanı hiç geçmeyecek, eskimeyecek cinsten. “Sadece benim olsun” diyenden değil “hep mutlu olsun” diyebilenden. Karşılık bekleyen değil karşılıksız olandan. Belki de “en çok ben mutlu edeceğim” diyebilenden. Cümleleri “belki” diye başlamayandan. “O olmazsa bu olsun” değil, “nasibim o olsun” diye dua edenden. Marazdan değil umuttan beslenenden.
Daha da sayarım Dostlar. Var elbette bir sırrı. Yaradan kalbi kadar vermiş herkese. Herşey nasip kadardır. Ondan ötesi yok zaten. #paylasmasakolmazdi #emrealkin
"Gönül sırdır" dermiş eskiler. Olur olmaz herkesle her şeyin paylaşılamayacağına dair bir şifre sanki. Çünkü insanoğlu ayıp arar, kusur arar. Senin üzüntün onun neşesi olur. Gönül ancak güzel görene, güzel konuşana, güzel saklayana açılır. Onlara da ehl-i muhabbet denir.
Yağız G.
Yüce Türk Milletine
7 Ekim 2025 günü TBMM’de ortaya çıkan “Bölücü Kalkışma” için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığını görevini yapmaya çağırıyoruz.
Türk Milletinin iradesinin tecelli ettiği gazi mecliste “biji serok apo” sloganı atanlar, bu olaya fırsat verenler hakkında hukuki işlemler vakit geçirilmeden başlatılmalıdır.
Bu ihanet girişimine göz yuman, sessiz kalan TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve müdahale etmekten imtina eden tüm görevliler hakkında soruşturma açılmalı, sorumluların tamamı görevden el çektirilmelidir.
Meclis’ te yaşanan bu rezalet kadar Dem Parti grup başkanvekilinin Türkiye’mizin bir bölümünden “Kürdistan” diye bahsetmesi TBMM’ye ve Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okumaktır.
TBMM İç Tüzüğü’ ne aykırı olarak kurulan, yaşanan olaylara zemin hazırlayan hukuksuz komisyon derhal açıklama yaparak faaliyetini sonlandırmalıdır.
Aksi halde üye veren partiler komisyondan çekilmeli, TBMM’de grubu bulunan ve temsil edilenler başta olmak üzere tüm siyasi partiler görüşlerini açıklamalıdır.
Türk Milleti adına yargının mahkûm ettiği kişiler çözüm ortağı yapılamaz, katillerin ayağına Türk Milletinin iradesi gönderilemez.
Hainleri bölücüleri ve onları cesaretlendiren, şımartan siyasetçileri uyarıyoruz:
Türk Milletinin sabrının sınırlarını zorlamakta ısrar etmekten vazgeçin.
MİLLÎ EGEMENLİK PLATFORMU
Hicap derdi eskiler. Hicap, utanmaktır.
Kelimenin kökünde Arapça hcb “perde” anlamı vardır. Mahcubiyet de aynı köktendir.
Eskiden insan olmanın ölçüsüydü.
Bu yüzden birçok kadim gelenekte aynı anlayış vardır: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap.”
Herkesle iyi geçinmeye çalışanın bir duruş olmaz.
Bazı insanlarla küçülmemeli,
bazıları ile görüşülmemeli,
bazılarıyla zorlanmamalı ..
Bu video da sonuna kadar izlenmeli :-)
@serhatyabanci#serhatyabanci
"Ama benim kalbim temiz"
Ağzına geleni söyleyeceksin.
Hak yiyeceksin,
Dedikodu yapacaksın,
Kalp kıracaksın,
Acıtırca eleştireceksin,
Küseceksin,
Darılacaksın,
Kibrine,egona yenileceksin
Sonra diyeceksin ki;
"Benim kalbim temiz".
Unutma;
Kalp te ne varsa dile o gelir.
Türk ve Türklük tartışması” başlığı altında okuması yazması kıt olanlardan birisi “ben Türkiyeliyim ama Kürd’üm” demek istemiş. Ne derseniz deyiniz, bununla birlikte kendisine aynı şekilde “ben Türkiyeli değilim, Türk’üm” diyen birine (Erhan Afyoncu’ya) hakaret ediyor. “Memleketin adı gerçekten Türkler tarafından kondu” dersem yanlış olur. Tarihçilerin kaynaklarda belirttiği üzere “Turkiya” ya da “Turkmenya” gibi isimleri Küçük Asya’yı çok iyi tanıyan, burada ticaret yapan Cenevizli ve Venedikli tüccar aileler koydu. Bütün orta zaman Alman seyyahları “Turkei, Türkenland” veya Fransızlar “Turquie” derlerdi. 16. asırda İngilizce seyahatname kaleme alan Nicolas de Nicolay ise “Turkie” diyor, dikkat ederseniz bizim bugünkü söyleyişimize oldukça yakın... Biz bu memlekete, Roma İmparatorluğu döneminden dolayı “İklim-i Rûm” diyorduk. Tabii, “Türk İmparatorluğu” ve “Turkiya” adları o asırlardan itibaren ölümsüz olarak yaşamaya başladı.
Zaten bir yerde coğrafyaya ad konmak istendiğinde ya hâkim milletin başkentinin, ya doğduğu kabilenin veya kurulduğu şehrin adını taşır, yahut çok az örnekte görüldüğü gibi Türklerin Roma hâkimiyeti nazariyesiyle ilgili bir isim olur. Osmanlı, kozmopolit bir dünya imparatorluğudur. Zamanla, çoğu Müslüman ülkede olduğu gibi, hanedanın kurucusunun ismi devletin adı olarak benimsendi. “Devlet-i Aliyye”nin tebaasına “Osmanlı” denmesi ise 19. yüzyılın bir denemesidir.
Milli Savunma Üniversitesi rektörü Prof. Erhan Afyoncu’nun “Türklük-Türkiyelilik” üzerine sosyal medyada ve TV programında yaptığı açıklamalar doğrudur. Herkesin altına imza atması gerekir. Bir kişinin, kendi “destructive” milliyetçiliği için böyle bir hücum yapması son derece yanlıştır. Ümit ederim ki o partide ve o gruptaki insanlar bu izaha katılmıyorlardır. Çünkü bu her şeyi bilen zat(!) maalesef saldırgan ve klişelere yüklenen bir tavır içindedir.
Erhan Afyoncu, gazete okur gibi, Osmanlıca denen Arap harfli eski asırlara ait kaynakları rahatlıkla okur. Yazdığı eserlerde kronolojik bilgide hata yoktur. Çok üretkendir. Millî Savunma Üniversitesi’nde başarılı çalışmaları görüldü. Askeri kanatla iyi ilişkiler kurarak donanımlı subay yetiştirilmesi için büyük emek sarfetmektedir. Bu sonuncusu da önemli bir meziyettir.