LÜKS SAATLERİN BOĞAZ GÖSTERİMİ
Lüks saat denince ilk akla gelen İsviçre’nin, ünlü saat ustaları ve sanatkarlarının maharetli ellerinden çıkan şaheser ürünler İstanbul’da gösterime sunuldu.
https://t.co/3G4KH4Dyib sitemizden takip edebilirsiniz.#GPHG25#GPHG#watchmaking
Toplantı NATO toplantısı...
Ve biz köprüleri Amerikan Bayrağı'na mı boyuyoruz?
"15 Temmuz kalkışmasını yaptırdı" dediğiniz Amerika'nın bayrağına !
Hem de askerimizin başına çuval geçirilen günün yıldönümünde !
Şu yerli ve milli (!) arkadaşlar bi parmak kaldırabilir mi?
⚠️ “Bunun adı ahlaksızlık”
Fatih Altaylı, otopark ücretlerine isyan etti:
• İstanbul’da, kent merkezinde 2 saatlik otopark ücreti 750 TL’den başlıyor.
• 4 saatte 1100 TL oluyor. 25 dolar.
Hadi o İstanbul. Birkaç gün önce Bodrum’da bir açık otoparka 15 yaşındaki aracımı bıraktım.
• ‘Abi, kirlenmiş; yıkayayım mı?’ dedi. ‘Olur’ dedim.
• 2 saat sonra geldiğinde 1800 TL ödedim. Cebimdeki bütün parayı bıraktım.
• Birkaç sene önce oto yıkamaya 30 TL veriyorduk.
• 10 TL de yıkayan çocuğa bahşiş bırakıyorduk.
• Sonra 50 oldu, sonra 100, şimdi 1200 TL.
• Tamam enflasyon çok yüksek falan ama bu kadarı da ayıp artık.
• Bunun adı fırsatçılık falan değil doğrudan ahlaksızlık. Ve ne yazık ki her yere hakim.
• Herkes birbirini kazıklıyor. Herkes birbirinden şikayet ediyor. Herkes birbirinin arkasına sırayla geçiyor.
• Sonuç bu oluyor.
• Hurşit Güneş’in söylediği gibi “Herkes birbirine sırayla takıyor”.
• 1200 TL’ye otomobil yıkarsan, 1200 TL’ye et aldığın için, 150 TL’ye domates aldığın için kızma hakkın kalmıyor.
Bu nasıl hukuk? - Taha Akyol https://t.co/kAXt3brb67 @KararHaber
Ankara’da toplanacak NATO zirvesi için 174 kişi “eylem yapma ihtimaline binaen” tutuklandı! 34 kişi adli kontrol altında.
Maddeye göre “kuvvetli suç şüphesi” olsa bile bu yetmez, “delillerin, somut olgularla gerekçelendirilerek açıkça gösterilmesi” zorunludur.
Silah, bomba yok… İllegal örgütle ilişkiye dair doküman yok… Eylem hazırlığını gösteren bulgular yok…
Bu kadar ağır apaçık ve ağır hukuk ihlali münferit bir olay değildir. Arkasında, yargının siyasallaştırılması vardır.
Otoriterleşmenin yeni aşamasıdır: Artık hiç kimse “delil yok” güvencesine sahip değildir.
NATO Genel Sekreteri Rutte:
"Türkiye'nin, tüm NATO genelinde, tüm NATO topraklarında faaliyet gösteren yaklaşık 3.000 savunma sanayii şirketi bulunuyor.
Dolayısıyla zirvede ne yapacağımıza gelirsek; ilk gün büyük bir savunma sanayii günü gerçekleştireceğiz. Ve çok büyük miktarda yeni sözleşmelerin, mutabakat zaptlarının (MoU), niyet mektuplarının imzalandığını, bunun yanı sıra büyük kontratların yapıldığını göreceksiniz."
