RasûlAllah Efendimiz (s.a.v)şöyle buyuruyor;
Ümmetimin arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalbleri İbrâhim'in kalbi gibidir. Allâh-u Tealâ onların sebebi ile kullarından belâları giderir. Bunlara Ebdâl denir. Onlar bu dereceye namaz ve oruç ile erişmediler.
İbn-i Mes'ûd (r.a.): Yâ Rasulallah! Ne ile bu dereceye ulaştılar?" diye sorunca;
"Cömertlikle ve Müslümanlara
nasihat etmekle eriştiler" buyurdu.
Mecaz ve işaretlerden DİNİN hakikatine ermek isteyen ilme, bilime sarılmak zorundadır!
Çünkü Gerçeği keşfedenler Din'i mecazla anlatmıştır!
AHMED HULÛSİ
Ölmeden evvel ölmüş bir kimse ile bir âşık aynı frekansta mıdır?
Mülhime’de âşık vardır, Râdıye’de âşık vardır. Ancak ölmeden evvel ölme hâli Mardiyye makamını gerektirir. Mülhime ile Mardiyye makamı ise gerek esmâsı gerek ruhu bakımından birbirinden farklıdır.
Aşk hibedir derken; ölmeden evvel ölme hâlinde mürşit, o kimseye aşkı yönlendirebilir, o frekansı hissettirebilir.
Ey iman edenler, adaleti uygulamaya azimli olun! Ana-baba veya akrabanız aleyhine de olsa, zengin veya fakir fark etmeksizin Allâh için şahitlik edin; zira Allâh hakkı, ikisinin de önündedir! O hâlde adaleti sağlamada geçersiz kabullerinize tâbi olmayın! Eğer gerçeği çarpıtırsanız, muhakkak Allâh yaptıklarınızın yaratanı olarak Habiyr’dir.
135/Nisa
Aslına bakarsanız, yaşamın en ilginç ve kafa yoran yanı, akılla mantıkla izah edilemeyecek olaylardır. Biz çoğu zaman bunlara bir anlam veremediğimiz için, “tesadüf/şans” ya da “garip bir rastlantı” der, geçer gideriz.
Yaşarken bunları tespit etmek, değerlendirmek oldukça zordur. Toplumun çoğunluğu da bu gerçekleri göremez haldedir.
Tecrübe dediğimiz şey hayatımızda büyük önem taşır. Bu özellik mahalle bakkalından veya marketlerden satın alınmaz. İnsanın geçirdiği hayat, yaşadığı olaylar, davranış biçimleri, hoşgörülü olması ya da kırgın görünür gibi bir tavır sergilemesi hep tecrübeyle alakalıdır. İnsanın kendisini bozmaması, muhatabına da güven vermesi tecrübeli insan işidir.
@Özde İçimizde, "O" hissiyatı oldukça; karşımızda, yapan veya yaptıran "O"nu düşündükçe; ŞİRK yaşamımız bitmez.
Kalp gözümüz, bizzat DİLEDİĞİ GİBİ YAŞAYANI görmedikçe, ne yanmalarımız biter ne de şirkimiz, Yanmanın tek nedeni varmış : ŞİRK!
YANMAK İSTEMİYORSAN, MUHATABINA
"ALLAH" yanısıra
Varlık, kimlik, kisilik VERME!
AHMED HULÛSİ_Biriz
Hz. Resulullah (sav) “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” buyurmuş, bunlardan biri de kadındır. Bu hadiste “kadın anlayışı”, hayatı güzelleştiren bir değer olarak anılıyor. Böyle bir kadın; şikâyetçi olmayan, kocasını çekiştirmeyen, ona bir eşya gibi yaklaşan değil, daima veren, seven ve sevdiren bir karakterde olmalıdır. Rahimiyeti ve doğurganlığıyla hayatın devamına vesile olan, sevgisi ve şefkatiyle hayatı güzelleştiren bir kadın… Bence burada “hayatı bu şekilde yaşamalıdır” demek istemiştir.
Uyku bir zayıflık göstergesi veya boşa harcanan bir zaman dilimi değildir.
Modern kültür bize az uyuyup çok çalışmayı, uykusuzlukla övünmeyi bir erdem gibi pazarlıyor.
Oysa biyolojimiz bu sahte kahramanlığı asla affetmez.
Sen gözlerini kapatıp dünyayla ilişiğini kestiğinde beynin kapanmaz.
Aksine, gün boyu yapamadığı o devasa nörolojik temizlik ve mimari onarım mesaisine başlar.
İki bin yirmi beş yılına ait en kapsamlı nöroloji analizleri beynin karanlıkta nasıl çalıştığını büyüleyici bir netlikle ortaya koyuyor.
Gün boyunca düşünürken, karar verirken ve stres yaparken beynin sürekli metabolik atık üretir.
Bu nörotoksik çöpler gün ilerledikçe zihinsel alanında birikir.
Sen derin uykuya daldığında muazzam bir mühendislik harikası devreye girer.
Beyin hücrelerin fiziksel olarak küçülür.
