Kaçma fırsatı varken kaçmayıp yurt dışından gelen, kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyen bir kişiye kelepçe takılması, üstelik bunun bir kamera marifetiyle çekilip yayınlanması hukuka aykırıdır.
***
"Kelepçe takmak polisin maddi güç kullanımının bir çeşidini oluşturmaktadır" ve titizlikle uygulanmalıdır.
Haklarınızı bilmeniz için KELEPÇE konusundaki şu dört bilgiyi paylaşmak isterim:
1-) Hukuken yakalanan veya tutuklanarak bir yerden diğer bir yere nakledilen kişilere (çocuklar hariç) kelepçe takılması için iki koşuldan biri bulunmalıdır:
- Kaçacaklarına ilişkin belirti bulunmalıdır.
- Kendisi veya başkalarının hayat ve beden bütünlükleri bakımından tehlike arz ettiğine ilişkin bir belirti bulunmalıdır.
Bu koşullar olmadan ve kişilerin fiziki durumu, yaşı, cinsiyeti ve sağlık durumu göz önüne alınmadan KELEPÇE TAKILAMAZ!
2-) Bu koşullar varsa belirtinin ağırlığına göre (i) "düz kelepçe", eğer bu yolla dahi sayılan tehdit bertaraf edilemiyorsa (ii) "arkadan kelepçe" takılabilir. Fakat bunlar son çaredir ve istisnaidir.
Kanunda sayılı hâller oluşmadan kelepçe uygulamasının gerçekleştirilmesi bir tazminat nedenidir.
Arkadan kelepçe takma uygulamasının, acı verme amaçlı ters kelepçe (kolların belin üstüne ve yukarı doğru gerilmesi) biçimini alması ise her hâlükârda yasaktır.
3-) Bir tedbir olan kelepçe takma uygulaması, hiçbir koşulda kişiyi çevresinin nezdinde aşağılama ve kamuoyu önünde suçlu göstermek amacıyla kullanılamaz.
4-) Emniyet Genel Müdürülüğünün konıyla ilgili 1 Nisan 2004 tarihli ve 2004/68 sayılı Genelgesi "arkadan kelepçe" konusunda bir "katalog suç" listesi üretmektedir. Bu üretim, kaçma şüphesi açısından dikkate değer olsa da, öncesindeki gelen cümleden bağımsız bir neden gibi uygulanırsa bu, CMK'nın temel kabulleriyle uyumsuz olur ve Anayasa'ya ve yürürlükteki mevzuata aykırıdır:
Genelge şöyle demektedir:
"olay yerinde yakalanıp polis birimlerine sevk edilecek kişilerin direnmesi, saldırıda bulunması kaçma veya kendilerinin veya başkalarının hayat ve beden bütünlüklerini tehlikeye sokma durumlarının varlığı ile cinsel taciz, kadın cinayetleri, uyuşturucu tacirleri ve terör suçları gibi toplumda infial yaratan suçların faillerinin ellerinin arkadan kelepçelenebileceği, bu istisnai hallerin bulunmadığı durumlar ile polis birimlerinden sağlık kuruluşlarına veya adli mercilere sevk edilecek kişilerin gerekli görülmesi halinde ellerinin öncelikle önden kelepçelenmesi tercih edilmelidir."
Düzenli ve kaliteli kuru mamanın yanında yaş maması eksik edilmeyen canı her istediğinde sadece onun girebildiği yatak odama pencereden girip yatıp kalkan apartman kedimiz yılan ve fare avlıyordu günaşırı. Hayvanları aç bırakarak öldürmek istediğinizi anlıyor ama yemiyoruz.
"Anayasa kurallarını yok saymanın ve sistematik olarak ihlal etmenin yaptırımı ne ki?" diye soranlar oluyor.
Bu soruya öğretide farklı yazarlar farklı yanıt veriyor. Fakat hukukumuzdaki başlıca ve kapsamlı yanıtı 2 no'lu "Millî Birlik Komitesi Umumi Heyeti Kararı" vermiştir.
Merak edenlerin 13 Temmuz 1960 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan bu kararı mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum:
https://t.co/bWMEc2Xn0a
***
Karar'a göre; bu durum, "vatana ihanet" anlamına gelir. Anayasa'yı ihlal ederken kullanılan "cebir" açısından da Karar, sadece fiziksel şiddetin gerekmediğini, "manevi cebir"in, "tazyik, tehdit, hile, hatta Anayasa'nın değiştirilmesi için yine Anayasa'da derpiş edilen usulün dışında olmak üzere başvurulan bütün vakıalar"ın da bu kapsamda olduğunu ifade etmektedir.
Yine Karar'a göre; emrinde otorite ve iktidar vasıtaları bulunan Devletin en yüksek uzuvları (Parlamento veya Hükûmet), ayrıca cebir ve tehdit kullanmadan dahi gayrimeşru yollarla bu suçu işleyebilir. Cebir, devlet erkini kullanarak eşyalara veya kişilere dönük tehdite kadar uzanabilir.