AB'ye ihracat yapan Türk firmalarının ihraç ürünlerinin gömülü karbon emisyonlarını hesaplamaları, bu emisyonları raporlamaları ve gerekli durumlarda AB ETS karbon fiyatına bağlı olarak hesaplanan SKDM yükümlülüğünü yerine getirmeleri gerekmektedir.
https://t.co/XoONPeIRLw
Sn. Şamil Tayyar Bey, siz doğru bildiklerinizi ve gördüklerinizi yazmaya devam edin. Bu faizlerle yatırımcı ve iş insanı kredi kullanır mı? Kredi kullanılmayınca takibe de gerek kalmaz:))
Kar eden şirket sayısına ve kapanan şirketlere baksınlar….
Maliye ve Hazine Bakanlığının piyasalardaki sıkıntıya ilişkin yorumlarımıza da itirazı var.
Konkordato ilan eden firma sayısının 5 bin 832’e ulaştığını teyit ediyorlar ancak bu sayının toplam içindeki payının yüzde 0.93-1.67 arasında değiştiğini ifade ediyorlar.
Karşılıksız çek miktarı ortalamanın üzerinde ama takipteki ticari kredi miktarı azalmış.
📢Fatih Altaylı:
⭕ "Adını verip, başını belaya sokmak istemediğim bir dostumun görüşlerini paylaşmak istiyorum bugün.
⭕ Türk futbolunun tam göbeğindedir.
⭕ Onun desteği olmadan futbolda bir federasyon kurulmaz, kurulamaz.
⭕ Ama federasyon başkanı kim olursa olsun ondan desteğini ve yardımını da esirgemez.
⭕ Kendisini ise federasyon yönetimlerinde pek görmeyiz. İşine gücüne bakan, doğru düzgün bir adamdır.
⭕ Mevcut federasyon başkanı ile de arasının pek iyi olduğu söylenemez fakat açık açık bir muhalefet de yapmadığını bilirim.
⭕ Milli takımın Dünya Kupası finallerinden en erken elenen takım olmasına çok üzüldüğünü tahmin ediyordum. Fikrini sorunca derdini döktü.
⭕ “Türkiye’nin Dünya Kupası’nda başarılı olamamasının elbette birçok nedeni var ama yine de iki konuda önlem alınsa idi her şeye rağmen bir üst tura çıkardık.
⭕ 1. Kamp yeri doğru seçilseydi: Haziran ayında Arizona’da sıcaklık 50 derece. Gölgede. Milli takım idmanı 50 derecede, güneşin altında yani herhalde 60-70 derece hissedilen bir sıcaklıkta yaptı. Sonra 20 dereceye soğutulmuş otelde konakladı. Oradan kalktı, 50 derecelik kuru sıcak bir iklimden maç yapmak için 29 derece ama nemli Los Angeles’a, okyanus kıyısına gitti. Buna bir de jet-lag’i ekle. Hangi spor hekimine, fizyolojiste sorsan bunun intihar olduğunu söyler. Kardeşim, İbrahim Bey sen FIFA Başkanı’nın yakın arkadaşı olduğunu söylüyordun. Söylesene Infantino’ya, kankana sana başka bir yerde kamp versin. Vermiyor mu, git kirala. Paran mı yok! Para var ama bunu düşünecek bilgi, donanım var mı!
⭕ 2. Hazırlık maçları: Rakiplerinin oyun sistemine uygun takımlarla hazırlık maçı yapsana. Belli ki Paraguay ve Avustralya senin gücünde olmadığı için savunma yapacak. İkisi de fizik futbol oynayacak. Sen de ona uygun takımlarla maç ayarlasana. Hazırlık maçı kazanmak için değil, hazır olup olmadığını anlamak için yapılır. Sen Amerika ile her türlü baş edersin. Açık oynayan takım. Sen de açık oynuyorsun. Ama diğer ikisi öyle değil. Bunlarla berabere kalsan 2 puan, Amerika’yı yen 5 puan. Çıkarsın üst tura. Ki doğru hazırlansan onları da yenersin. En azından iddianı son maça taşırsın.
⭕ Sana bir de bilgi vereyim.
⭕ Cumhurbaşkanımız bu rezalete çok ama çok sinirlenmiş.
