Carl Jung şöyle der: “Hayatımızda karşılaştığımız her insan, kendimiz hakkında bilmediğimiz bir şeyi bize gösterir.”
Bazıları bize sevgiyi öğretir.
Bazıları sınır koymayı.
Bazıları gitmeyi.
Bazıları ise, bir daha asla nasıl bir insan olmak istemediğimizi…
Belki de hayatımıza giren herkesin bizimle kalması gerekmiyordur.
Bazı insanlar hayatımıza bir ömür kalmak için değil, bize kendimizle ilgili bir şey göstermek için gelir.
Ve bazen bir insanın hayatımızdan çıkması, onun hikâyesinin bittiği anlamına gelmez.
Belki de sadece bizim hikâyemizdeki rolü sona ermiştir.
Bir yerde okumuştum;
Atlar yorulduğunu anlamadığı için koşarken çatlayarak ölebilirmiş.
Bazen insan da böyle tükenir.
Herkese yetişirken, her şeyi idare ederken…
Kendine iyi gelmeyi unutur.
“Şu da hallolsun…” Hayatın en uzun cümlesi bu. Hep bir sonrasına bırakıyorum kendimi;
rahatlamayı, durmayı, iyi hissetmeyi. Meğer hayat, ben hazır olmayı beklerken başka bir yerden akıyormuş.
Bazı şeyler hemen olmaz. Çünkü bazen hayat gecikmez, biz henüz hazır olmayız.
Anlamamız, sindirmemiz, yeniden dengeye gelmemiz gerekir.
O yüzden bazı süreçler duraklar, bazı yollar uzar.
Ama sonunda fark ederiz; hiçbir şey bizi bekletmemiş, sadece biz
tamamlanıyormuşuz.
İnsanın yaşı büyüdükçe değişen çok şey var ama hiç değişmeyen bir şey var: değer görmek ihtiyacı. Kaç yaşında olursak olalım, değer gördüğümüzde hayatın yükü hafifliyor. Görmediğimizde ise o yük, normalinden çok daha ağır geliyor.
İnsanların acilen normalleşmeye ihtiyacı var. Sıradan şeyler yapmaya, küçük mutluluklara, biraz umuda ve yaşadıklarını hissetmeye ihtiyacı var. Dünya giderek daha saçma bir yere dönüşüyor. Yorucu.
İnsan bazen kendini başkalarının onayında arıyor.
Bir gülüş, bir beğeni, bir takdir…
Ama her şey gelip geçiyor, kalıcı olan tek şey kendi gözünde gördüğün kıymet.
Kendi değerini fark ettiğinde, dışarıdaki sesler önemini yitiriyor.
Çünkü değer görmek, önce içeride başlıyor; sonra dünyaya yansıyor.
Bazen dışarıdan her şey yolunda görünür.
Ama içten içe verdiğin mücadeleyi,
ayağa kalkmak için harcadığın gücü
yalnızca sen bilirsin.
Kendine bu kadar cesurca sahip çıktığın için…
Gurur duy kendinle. 🍃
Bir kereden bir şey olmaz… En tehlikeli cümlelerden biridir bu.
Çünkü çoğu zaman insanlar, kendi değerlerine ilk ihaneti bu cümleyle yapar.
Kalbin bir sinyal verir aslında… ‘Bu sana iyi gelmeyecek’ der. Ama sen susturursun.
Sonra? Aynı şey ikinci kez daha kolay olur. Üçüncüde artık iç sesin bile konuşmaz. İşte insan; yaşadığı gibi inanmaya, inandığı gibi yaşamaktan vazgeçmeye orada başlar.
Vicdan, önce sızlar… sonra susar. O yüzden küçük gibi görünen o ilk taviz… Bazen en büyük kayıptır.
Unutma: Karakter, büyük seçimlerden önce küçük kararlarda sınanır.
Chapman der ki: ‘Kendi sevgi dilinle değil, karşındakinin sevgi diliyle seversen gerçek bağ kurulur.’
Hepimiz sevgiyi farklı şekillerde hisseder ve gösteririz.
Birine güzel sözler söylemek onu sevmenin yolu olabilirken, bir başkası için birlikte geçirilen kaliteli zaman en değerli hediyedir.
Sevgi sadece vermek değil, karşımızdakinin kalbine dokunacak dili bulabilmektir.
İşte gerçek bağ, tam da burada başlar.
Bir kalabalığın ortasında durup da içinden geçenleri kimsenin duymadığı anlar vardır. Göz göze gelirsin ama temas edemezsin. Sesler yankılanır ama sana uğramaz. İşte o an anlarsın: Yalnızlık, bazen bir odada tek başına olmaktan değil, çevrende onlarca insan varken görünmemekten doğar. Görülmeyen bir ruh, yavaş yavaş içe çekilir; çünkü insan ancak anlaşıldığı yerde var hisseder.
Kendini anlatınca ‘çok oldum’, susunca ‘yok oldum’… Hep bir arada kalmışlık. Oysa insan bazen kendini anlatarak değil, kendini saklarken yitiriyor en çok. Mütevazılık, varlığını inkâr etmek değil ki.
Bir şeklin yoksa, herkes seni kendi heykeline yontar. Duruşun belirsizse, hayat seni hamur gibi yoğurur. Ne hissettiğini bilmezsen, başkalarının duygusunu yaşamaya başlarsın. Ne istediğini söylemezsen, başkalarının hayatını yaşarsın. Duruş, varlığının sınırıdır; sen çizmezsen, bir bakmışsın başkalarının fırçasından çıkmışsın.
İyi bir insan olmak, herkese yetişmek, kimseyi kırmamak, sürekli gülümsemek, her yükü omuzlamak değildir. Bazen iyi olmak, yorulduğunu fark edip durmak, herkesin isteğine göre şekillenmek yerine kendi formunda kalabilmektir. Çünkü sürekli başkalarının onayını ararken, en sessiz şekilde kendinden uzaklaşır insan. Gerçek iyilik, kendine sadık kalabildiğinde başlar.