Kayseri’de Selin Gökhan, Nurettin Can Ş. tarafından bıçaklandıktan sonra otelin 5. katından atılarak öldürüldü. İşlediği cinayeti videoya çekerek anlatabilen Nurettin Can Ş. bu cüreti, kadın katillerini cesaretlendiren cezasızlık politikalarından alıyor.
Selin için adalet sağlanana, fail hiçbir indirim uygulanmadan hak ettiği cezayı alana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz. Kadın cinayetlerini durduracağız.
🟣 Genel temsilcimiz Gülsüm Kav (@gulsumkav), Muzır Yayın'a kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerindeki artışın sebeplerini değerlendirdi.
“Kadına yönelik suç ağını engellemesi gereken mekanizmalar, yasayı uygulamıyor ve kadınların korunması için gerekli işlemleri yürütmüyor. Onlar, suçun içinde yer alıyorlar. Bizzat suçlu ve fail pozisyonunda olan resmî görevliler var. Bu ilişkiler ağında resmî görevlilerin var olması, kadınları asıl koruması gerekenlerin fail konumunda olduğu durumları yaratıyor. Demokrasi şart, hukukun işlemesi şart ve anayasa şart. Hukuksuz bir şekilde imza çekilen İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması şart.”
Sağlık Bakanı, HPV aşısının ücretsiz olması ile ilgili, “Niyet var, Bilimsel Kurul değerlendirecek” diyor. Faydası olmayacak bir şeye devletin parasını neden harcayalım diyor.
Zaten devletin parası hiçbir zaman kadınları koruyacak, eşitliği sağlayacak, sosyal devletin gereği olacak adımlar için harcanmıyor.
HPV aşısına ücretsiz erişim bir niyet meselesi değil, sağlık hakkıdır. Bu hakkı tesis edip etmemek bakanın tercih yapacağı, değerlendireceği bir şey değildir, bir yükümlülüktür. HPV aşısı ulusal aşı takvimine alınmalıdır. Herkes için ücretsiz ve erişilebilir olması için mücademizi sürdüreceğiz.
Ama bu konuların hiçbiri teknik bir meseleden ibaret değil. "Teknik" olarak görülenler aslında devletin kadını nerede ve nasıl konumlandırdığıdır. Biz hiçbir konuyu teknik mesele olarak görmediğimiz gibi bunu da görmüyoruz. Soyadımıza da, nafaka hakkımıza da, kütüğümüze de sahip çıkıyoruz. "Aile Yılı" adı altında yürütülen bu s��reçte de bilinsin ki, teknik olarak görülen ama eşit ve özgür günlerin teminatı olan kazanılmış haklarımızdan vazgeçmiyoruz ve hayatlarımızı, haklarımızı etkileyen, eşitlik ilkesine aykırı tüm düzenlemelerin karşısında durarak mücadelemize dört elle sarılıyoruz.
🟣 Eşitsizlik "Teknik Düzenleme" Değildir
Anayasa Mahkemesi, Nüfus Hizmetleri Kanunu'nun 23. maddesinde düzenlenen; evlenen kadının kaydının kocasının hanesine taşınmasına ilişkin hükmün, eşitlik ilkesi başta olmak üzere anayasal ilkelere aykırı olmadığına karar verdi. Bu karar oybirliği ile değil oyçokluğu ile verildi, 5 üye karşı oy kullandı. Karşı oylar, söz konusu düzenlemenin kadını önce baba sonra koca hanesinde tanımlayan tarihsel ve ataerkil bir anlayışın devamı niteliğinde olduğu yönünde.
Her ne kadar çoğunluğun gerekçeli kararında, bu düzenlemenin yalnızca teknik bir kayıttan ibaret olduğunu, pratikte kadınların hayatında eşitlik ilkesini ihlal eder şekilde sonuçlara yol açmadığını yazsa da, bizler için durum pek de böyle değil.
Nüfus kayıtları, devletin resmi organlarınca tutulan resmi kayıtlardır. Bu kayıtlar tutulurken benimsenen anlayış ve bu kayıtların tutulmasına ilişkin belirlenen kurallar, aslında bir bütün olarak devletin ve onun kurumlarının kadınları nasıl konumlandırdığını, kadın ve erkek arasında bir hiyerarşi görüp görmediğini bize anlatıyor. Ve bu bakış, "teknik" bir kayıt maddesinin çok ötesinde, kadının bu ülkede hukuk önünde nasıl bir özne sayıldığının göstergesi.
