San Diego İslami Merkezine, Camiye Silahlı Terör Saldırısı Düzenlendi: 3 şehit
Saldırıyı 17 yaşındaki Cain Clark ve 18 yaşındaki Caleb Vazquez yaptı. Silahla intihar ettiler.
Caminin güvenlik görevlisi Amin Abdullah silahlı saldırganların çocuklara ulaşmasını engellerken Şehit edildi.
🔺Amin Abdullah'ın 5 Mayıs'taki Facebook paylaşımı:
"Başarı nedir? Birçok insan için başarı maddi istikrar, iyi bir itibar, güzellik vb. şeylerdir.
Beni ilgilendirirse! Vallahi, sonra da Vallahi.
Bu, doğumda bana emanet ettiği o saf ruhla, Yaratanımız Allah'a geri dönmektir.
Allahu teala'nın meleklerinin şöyle demesi: 'Korkma ve üzülme, ama En Bağışlayıcı ve En Merhametli olanın sana vaat ettiği Cennet müjdesini al'".
Allahu teala bize Hüsn-ül Hatime lütfetsin, Amin🤲"
One of the final handwritten notes by Iran's martyr Major General Abdolrahim Mousavi reads:
“The world is a bad place, because even if you gain it all, you gain nothing.
But this is also the beauty of the world: even if you lose it all, you have lost nothing.”
-Trump, “Bu gece bir medeniyet yok olacak” demişti.
-Gerçekten de öyle oldu: Yok olan, ABD ve İsrail’in yenilmezlik efsanesi oldu.
-Bu algının yıkılması, ABD ve İsrail’in temsil ettiği medeniyet iddiasının yok oluş sürecinin ilk ve tarihî adımı oldu.
KESİNLİKLE OKUMALISINIZ
Amerika’nın muhtelif üniversitelerinde görev yapan matematik profesörü Jeffrey Lang, İslam’a giriş hikâyesini yazdığı “Melekler Soruncaya Kadar” (Even Angels Ask: A Journey to Islam in America) isimli eserinde, derin felsefî düşünceler ile ruhani duygular arasında ilk namazını şöyle dile getiriyor:
“Müslüman olduğum gün, cami imamı bana namazın kılınışını açıklayan bir kitap verdi. Ancak Müslüman talebelerin buna dair endişelerini gördüm. Bana, ‘Acele etme, rahat ol, zamanla yavaş yavaş yaparsın’ dediler.
Ben de kendi kendime, ‘Namaz bu kadar zor mu?’ dedim ve talebeleri duymazlıktan gelerek hemen, vaktinde beş vakit namaz kılmaya karar verdim.
O gece loş ve küçük odama çekilerek kitaptan abdest ve namaz hareketlerinin alıştırmalarını yaptım. Namazda okunacak bazı surelerin Arapça okunuşlarıyla İngilizce anlamlarını ezberlemeye çalıştım. Bu çalışmalar saatlerce devam etti.
İlk namaz denemesi için kendime güven gelince yatsı namazını kılmaya karar verdim. Vakit gece yarısıydı. Kitabı alıp banyoya girdim. Kitabı açarak, mutfakta ilk yemek denemesini yapan bir aşçı gibi, kitaptaki talimatları dikkat ve incelikle bir bir uyguladım.
Abdest bitince odanın ortasında durup, kapı ve pencerelerin kilitli ve kapalı olduğundan emin olduktan sonra kıble olarak bildiğim tarafa yöneldim. Derin bir nefes aldım ve ellerimi kaldırarak alçak bir sesle: ‘Allahu Ekber’ dedim.
Kimsenin beni işitmemesini ve görmemesini umuyordum. Yavaş yavaş Fatiha Suresi ile kısa bir sureyi Arapça olarak okudum. Öyle zannediyorum ki herhangi bir Arap beni dinlemiş olsaydı, benim okumamdan pek bir şey anlamayacaktı.
İkinci bir tekbir alarak rükûya gittim. Rükûda biraz tedirginlik hissettim; çünkü hayatımda hiç kimseye eğilmemiştim. Odada yalnız olduğumu hatırlayınca sevindim.
‘Sübhâne Rabbiyel Azîm’ dediğimde kalbimin hızla çarptığını hissettim.
Tekrar tekbir getirerek doğruldum ve artık secdeye varma zamanı gelmişti. Secdeye varmak üzere ellerimi ve dizlerimi yere koyunca dona kaldım. Secdeye gidemiyordum.