⭕ Amerika maçına iş insanları, siyasiler ile büyük bir çıkartma yapmak üzere tüm hazırlıklar yapılmış. Tam bir gövde gösterisi yapılacakmış. Hatta belki tribünde Trump ile yan yana maç izlemek için de bazı çabalar varmış. Peş peşe iki yenilgi tüm bu hazırlıkları boşa çıkarmış.”
⭕ 24 yıl sonra gittiğimiz bir Dünya Kupası’nı böylesine boşa harcamış olmanın bir bedeli olur mu bilmem.
⭕ Ama bana gelen bilgiler böyle.
⭕ Çok iyi olduğu söylenen bu jenerasyon elbette ilerde de başarılar elde edecektir.
⭕ Kesin olan, bunun bu federasyon ve bu başkan ile olamayacağı.
⭕ Belli ki, irmik var, yağ var, tencere var.
⭕ Olmayanın ne olduğu da belli."
@emrealkin1969 👏👏👏 Bütün tespitleriniz doğru. Ama maalesef herşey görmezden gelinip meçhule doğru yol alınıyor. Geminin nereye gideceğini sanıyorum KAPTAN da bilmiyor.:(((
Değerli Dostlar.. Türkiye sermaye piyasalarında son günlerde yaşanan #MSCI tartışması, yalnızca bir endeks sağlayıcısının teknik raporundan ibaret değil. Mesele, bir özel uluslararası şirketin Türkiye piyasalarına ilişkin değerlendirmesinden çok daha derin. Asıl mesele, aylardır dünyayı dolaşan, Londra’da, New York’ta, Körfez’de yatırımcı toplantıları yapan ekonomi yönetiminin, bu kadar temasın ardından hâlâ Türkiye hakkında bu tür olumsuz algıların oluşmasını önleyememiş olması.
Eğer ekonomi yönetimi uluslararası yatırımcıya sürekli “program işliyor, dezenflasyon devam ediyor, öngörülebilirlik artıyor, piyasa dostu adımlar atılıyor” mesajı veriyorsa, o zaman şu soru kaçınılmaz hâle gelir: Bu mesaj neden MSCI gibi küresel finans mimarisinin etkili aktörlerinde karşılık bulmuyor? Daha açık söyleyelim: Bu kadar roadshow, bu kadar toplantı, bu kadar sunum, bu kadar “Türkiye’ye güvenin” çağrısı yapıldıysa, neden Türkiye hâlâ piyasa erişilebilirliği, kurumsal istikrar, bilgi akışı, yatırım araçlarına erişim ve düzenleyicide öngörülebilirlik gibi başlıklarda tartışma konusu oluyor?
Bugün Türkiye’de yatırımcı zaten yeterince yorgun. Enflasyon beklendiği hızda düşmüyor. Faizler yüksek. Şirketlerin finansman maliyeti ağır. Borsa bir dönem umut kapısı olarak görüldü; şimdi küçük yatırımcı için çoğu zaman sabır testine dönmüş durumda. Fon yöneticileri bir yandan müşterilerine piyasa anlatmaya, diğer yandan değişen düzenlemelere, dalgalı algıya ve dış kurumların değerlendirmelerine karşı pozisyon almaya çalışıyor. Vatandaş ise BES’te, yatırım fonunda, hisse senedinde, emeklilik birikiminde “acaba yine ne olacak?” tedirginliği yaşıyor. Böyle bir dönemde MSCI gibi bir kurumun Türkiye’ye dair olumsuz ton taşıyan değerlendirmesi, yalnızca teknik bir not değil; zaten kırılgan olan güven duygusuna vurulmuş yeni bir darbe oldu.