Anayasa Mahkemesi gerekçesinde, bu nüfus kayıtlarının düzeni sağlamak ve aileyi korumak üzere tutulduğunu, bu düzenlemenin devletin ailenin korunmasına ilişkin yükümlülüğünden kaynaklandığını ifade ediyor.. Anayasa Mahkemesi kararında bu konu oldukça teknik ve pratik hayatta bir sonucu olmayan bir mesele gibi ele alınsa da, bu karar bütünüyle bizim mücadele ettiğimiz anlayış; Anayasa Mahkemesi'nin, yani devletin ve yargının ağzından bize anlatıyor. Yani Anayasa Mahkemesi diyor ki: Kadınlara devletin bakış açısı erkek odaklıdır ve bir hukuki düzen erkeği merkeze alan, kadınları onun çevresinde gören bir anlayışla ortaya konmaktadır..
Bu Anayasa Mahkemesi kararına göre kadın, tek başına bir birey olarak değil, doğduğu veya evlendiğinde oluşan ailenin bir parçasıdır. Yine bu karardan anlıyoruz ki ailenin korunması, kadın ve erkek arasındaki eşitliğin sağlanmasından daha üstün bir yarar olarak görülmekte; hatta karara göre korunan “aile”, kadın ve erkek arasında cinsiyet ayrımı olmaksızın kurulan eşitlikçi bir aile değil, hiyerarşik bir yapıdaki ailedir.
Bu anlayış ve kararın gerekçesindeki ifadeler bize hiç yabancı değil. Kadınların yıllarca verdiği mücadele sonunda, evlenen kadının otomatik olarak kocasının soyadını almak zorunda bırakılması da benzer bir "kamu yararı" ve "düzen" gerekçesiyle savunulmuş, sonunda bu dayatma hukuken geriletilmiş; hâlâ pratikte belli sorunlar yaşansa da Anayasa Mahkemesi, kadının evlendiği erkeğin soyadını almak zorunda bırakılmasına ilişkin düzenlemeyi iptal etmiştir. Orada da mesele hiçbir zaman soyadının kendisi değildi; mesele, kadınların erkekler ve aileler üzerinden tanımlanmasıydı. Bugün karşımıza çıkan hane meselesi de aynı zihniyetin başka bir yüzü.
Kadınlar; hastane koridorlarında, muhtarlık masalarında, bankalarda, mahkeme salonlarında ve devletin her türlü kurumunda ; evli mi, bekâr mı, boşanmış mı, evli olduğu kişi ölmüş mü gibi soruların cevaplarına göre muamele görüyor. Devlet kadını nasıl kayıt altına al��yorsa, kadını öyle görüyor, öyle davranıyor.
Kararda öne çıkan "teknik düzenleme" vurgusu bize başka bir gerçekliği de gösteriyor. Kadınların yaşam hakkını dahi etkileyecek hukuki düzenlemeler "teknik" bir mesele gibi ele alınıyor, tıpkı bu kararda olduğu gibi, Anayasa'nın öngördüğü eşitlik ilkesi başta olmak üzere hiçbir uluslararası hukuk ilkesi ve sözleşmelerden kaynaklanan ilke göz önünde bulundurulmuyor. Öyle ki aile hukukunda arabuluculuk da "teknik" bir konu olarak görülüyor, süresiz nafaka düzenlemesindeki "süresiz" ifadesinin kaldırılması da "teknik" bir konu olarak görülüyor, 6284 sayılı Kanun'un İstanbul Sözleşmesi'nde yer alan hükümleri karşıladığı gerekçesiyle Sözleşme'den çekilme kararı verilmesi de "teknik" bir konu olarak görülüyor.
🟣 Eda Küçükbaltacılar’ın şüpheli ölümünün aydınlatılması için Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’na başvuruda bulunduk.
Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bu Daire Başkanlığı, geçmişte aydınlatılamayan faili meçhul dosyaların yeniden incelenmesi ve soruşturmalardaki eksikliklerin tespit edilmesi amacıyla kuruldu. Ancak geçtiğimiz günlerde Aysun Yıldırım için Daire Başkanlığı’na başvurumuz reddedildi. Eda için de aynı cevabı kabul etmeyeceğiz.