Efendisinin önünde başını yere koyan bir köle gibi, yüzümü ve burnumu yere koyup kendimi zillet sandığım bir duruma düşüremiyordum. Üstelik bacaklarım da katlanamıyordu. Utandım; gülünç duruma düştüğümü zannettim.
Bu durumda beni gören arkadaş ve tanıdıklarımın önünde acınacak ve alay edilecek hâlimi düşündüm. Arkadaşlarımın kahkahalarını duyar gibi oluyordum.
‘San Francisco’da Araplar çarptı, bu hâle düştü’ gibi sözler sarf edeceklerini tahayyül ederek zavallı bir duruma düştüğümü hissettim.
Bir müddet tereddüt ettikten sonra derin bir nefes aldım, başımı seccadeye koydum. Zihnimdeki bütün düşünceleri attım, dikkatimi dağıtacak hiçbir düşünceye yer vermeden ikinci secdeye de vardım.
Bu esnada kendi kendime, ‘Daha önümde üç tur daha var’ diye düşündüm ve kararlıydım: ‘Neye mal olursa olsun bu namazı tamamlayacağım.’
Kalan rekâtlarda işler gittikçe daha da kolaylaşıyordu.
Son secdede tam bir sükûnet hissettim. Nihayet teşehhütten sonra selam verdim.
Selamdan sonra bulunduğum yerde, olduğum gibi kaldım. Geriye dönüp nefsimle giriştiğim savaşı aklımdan geçirdim. Bir savaştan çıktığımı hissettim.
Sonra başımı önüme eğerek mahcup bir şekilde: ‘Allah’ım, geri zekâlılığımdan ve tekebbürümden dolayı beni bağışla. Uzak bir yerden geldim ve daha önümde kat edilecek uzun bir yol var’ diye dua ettim.
Bu esnada daha önce hiç yaşamadığım bir şeyi hissettim. Bunu kelimelerle ifade etmek mümkün değil.
Vücudumu, kalbimin bir noktasından çıktığını hissettiğim ve anlatmaktan aciz kaldığım bir dalga kapladı. Soğuk gibiydi. İlk etapta irkildim.
Vücuduma olan etkisinden ziyade, garip bir şekilde duygularımı etkiledi ve görünür bir rahmetin varlığını hissettim. Bu rahmet sonra içime nüfuz ederek içimde kaynamaya başladı.
Sonra sebebini bilmeden ağlamaya başladım. Ağlamam artıp gözyaşlarım aktıkça, rahmet ve lütuftan gelen harika bir gücün beni kucakladığını hissettim.
Günahkâr olmama rağmen, günahlarımdan ya da utanç ve sevinçten dolayı ağlamıyordum. Sanki büyük bir set açılmış ve içimdeki korku ile keder sel olup gidiyordu.
Bu satırları yazarken kendi kendime diyordum ki: ‘Allah’ın rahmet ve mağfireti sadece günahları affetmiyor; aynı zamanda bir şifa ve bir sekînedir.’
Uzun bir süre başım eğik bir şekilde, öylece diz üstü kaldım.
Ağlamam durunca, yaşadığım tecrübeyi akıl ile izah etmenin mümkün olmadığını anladım. Bu esnada idrak ettiğim en önemli husus ise benim Allah’a ve namaza şiddetle muhtaç olduğum gerçeği oldu.
Yerimden kalkmadan önce de şu duayı yaptım:
‘Allah’ım, bir daha küfre girmeye cüret edersem beni, o küfre girmeden önce öldür ve bu hayattan kurtar. Hatasız ve eksiksiz yaşamanın çok zor olduğunu biliyorum. Ancak şunu yakînen biliyorum ki, bir tek gün dahi olsa sensiz yaşamak, senin varlığını inkâr etmem mümkün değildir.’
Farkında mısınız bilmiyorum ama, İspanya Başbakanının Siyonist Amerikan Emperyalizminin hukuksuz saldırılarına karşı onurlu duruşu ve ardından bir çok şerefli Ispanyol Siyasetçinin açıklamaları sonrasında, Türk gençlerinin hazırladığı ispanya ile dayanışma paylaşımları ortalığı kasıp kavuruyor.
İran'a karşı yapılan bu gayrihukuki ve kanlı saldırının öfke ve acısının ortasında İspanya ile Türkiye arasında müthiş bir insanlık bağı kuruluyor.
Bir musibet bin hayrdan evladır diye boşuna denmemiş..
İspanyol hesapların Türkiye aşkı, Türk gençlerinin yaptığı müthiş yapay zeka görselleri ile daha da artıyor..