Elbette MSCI kutsal bir otorite değil. IMF değil, Dünya Bankası değil, OECD değil, Türkiye üzerinde hukuki yetkisi olan bir kurum hiç değil. Özel bir şirket. Küresel fon endüstrisinin ihtiyaçları, beklentileri ve algılarıyla çalışan bir endeks sağlayıcı. Bu nedenle MSCI’nin her değerlendirmesini tartışmasız hakikat gibi kabul etmek doğru olmaz. Hatta tam tersine, bu tür kurumların gelişmekte olan piyasalar üzerinde nasıl bir etki gücüne sahip olduğu ayrıca sorgulanmalı. Çünkü bir özel şirketin raporu, fon akımlarını, portföy kararlarını, risk algısını ve yerli yatırımcının moralini etkileyebiliyorsa, burada asimetrik gücün varlığından söz edebiliriz.
Ekonomi yönetiminin görevi büyük. Eğer bu kurumların etkili olduğu biliniyorsa, onlarla yalnızca yatırımcı toplantılarında fotoğraf vermek yetmez. Bu kurumların hangi kriterlere baktığını, kimlerden görüş aldığını, Türkiye’ye dair hangi risk başlıklarını öne çıkardığını önceden görmek, bunlara karşı teknik ve ikna edici bir hazırlık yapmak gerekir. Uluslararası finans sistemi böyle işliyorsa, “biz haklıyız” demek yetmez; haklılığımızı veriyle, düzenlemeyle, iletişimle ve zamanında müdahaleyle göstermemiz gerekir.
Bugün görünen tablo ne yazık ki bunun tam tersi. Ekonomi yönetimi dışarıda Türkiye hikâyesini anlatıyor; içeride ise piyasanın kafasını karıştıran uygulamalar, ani düzenlemeler, geçici yasaklar ve öngörü eksikliği tartışma yaratıyor. Açığa satış yasakları, veri erişimi, yatırım araçlarının kullanılabilirliği, piyasa mekanizmasının ne kadar serbest işlediği gibi başlıklar, kabul edilmelidir ki küresel yatırımcıların hassasiyet gösterdiği konular. Bunların bir kısmında Türkiye’nin kendini savunacak argümanları olabilir. Ancak savunma, olay olduktan sonra verilen tepkilerle değil, olay yaşanmadan önce kurulan güvenle yapılır.
Burada en can sıkıcı nokta, faturanın yine yatırımcıya çıkması. Ekonomi yönetimi enflasyonu hedeflediği hızda aşağı çekemiyor ve bedeli vatandaş ödüyor. Piyasa güveni zedelendiğinde bedeli yatırımcı ödüyor. Fonların performansı baskı altına girdiğinde bedeli fon yöneticileri ve yine tasarruf sahibi ödüyor. Dışarıdan gelen her olumsuz değerlendirmede, içeride zaten pamuk ipliğine bağlı olan piyasa psikolojisi bir kez daha bozuluyor.
Bu tartışmayı sadece “MSCI kim oluyor?” öfkesiyle geçiştirmek kolay. MSCI’nin uluslararası finans sistemi içindeki gücü elbette sorgulanmalı. Kabul edilmeli ki gelişmekte olan ülkelerin özel endeks sağlayıcıları ve büyük fonlar tarafından kolayca baskı altına alınabilmesi ciddi bir sorundur. Maalesef, küresel finans dünyası masum, tarafsız ve objektif değil. Ancak bunları söylemek, Ekonomi Yönetiminin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, dışarıya daha fazla sunum yapmak değil; içeride güven veren, dışarıda da üzerinde tartışılmayacak bir piyasa düzeni kurmak. Eğer sermaye piyasası şeffafsa, kurallar öngörülebilirse, düzenleyici kurumlar kararlı ama tutarlı davranıyorsa, yatırım araçları sağlıklı işliyorsa ve piyasa mekanizmasına güven varsa, MSCI raporlarının etkisi de sınırlı kalır. Ama piyasa zaten hassassa, yatırımcı zaten yorgunsa, ekonomi programı sonuç üretmiyorsa, dışarıdan gelen her rapor içeride büyük bir sarsıntıya dönüşür.