Eda’nın ölümünün üzerinden 5 yıl geçti. Ailesinin yıllardır dile getirdiği şüpheler ve cevaplanmayan sorular ortada dururken, dosyanın karanlıkta bırakılmasını kabul etmiyoruz. Eda’nın ölümüne ilişkin bütün ihtimaller araştırılacak, bütün deliller değerlendirilecek, cevapsız bırakılan soruların hesabı sorulacak.
Eda Küçükbaltacılar’ın şüpheli ölümünü aydınlatmak için mücadele etmeye devam edeceğiz. Şüpheli kadın ölümlerini karanlıkta bırakmayacağız.
Geçtiğimiz günlerde, daha önce başka bir kadını öldürmeye teşebbüs ettiği için yargılanan Nazir Ilgın, Nilda Müge Şahin’i öldürdü. Üstelik fail hala yakalanmadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan dahi 2021 yılında Nazir Ilgın için “Nasıl serbest kalır?” diye sormuştu.
Bir kadını öldürmeye teşebbüs ettiği bilinen bir fail yeniden bir kadını öldürdü. Kadınların yaşam hakkını koruyacak mekanizmalar işletilmedi, şiddet geçmişi bilinen failler durdurulmadı, bir kadın daha göz göre göre yaşamdan koparıldı.
Kadın cinayetlerinden sonra verilen her söz, atılmayan her adımla birlikte hükümsüz kalıyor. Kadınların yaşam hakkını korumayan, şiddet faillerini durduramayan ve kadın cinayetlerini önlemeyen politikaların bedelini kadınlar canlarıyla ödüyor.
Soruların değil, sorumluların hesabını soruyoruz. Nilda Müge Şahin’in katili derhal yakalansın.
Geçtiğimiz günlerde "Delil Burada, Adalet Nerede?" diyerek, 2024 yılında Sedef Güler'in cansız bedeninin sarıldığı halıyı da yanımıza alarak Sedef Güler'in annesi Gülizar Sezer ile Bakırköy Adliyesi önünde toplandık.
Verilen mücadelenin sonucunda devletin ve kadınların ölümünden sorumlu olan herkesle ilgili gerekli işlemleri yapmakla görevli kurumların harekete geçmesi gerekirken, hiçbiri harekete geçmedi. Harekete geçense yine kadına yönelik suç işleyenler oldu. Sedef'in annesine ve kız kardeşine WhatsApp üzerinden, kendilerinin öldürüleceğine ve Sedef'in mezarının yakılacağına yönelik tehdit ve hakaret içeren mesajlar gönderildi.
Kadınlar öldürüldüğünde aileleri adalet mücadelesi verirken, devletin ve kurumların hareketsizliği ile bu mücadeleyi görmezden gelmesinden kaynaklanan türlü zorluklarla karşılaştıkları gibi öldürülen yakınları üzerinden hakarete ve ölüm tehditlerine de maruz kalıyorlar. Hem Sedef'in ölümünden sorumlu olan herkes hem de adalet mücadelesi veren ailelere karşı suç işleyenler hak ettikleri cezayı alana kadar, Sedef’in ailesiyle birlikte adalet mücadelemizi büyütmeye devam edeceğiz.
Temmuz ayında;
▪️25 kadın cinayeti,
▪️31 şüpheli kadın ölümü gerçekleşti.
Temmuz ayı veri raporumuzun tamamına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
https://t.co/UBCns50gtT
Kendisini ısrarla takip eden, daha önce de bir kadını öldürmeye teşebbüs eden Nazir Ilgın tarafından öldürülen Nilda Müge Şahin için Mecidiyeköy'deydik.
Nilda Müge Şahin için adaleti sağlatacak, kadın cinayetlerini durduracağız.
Mecidiyeköy’de Nilda Müge Şahin, kendisini ısrarla takip eden erkek tarafından öldürüldü. Failin daha önce de bir kadını öldürmeye teşebbüs suçundan yargılandığı öğrenildi.