Bu sebeple "vatana ihanet"in, devleti idare edenler tarafından işlenmesi hallerinde, devletin en üstün mevkilerini işgal eden bu şahısların daima devlet gücünü elinde bulundurdukları hesaba katılmalı ve hukuka aykırı olarak icra ettikleri her Anayasa'yı çiğneme yöneliminde cebir araçlarından yararlandıkları göz önünde tutmak gerektir.
Karar'a göre; ülkenin buhranlı durumunun istismar edilmesi, Anayasa'yı kısmen ilga eden türden bir kanunun çıkarılması, bu kanunu uygulamak için kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılması için gazete ve matbaaların zorla kapatılması, Meclis'teki nisapların veya içtüzük hükümlerinin hile yoluyla dolanılması hep bu kapsamdadır.
Karar'da söz konusu edimleri haklı çıkarmak için belli bir kanunun Meclis'ten geçirilmiş olmasının da yapılan harekete meşruiyet kazandırmayacağı örnek vererek açıklanmıştır: "Nitekim Faşist rejimin kurulması hakkındaki kanun dahi, o zamanki İtalyan Parlâmentosunda kabul edildiği halde, «Faşist Hükümetinin üyeleri ile Faşizmin önderleri Anayasa teminatını ortadan kaldırmak ve Faşist Rejimini tesis etmek» fillerinden dolayı ve bizim 146 ncı maddemize tekabül eden yeni İtalyan Ceza Kanununun 283 üncü maddesi mucibince cezalandırılmışlardır."
Tekinsiz Yusuf, okullarda öğretmenler, öğrenciler katledilirken sesini çıkarmıyor. Ama söz konusu tarihi çarpıtmak olunca susmak bilmiyor.
“Kuran’ı yasakladılar”, “camileri ahır yaptılar” yalanlarını diline dolamış aklı sıra laikliğe, cumhuriyete savaş açıyor. Fesli Kadir’in talebesi, eğitimsizlik bakanından başka ne beklenebilir?
Cumhuriyetle Atatürkle derdi olanla derdimiz var. Buradayız beyler!
Az önce bi Kürt arkadaş, Trakyalı bi arkadaşa bileğindeki marteniçkanın anlamını sorup "işiniz gücünüz batıl inanış" diyerek dalga geçti. Trakyalı da "sizin köyde kız doğuran kadınları kırbaçla döve döve öldürüyorlar, gelmiş benim marteniçkama laf ediyorsun amk Ebu Cehil'i" diyo asfsdfh
Bugünkü "Savaşa Anayasal Olarak Da Hayır!" başlıklı yazımda Türkiye'de saldırı savaşı yasağının anayasal bir ilke olduğu tezimin özünü ortaya koydum:
"Türkiye, BM üyesi bir devlet. Dolayısıyla güç kullanma yasağı ile bağlı.
Dahası, ulusal düzeyde anayasal açıdan da 'saldırı savaşı yasağı' geçerli.
Şöyle ki Anayasa’nın Başlangıç kısmında Türk milletinin 'dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi' olduğu ilan edilerek uluslararası toplumun değerleri ve kabulleriyle dost bir yorum zorunlu kılınıyor. Yine Başlangıç kısmında 'yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesine yer verilerek, 'barış hakkı' tanınmış oluyor.
Anayasa’nın 92’nci maddesinde 'savaş ilanı' için az önce anlattığım kurallara atıf yapılıyor.
Anayasa’nın 2’nci maddesindeki Atatürk milliyetçiliğinin pan-Turanizm veya pan-İslamizm (ümmetçilik) gibi yayılmacı amaçları yasakladığı da hesaba katıldığında Anayasa’da 'saldırı savaşı yasağı' bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu çerçevede anayasal yönden Türkiye’nin kendisine dönük bir saldırıyı defetmek için öz savunma hedefi dışında bir 'saldırı savaşı'na girmesi yasaktır. Bunun tutarlı sonucu, başka devletlerin bu tarz ihlallerine karşı durmak ve barış hakkının tüm dünyada geçerli olması için gereken dayanışmanın parçası olmaktır.
Bu nedenle ABD ve İsrail’in tutumuna karşı çıkmak siyasi bir takdir meselesi değil, anayasal bir zorunluluktur, diyebiliriz."
ABD ve İsrail uluslararası hukuku ihlal ediyor!
ABD ve İsrail'in İran'a dönük saldırısı Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen kuvvet kullanma yasağını çok net biçimde ihlal etmektedir.
Konuyla ilgilenenlerin aklına düşebilecek iki soruya da yanıt verelim:
1-) Meşru müdafaa koşulları var mı?
ABD veya İsrail'in Şart'ın 51. maddesi uyarınca bireysel ve kolektif yönden meşru müdafaa hakkına dayanma koşulları yoktur. Zira İran'ın bu ülkelere dönük güncel bir silahlı saldırısı bulunmuyor. Geçmişteki saldırılar, "süregelen" nitelik taşımadığı için tehdit getirmemektedir.
Aynı nedenlerle bu saldırı, önceki çatışmanın devamı gibi de gösterilemez.