Glifatik sistem adı verilen ağ tam kapasite açılır ve beyin omurilik sıvısı bu zehirli atıkları kelimenin tam anlamıyla yıkayarak temizler.
Yeterince uyumadığında o zehir beyninde kalır ve beyin sisi dediğimiz o kronik yorgunluğu yaratır.
Bir kitabı okuduğunda veya yeni bir beceri çalıştığında onu o an öğrenmezsin.
O an sadece veriyi kısa süreli belleğe alırsın.
Gerçek öğrenme sen derin uykudayken gerçekleşir.
Beynin o günkü gereksiz gürültüleri ve tecrübeleri acımasızca budar.
Kritik olan bilgileri ise sinaptik plastisite yoluyla uzun süreli hafızaya lehimler.
Zayıf nöron bağları silinir, güçlü olanlar çelikleşir.
Daha fazla çalışmak için uykudan çaldığın her saat, aslında doğrudan kendi zekândan çaldığın bir saattir.
Bedeninde kusursuz işleyen iki ayrı mekanizma vardır.
Birincisi, sen uyanık kaldıkça beyninde biriken ve hücresel yorgunluk baskısı yaratan adenozin maddesidir.
İkincisi ise gözlerine giren ışıkla senkronize olan biyolojik saatin, yani sirkadiyen ritmindir.
Karanlık çöktüğünde hipotalamusundaki ana saat melatonin salgılayarak onarım şalterlerini açar.
Gece yarısı yapay ekran ışığına maruz kalarak bu karanlığı sabote ettiğinde, o devasa onarım sistemini felç edersin.
Uzun vadeli uyku yoksunluğu sadece sabahları yorgun uyanmak demek değildir.
Nörodejeneratif hastalıklara, beyin damarı hasarlarına ve idari işlev kaybına giden otoyolun kapılarını sonuna kadar açmaktır.
Günde yedi ile dokuz saat arası uykuyu alamayan bir zihin, kendi kendini içeriden yiyerek hayatta kalmaya çalışır.
Daha iyi odaklanmak, daha keskin düşünmek ve zihinsel sınırlarını aşmak istiyorsan fazladan bir kahveye veya sihirli bir taktiğe ihtiyacın yok.
Zekânın ve sağlığın yegâne temeli o kesintisiz onarım döngüsüne teslim olmaktır.
Gürültüyü kapat ve sistemin kendini yeniden inşa etmesine izin ver.
İnsanlar aşağılanmadan istenilen seviyeye çıkmaları pek de mümkün değil. İşte bu sebeple Efendimiz sav, “Ölmeden evvel ölünüz” demiştir. Derdimiz benliğimizi yüceltmek değil, hakikati yaşamak olmalı. Bu işin başka yolu yok.
Dünyanın varoluşu ve yok oluşu bilimsel verilere dayanarak açıklanabilir. Peki, Hz. Resûlullah bilimsel verilere dayanmadan 1400 sene evvel, “İstanbul fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, askerleri ne güzel askerlerdir.” demiştir. Bunu nasıl açıklayacağız?
Settar ismi Esmâü’l-Hüsnâ’da yer almaz. Ancak işaret ettiği mana Kur’an’da geçer. Settar ismi, Esmâü’l-Hüsnâ’da bulunan Gaffâr ismiyle birlikte mütalaa edildiğinde daha iyi anlaşılır.
Üç aylar zikirlerinde de geçtiği gibi:
“Yâ Settâr’el-uyûb, Yâ Gaffâr’ez-
Resulullah a.s. Cuma salâtını nasıl uygulardı?
Efendimiz, Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisi Cuma günleri genellikle evinde iki rekât namaz kılar, mescide öyle gelir, hutbeden sonra iki rekât Cuma namazı kılınır; sonra mescitte iki rekât daha namaz kılardı. Bazen de, Cuma salâsından sonra mescitte kılmaz, evine gelir, evinde dört rekât kılardı! Cuma namazının orijinal olanı budur.
AHMED HULÛSİ
Bir şeyi hiç yapmamaktansa biraz olsun yapmak, neticede kazançtır!
Öyleyse şu Dünya yaşamı içinde, bu Dünya mücadelesi, savaşı içinde yapabildiğinizi yapın...
İster kadın olun ister erkek...
İster genç olun ister yaşlı...
Geçen geçmiştir...
Geçmişin kavgasıyla boşa geçirecek zamanımız yok!
Önümüzde meçhul ve uzun olmayan bir süreç var. Bu süreci mümkün olabildiğince iyi değerlendirmeye bakalım.
Ne yapabiliyorsak onu yapalım. Kârımız o kadar olsun!
Zarardansa, en az kâr her hâlükârda iyidir.
Kazanmamaktansa kazanmak, az da olsa gene de iyidir!..
İşte Din'deki esas, "herkesin ne yapabiliyorsa onu yapabilmesi" esasıdır.
Çünkü bir daha geri gelip yapmadıklarımızı yapma şansımız olmayacak!
AHMED HULÛSİ