Şiddet geçmişi bilinen erkekler hakkında etkili süreçler işletilmediğinde, kadınlar kamusal alanda da öldürülmeye devam ediyor. Israrlı takip karşısında etkili müdahale sağlanmadığında kadınların yaşam hakkı korunamıyor. Kadınların yaşamını öncelemek yerine şiddeti görmezden gelen anlayış değişmedikçe kadın cinayetleri önlenemiyor.
Nilda Müge Şahin için mücadele etmeye devam edeceğiz. Kadın cinayetlerini durduracağız.
Aysun Yıldırım'ın Ölümü, Faili Meçhul Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı'na Başvurumuz Sonucunda da Bir Kez Daha Aydınlatılmadı.
Sekiz yıl önce çalıştığı binanın duvarının yanında darp edilmiş olarak şüpheli biçimde ölü bulunan Aysun Yıldırım'ın ölümünün aydınlatılması amacıyla Faili Meçhul Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı'na başvuruda bulunduk.
Ancak başvurumuz sonuç vermedi: İlgili başkanlık başvurumuzu Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı'na sevk etti. Savcılık, daha önce iki kez "olayın intihar olduğu" gerekçesiyle verdiği kovuşturmaya yer olmadığı kararını, bu kez de tekrarladı. Aysun’un yüksekten düştüğü de intihar ettiği de 8 yıldır ispatlanmamasına rağmen bu karar, yalnızca önceki kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın yeniden incelenmesi sonucunda 1 ay gibi kısa bir sürede verildi. Aradan geçen sekiz yılda ne yeni bir delil toplandı, ne de etkin bir soruşturma yürütüldü; sonuç yine aynı kararın tekrarından ibaret kaldı. Aynı hareketsizlik bu başvurumuzdan sonra da devam etti.
Bu daire başkanlığının görevi önüne gelen bir şüpheli ölüm dosyasını, o dosyayı daha önce iki kez kapatan bir savcılığa sevk etmekten ibaret olmamalıydı. Ülkede artan şüpheli ölüm vakaları üzerine kurulan Faili Meçhul Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı'nın, yıllardır adalet arayışında olan aileler için etkin bir biçimde adaletin tecelli etmesi amacıyla çalışması gerekirdi.
Ancak dosyalarında zaten inceleme yapılmadığını, delillerin toplanmadığını ve etkin soruşturmalar yürütülmeden dosyaların arşive kaldırıldığını söyleyen aileler için, bu daire başkanlığına yapılan başvuru son derece etkisiz ve şüpheli ölümlerin aydınlatılması amacıyla yüzlerce yargı mensubunun harekete geçtiği söylenen bir kurum için de yetersiz. Kadınların şüpheli ölümlerini aydınlatacağını iddia eden tüm kurumlar, bu iddialarına ve zaten sahip oldukları yükümlülüğe uygun davranarak ölümleri aydınlatmakla yükümlüdür.
Bu başvurumuz sonunda da, Aysun'un ölümüyle ilgili sorularımızı yanıtsız bırakıldı. Ancak biz sormaya ve mücadele etmeye devam edeceğiz.Aysun'un ölümünü aydınlatacağız.
🟣 Delil Bizde, Adalet Nerede: Kadın Cinayetlerinin Değişen Karakteri
Yıllardır kadın cinayetlerini aynı cümlelerle anlatıyoruz; patriyarka, erkek şiddeti, cezasızlık, İstanbul Sözleşmesi'nden imza çekilmesi, 6284 sayılı koruma kanunun uygulanmaması… Bunların hepsi doğru…Ama artık yeterli değil.
Kadın cinayetlerinin toplumsal zemininde değişen bir şeyler var, şiddetin şekline ve ardından gelen adalet arama sürecine de doğrudan yansıyor. Bu değişimi anlamak zorundayız.