2-) İran'ın müstakbel saldırı olasılığına karşı, ileriye dönük (anticipatory) meşru müdafaa argümanı ileri sürülebilir mi?
Bu savın geçerliliği zaten genel olarak kuşkulu.
Bir an için geçerli sayılsa bile, geçtiğimiz yaz gerçekleşen saldırıların İran'ın nükleer silah geliştirme kapasitesini zayıflattığı hesaba katılmalıdır. Hatta Donald Trump'ın ifadesiyle nükleer program "yok edilmiştir." Dolayısıyla bu savı destekleyecek türden tutarlı bir kanıt sunmaları mümkün değildir.
İran’ın bu iki devlete yönelik "yakın ve kaçınılmaz" bir silahlı saldırı olasılığı bulunmadığına göre ileriye dönük meşru müdafaa argümanı da geçerli değildir.
3-) Türkiye'nin Anayasal Yükümlülüğü Nedir?
Anayasa'nın Başlangıç kısmında genel bir ilke olarak "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine ve "Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olma" faktörüne yer verilmesi ve Anayasa'nın 92'inci maddesi lafzı "SALDIRI SAVAŞI YASAĞI"nı anayasal bir ilke kılmaktadır.
Bu anayasal ilke sadece Türkiyenin savaş politikası açısından değil, dünya barışına tehdit getiren diğer saldırı savaşlarına da karşı durulmasını gerekli kılar. Bu nedenle ABD-İsrail'i destekleyen veya "tarafsız" kalan bir tutum değil, saldırı savaşına karşı bir tutum almak anayasal bir zorunluluktur.
YSK, Tayyip Erdoğan'ın 2014'te başlayan "Birinci Cumhurbaşkanlığı Dönemi"ne rağmen, 2017 Anayasa değişikliğiyle birlikte dönem sayısının baştan hesaplanması gerektiğine karar vermişti (YSK, K. 2023/316).
Bu karar, eleştiriye hayli açık olsa da, geçerli.
YSK kararına göre 2018-2023 dönemi "Birinci Cumhurbaşkanlığı Dönemi", 2023'ten beri işleyen dönem ise "İkinci Cumhurbaşkanlığı Dönemi" olmaktadır.
Anayasa'ya (md. 116/3) göre: "Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir."
Yani Cumhurbaşkanı, bu aşamada ancak erken seçim kararı alınması hâlinde bir kez daha aday olabilir.
Fakat yine Anayasa'ya (md. 116) göre: "Türkiye Büyük Millet Meclisi, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir."
Bu sayı 360'tır.
Şu anda AKP+ MHP+HÜDA+YRP+DSP'nin milletvekili sayısı 331'dir.
TBMM İçtüzüğü (md. 64/3) uyarınca TBMM Başkanı oy kullanamamaktadır.
Demek ki Cumhur İttifakı'nın isteyeceği bir erken seçim kararı için hâlihazırda 30 milletvekiline daha ihtiyaç duyulmaktadır.
Yeni Yol (20 MV) + Bağımsızlar (8 MV) + DP (1 MV) ikna edilse bile hâlâ erken seçim kararı alınamıyor.
Şu hâlde, muhalefetin üç partisinden biri (CHP, HDP, İYİP) istemedikçe erken seçim mümkün değil.
Erken seçim kararı alınamaması hâlinde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yeniden aday olma olasılığı yok.
(Not: "Terörsüz Türkiye" sürecini ve milletvekili transferlerini bir de buradan okuyun derim.)
🇹🇷7 günde 5 kez Dünya Şampiyonu olan para milli yüzücümüz Defne Kurt'un Türk İstiklal Marşımızı okunurken göz yaşlarına hakim olamadığı anlar.
Gurur duyduk tebrikler.
Cumhuriyet tarihinde yargısal görevdeki aktif bir savcının Adalet Bakanı olarak atandığı bir örnek yok.
Bu, yeni siyasal rejimin sağladığı bir imkân ve normalleştirdiği bir uygulama.
Şu notu düşmüş olalım: Pekçok anayasada ve konvansiyonda böylesi durumlar uygun görülmez ve etik standartlarla bağdaşmaz. Konu genellikle "çıkar çatışması" kapsamında ele alınır. (Çıkar, piyasa aktörlerinin maddi menfaatlerinin yanı sıra kariyer, güç, siyasal pozisyon şeklinde de tezahür edebilir.)
Örneğin Brezilya’da Lula aleyhine yürütülen yolsuzluk davasının hâkimi Sérgio Moro’nun sonradan Adalet Bakanı yapılması benzer bir tartışma yaratmıştı. Yoğun tepkiler üzerine iktidar çevresi "Moro hâkimdir, savcı gibi taraf değildir; dolayısıyla ortada bir çıkar çatışması yoktur" savunmasına sığınmıştı.
Memleketimizde böyle bir haklı çıkarma çabası dahi yok.
Kahramanmaraş’ta küçücük bir köpek sadece ona bakan aileyi değil köyde yaşayan insanları da kurtardı . Havlamasından varlığından rahatsız oldukları bu köpekler insana can oldular .
#6subat2023