Ben de bu furyaya eskilerden bir name ile eşlik edeyim isterim.
1929-1933'e kadar ispanya Sefirimizi olarak görev yapmış Yahya Kemal Beyatlı'nın yazdığı bu şiiri, dönemin en önemli bestekarı Munir Nurettin Selçuk bestelemiş..
Umarım yerini bulur.
#VivaEspana! #Spain #Turkiye
BUGÜN YAPAY ZEKA TARİHİNDE UTANÇ VERİCİ BİR GÜN YAŞANDI!
Bunu herkesin bilmesi gerekiyor. Bir dakikanızı ayırın, okuyun.
Pentagon, Anthropic şirketine gitti ve dedi ki: "Claude modelinizi bize verin. Kitlesel gözetleme sistemlerimizde kullanacağız. Otonom silah sistemlerimize entegre edeceğiz. Hiçbir kısıtlama istemiyoruz. Tam erişim."
Anthropic'in CEO'su Dario Amodei ne yaptı biliyor musunuz? Dünyanın en güçlü ordusunun, en güçlü devletinin yüzüne karşı "HAYIR" dedi.
"Bazı kullanımlar güvenlik, etik ve güvenilirlik açısından kırmızı çizgilerimizi aşar. Bunu vicdanen kabul edemeyiz" dedi.
Karşılığında ne oldu? Trump çıkıp Anthropic'i "radikal solcu şirket" ilan etti. 13 dakika, sadece 13 dakika sonra Savaş Bakanı Pete Hegseth şirketi "ulusal güvenlik riski" olarak damgaladı.
Yani bir şirket, "İnsanları toplu gözetlemek ve makinelere insan öldürme yetkisi vermek için teknolojiimizi kullanamzsınız" dediği için düşman ilan edildi.
Şimdi gelelim asıl utanç verici kısma.
Sam Altman Denen Akbaba kılıklı adam yani OpenAI'ın CEO'su. "Güvenli yapay zeka" söyleminin self-proclaimed şampiyonu.
Bu adam Anthropic'in ilkeli duruşunu gördüğü an, daha Dario'nun açıklamasının mürekkebi kurumadan, Pentagon'a koştu. "Biz varız, biz hazırız" dedi. Anlaşmayı imzaladı.
Rakibinin vicdani reddini kendi ticari fırsatına çevirdi.
Bir düşünün: Bir şirket "Hayır, bu etik değil" diye direniyor. Ve sen o "hayır"ın bıraktığı boşluğa koşuyorsun. Bu ne kadar ahlaksız bir fırsatçılıktır?
Sam Altman yıllardır bize ne anlatıyor? "Yapay zeka güvenliği en büyük önceliğimiz." "İnsanlığın yararına çalışıyoruz." "Sorumlu geliştirme yapıyoruz."
Ama gerçek sınav geldiğinde, gerçek baskı kapıyı çaldığında, ne yaptı? Paranın ve gücün önünde diz çöktü. Her zamanki gibi.
Bugün olan şeyi herkes net görsün:
Anthropic, teknolojisinin otonom katil robotlarda ve kitlesel gözetlemede kullanılmasını reddetti ve bunun bedelini ödemeyi göze aldı.
OpenAI ise tam da bu teknolojiyi seve seve teslim etti.
Yarın bir gün yapay zeka destekli bir drone, bir insanı insan denetimi olmadan öldürdüğünde, yarın bir gün milyonlarca masum insan yapay zekayla fişlendiğinde, o anlaşmanın altındaki imzayı unutmayın.
SAM ATMAN'IN İMZASINI!
Bu adam güvenli yapay zekanın savunucusu değil. Bu adam her fırsatta ilkelerini satan bir tüccar. Antropic'in cesaretinin yanında OpenAI'ın bu hamlesi tarihe kara bir leke olarak geçecek.
430'dan fazla Google ve OpenAI çalışanı Anthropic'e destek mektubu imzaladı. Kendi çalışanları bile utanıyor.
Bu sessiz kalınacak bir konu değil. Yapay zekanın geleceği birkaç CEO'nun vicdanına bırakılamaz.
Sam Altman'a ve OpenAI'a sesimizi duyurmamız gerekiyor: İnsanlık satılık değildir.
#BoycottOpenAI #SamAltman #AISafety #Anthropic
Bu görüntülerde ne var derseniz,
vampirler ve hiç bir şeyden habersiz masum kurbanlar.
Ve bu vampirler dünyanın en zenginleri en itibar gören alçakları.
#EpsteinFiles#Epstine#Pedofili