Bu hafta Sedef Güler’in annesi ile beraber Bakırköy Adliyesi’nde idik. Yıllar içinde adliyelerde nice davada, nice birbirinden farklı acılı durum yaşadık ama böylesini görmemiştik. Sedef'in cansız bedeni bulunduğunda üzerine sarılı olan halının yani "delil" olması gerekenin, karakol tarafından Sedef'in kız kardeşine verilmiş olması ve halıdan kurtulmak için eylem yapmak zorunda kalmamız ne büyük skandal. Ama daha büyük skandal şu; aile uzun zamandır halıy�� olması gerektiği gibi adli makamlara teslim etmek istediği halde sonuç alamıyor, ayrıca karar bağlanan davada tüm şüpheliler yargılanmış değil ve bu durum esrarengiz bir TV dizisi değil, ülkede birbirine benzer yaşanan gerçeğin ta kendisi. Anne Gülizar Sezer'in anlattıklarını dinlerken, Gülistan Doku, Rojin Kabaiş, Ayşe Tokyaz, Aleyna Çakır ve belki bilemediğimiz kadın cinayeti davalarında ortak bir bölge var ki; Türkiye'de devletin, suçun ve kadınların yaşam hakkının kesiştiği yeni bir alanı gösteriyor.
Bu dosyalarda görüyoruz ki, birincisi fail tek başına değil, etrafında çok sayıda suça bulaşmış erkek bulunuyor. … Kadınlara karşı şiddet ya da başka suçlar açısından tehlikeli, çevresi tarafından bilinen, bazen hakkında daha önce işlem yapılmış, bazen de kamu gücü veya kurumsal konumu nedeniyle elinde güç olan ve kötüye kullanan erkekler. Kamu görevlilerinin içinde olduğu dosyalarda, suçun valisinden adli tabibine kolluk kuvvetlerine uzandığını, korunan ve suç işlemeye devam edebilen bir erkekler topluluğunu görüyoruz.
Evet Türkiye'de kadın cinayetleri en sık aile içerisinde işlenmeye devam ediyor ama öte yandan böyle suç ilişkileri ağıyla karşılaşmamız da sıklaşıyor. Bazı dosyalarda; uyuşturucu ve suç ekonomisi, yasa dışı para, silah kültürü, erkek dayanışması, kamu gücüyle kurulan ilişkiler gibi çok daha geniş bir tablo var ve bu bize memleketin ne halde olduğunu gösteriyor.
Peki konu ahlakla mı ilgili? Sedef’in karşılaştığı kişiler ahlaksız kötü adamlar olduğu için mi oldu olanlar?
Durumun ne kadar etik dışı ne kadar kriminal olduğu ortada ama cevap tek başına bu değil.
Asıl soru; Sedef Güler neden oraya gitmişti?
Sedef bir iş umudunun peşinde gitti oraya. Çünkü Türkiye'de gençler işsiz ve genç kadınların işgücüne katılımı ve istihdamı, genç erkeklere göre çok daha düşük. Güvencesiz çalışma ve kayıt dışı istihdam riski de daha yüksek ve ekonomik şartlar birçok genç kadını belirsiz iş vaatlerine açık hale getiriyor.
Kadın cinayetlerini elbette yalnızca "kadın” olduğumuz için öldürülmektir". Ama şunu da sormalıyız: gençler, özellikle genç kadınlar neden güvenli koşullarda iş bulamıyor?
Çalışmadan okuyabilen üniversite öğrencisi yok ama iş bulmak için gittiği görüşmede öldürülen kadın cinayetleri çok. Kadınlar elbette çalışacak, ekonomik bağımsızlığını kazanacak. Ama ekonomik bağımsızlık aynı zamanda güvenli biçimde iş arayabilmeyi, güvenli çalışabilmeyi gerektirir. Bu da devletin yükümlülüğüdür. Ve görüyoruz ki, kadınların çalışma hakkı ile yaşam hakkı birbirinden ayrı değil ve işsizlik yalnızca ekonomik veri değil kadınlar açısından bazen ölümcül sonuçlar yaratıyor.
Bu ve benzeri dosyalarda ortak olan diğer özellik gerçeğin tamamına asla erişilememesi oluyor. Deliller eksiliyor. Kritik saatler geçiyor. Esas olarak hakikat kayboluyor. Cezasızlık ta bu noktada başlıyor. Söz ettiğimiz davalarda şöyle bir seyir var; kadın önce kayboluyor, ne olduğu bilinmiyor. Sonra herkes farklı hikâye anlatıyor. Belirsizlik, fail için zaman kazandırıyor.