Bugün mesele tam da bu. Türkiye’nin MSCI’ye kızmaya hakkı olabilir. Fakat asıl soru şudur: Türkiye neden MSCI gibi kurumların değerlendirmelerine bu kadar açık, bu kadar kırılgan, bu kadar savunmasız hâle geldi? Ekonomi yönetimi bu kadar uluslararası temas yürütürken, bu riskleri neden önceden yönetemedi? Londra’da verilen mesajlar neden MSCI raporunda karşılık bulmadı? Yatırımcıya sürekli sabır tavsiye edilirken, yatırımcının güvenini koruyacak kurumsal refleks neden aynı hızla gösterilemedi?
Bu sorulara cevap verilmeden tartışmayı yalnızca dış güçler, küresel fonlar veya özel endeks şirketleri üzerinden okumak eksik kalır. Küresel finansın çifte standardını konuşalım; ama aynı anda kendi ev ödevimizi de konuşalım. MSCI’nin taraflı ommasını tartışalım; hatta nerden geldiği belli olmayan güdümlü kararlarını da konuşalım ama Türkiye’nin bu muameleye bu kadar açık kaldığını da tartışalım. Çünkü güçlü ülkeler yalnızca itiraz eden ülkeler değildir. Güçlü ülkeler, eleştirilmesi zor kurumlar kuran, piyasasını koruyan, yatırımcısına güven veren ve dışarıdan gelen baskıyı içeride krize dönüştürmeyen ülkelerdir.
Bugünkü manzara ise maalesef iç açıcı değil. Enflasyon hâlâ istenen hızda düşmemişken, sermaye piyasalarında güven tam onarılmamışken, yatırımcı zaten zor bir dönemden geçerken bir de MSCI tartışmasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu tabloyu sadece “dışarıdan gelen haksızlık” diye açıklamak yetmez. Bu aynı zamanda ekonomi yönetiminin iletişim zaafıdır, öngörü zaafıdır.
Ve en kötüsü, bedeli yine piyasaya güvenmeye çalışan insanlar ödüyor. Fonlara para koyan vatandaş, portföyünü yönetmeye çalışan profesyonel, şirketine kaynak arayan girişimci, Türkiye’ye uzun vadeli yatırım yapmak isteyen herkes maalesef bu belirsizliğin içinde kalıyor. Bu konuyu ilerki günlerde analiz etmeye devam edeceğiz.
Sn. eski AKP Milletvekili ve Gazeteci Şamil Bey, bu anlattıklarınızı kim, nasıl ve ne kadar zamanda düzeltecek? Hükümetin bakanlarının ve üst düzey bürokratların bunlardan haberi var mı? Borçlanarak, para basarak ve zam yaparak düzelir mi sence? Ankara’nın gerçek niyeti ne sizce?
Dar ve sabit gelirlilerin hayat pahalılığı karşısında yaşadığı zorlukları anlatıyoruz.
Piyasalar da pek farklı değil.
Şu veriler piyasaların zorluklara artık dayanamaz hale geldiğini gösteriyor.
Bakın, 2021 yılında 21 milyon 683 bin olan icra ve iflas dosya sayısı 3 yılda (2022-2025) 25 milyon 134 bin 486’ya çıkmış.
Dosya sayısı özellikle bu yılın ilk 5 ayında zirve yapmış, sadece 5 ayda 1 milyon 55 bin adet artmış.
Çeklerde de kriz yaşanıyor.
2023 yılında 146 bin 869 adet olan karşılıksız çek sayısı 2025 sonunda 311 bin 17 olmuş. Sadece bu yılın ilk dört ayında 103 bin 955 adet çek karşılıksız çıkmış.
2018 yılında 218 bin civarındaki protestolu senet sayısı 2025 sonunda 301 bin 447’ye yükselmiş.
Konkordato kararlarında da rekor yaşanıyor.
2023 yılında 519 olan kurumsal konkordato kararı son 3 yılda 5 bin 861’ye yükselerek rekor düzeyde artış göstermiş.
‘Ölen ölür kalan sağlar bizimdir’ deniyorsa bilemem.
Ancak, dereye su gelene kadar kurbağanın gözü çıkabilir, haberiniz olsun.