Bugün 1 Ağustos, İstanbul Sözleşmesi'nin yürürlüğe girmesinin yıldönümü. Sözleşme yürürlüğe girdiğinde, kadınların haklarının bir güvencesi olan bu sözleşmenin kadınlar için ne kadar kritik olduğunu konuşuyorduk. Sözleşmenin; devlet adına hareket eden yetkililerin, görevlilerin, organların, kurumların kadına yönelik şiddeti önleme yükümlülüğüne uygun davranmasını güvence altına alan maddelerinin kadın cinayetlerinin durdurulması ve şüpheli kadın ölümlerinin aydınlatılması noktasında ne kadar hayati olacağını konuşuyorduk. Öyle de olmuştu.
İstanbul Sözleşmesi'nin yürürlüğe girmesinin yıldönümü olan bugünde de, ülkenin savcılıkları; valilerin, emniyet görevlilerinin, kamu görevlileriyle birlikte kamu gücünü ve nüfuzlarını kullanarak delilleri kararttıklarına, kadınlara yönelik suçlar işlediklerine dair açıklamalar yapıyor. Bugün biz Gülistan Doku’yu, Rojin Kabaiş’i Yeşim Akbaş'ı, Ayşe Tokyaz’ı ve daha yüzlerce kadını kamu görevlilerinin işlediği suçlar neticesinde veya bizzat kamu görevlilerince öldürülmüş kadınlar olarak konuşuyoruz.
Kadın cinayetlerinin, şüpheli kadın ölümlerinin durdurulması için hiçbir yükümlülüğünü yerine getirmeyenler; toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak gibi bir derdi olmayan, hatta bu kavramdan kaçan, kriminalize edenler ve suç işleyenler bilsin ki İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmiyoruz. Sözleşmenin tekrar imzalanması ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için mücadelemize devam edeceğiz.
İstanbul Başakşehir’de Özlem Yıldız, eski savcı Ergün G.’ye ait hâkim-savcı lojmanındaki evde şüpheli şekilde ölü bulundu. Ergün G. hakkında daha önce de bir kadına yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan soruşturma başlatılmıştı.
Hakkında daha önce kadına yönelik bir suç iddiasıyla soruşturma yürütülen bir kişinin adının bugün yeniden bir kadının şüpheli ölümüyle anılması, önceki süreçlerin nasıl işletildiğinin de sorgulanmasını gerektiriyor.
Kadınlar nedense hep en yakınlarındaki erkeklerin evlerinde “intihar etmiş” olarak bulunuyor. Oysa yıllar içinde intihar denilerek kapatılmak istenen pek çok dosyada kadınların öldürüldüğü ortaya çıktı. Şüpheli kadın ölümlerinin üzeri “intihar” denilerek kapatılamaz.
Ergün G.‘nin “intihar” iddiasıyla açıkladığı bu şüpheli ölüm derhal tüm yönleriyle aydınlatılmalıdır. Özlem’in ölümünün takipçisi olacağız. Şüpheli kadın ölümlerini aydınlatacağız.
"Hiçbir açıklama yapmadan bana zulmederek, benim çocuğumu elimden alarak, bu halıyı bana göndererek, burada beni adalet adalet diye yalvartıyorsunuz. Ama ben susmayacağım. Tüm bunların hesabını sormaya devam edeceğim."
Sedef Güler'in annesi Gülizar Sezer, Bakırköy Adliyesi önünde konuştu.
🔗 Açıklamanın tamamını izlemek için: https://t.co/UK7CkHsJGZ
"Sedef'e neler olduğuna dair bütün ipuçlarını taşıyan bu halı; düzgün incelenseydi, soruşturma etkin yürütülseydi ve sorumluların yalnızca bir kısmı değil tamamı gerekli cezayı almış olsaydı adaletin sembolü olabilirdi. Fakat şu anda büyük bir adsletsizliğin ve skandalın sembolü."
Genel Temsilcimiz Gülsüm Kav (@GulsumKav ) Sedef Güler için Bakırköy Adliyesi önünde konuştu.
🔗 Açıklamanın tamamını izlemek için: https://t.co/UK7CkHthwx
📢 Delil Burada, Adalet Nerede?
Sedef Güler'in cansız bedeni 2024 yılında bir halıya sarılı halde denizde bulundu.
Sedef'in sarılı bulunduğu halıyla Bakırköy Adliyesi önündeydik.