Bombalardan önce açlık öldürmeye başlayacak Gazze'deki kardeşlerimizi...
Eğer çok kısa süre içinde yeterli gıda ulaştırılamazsa, binlerce insan açlık nedeniyle hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacak.
Bizim de bir gücümüz, bir imkânımız var. Elimizden geleni yapıyoruz. Ancak bunun da bir sınırı var; tek başımıza yeterli olamıyoruz.
Dünya izliyor.
Dünya susuyor.
Dünya sırtını dönüyor.
Gazze'nin bugün en büyük ihtiyacı sessizlik değil; vicdan, dayanışma ve harekettir.
Bu noktada yardım kuruluşlarına da büyük sorumluluk düşüyor. İmkânı olan tüm derneklerin, vakıfların ve insani yardım kuruluşlarının daha fazla gayret göstermesi, daha güçlü bir koordinasyonla ihtiyaç sahiplerine ulaşması hayati önem taşıyor.
Her geçen gün, kaybedilen bir zamandır.
Gazze'de çocuklarımız okula giderken çantalarında ağır bir şey taşıyor.
Ölüm ihtimalini.
Kimi yetim.
Kimi öksüz.
Kimi hem yetim hem öksüz.
Gökyüzünde drone sesi var.
Her an bir füze düşebilir.
Her an son anları olabilir.
Ama yine de okula gidiyorlar.
Çünkü korkularından daha büyük bir şeyleri var.
İnançları.
Biz hayata tutunmak için sebepler ararken, onlar enkazların arasında Allah'ın verdiği söze tutunuyor.
Rahman onlara bir söz verdi.
Cennet.
Belki bu yüzden dünyanın en ağır yükünü taşıyan çocuklar,
en dik yürüyen çocuklar oluyor.
Neredesin ey Muhammed (s.a.v.)...
Neredesin ey Ali...
Ümmetin kanı oluk oluk akıyor.
Nuseyrat Kampı'nda da sivillerin kanı toprağa karıştı.
Geriye sadece kan izleri kaldı.
Allah'ım
Allah'ım
Allah'ım
Türkiye Müslüman bir ülke.
Üstelik yüzyıllar boyunca ümmetin liderliğini yapmış büyük bir devlet geleneğine sahibiz.
Ama maalesef bugün geldiğimiz noktada ümmetin yetim çocukları olan Gazze, Türkiye'nin gündeminde geri plana düşmüş durumda.
Bugün gündemin ilk sıralarında tatil var...
Güneş var...
Deniz var...
Eğlence var...
Peki, Peygamber Efendimizin (sav) hayatında böyle bir zamanda mazlumlar unutulmuş muydu? O, her zaman yetimin, mazlumun, açın ve çaresizin yanında oldu. İmkânı olanı yardıma çağırdı, ümmet olmanın gereğini hatırlattı.
Kur'an-ı Kerim de bizlere mazlumun yanında durmayı, iyilikte ve yardımlaşmada birleşmeyi emreder. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
"İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın..." (Maide Suresi, 2)
Bir başka ayette ise şöyle buyurur:
"Size ne oluyor da Allah yolunda ve 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar...' diye dua eden güçsüz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğruna mücadele etmiyorsunuz?" (Nisâ Suresi, 75)
Bugün önümüzde sadece bir gündem değil, aynı zamanda bir imtihan var.
Belki de bir cennet ya da cehennem fırsatı...
Ya "Bana ne?" deyip arkanı döneceksin. Sessiz kalacak, vebalini de omuzlarına alacaksın...
Ya da sesini yükselteceksin. Elinden ne geliyorsa onu yapacaksın.
Üstelik kış kapıda...
Gazze'nin sadece dualara değil, maddi yardımlara da ihtiyacı var. Nerede olursan ol, gücün neye yetiyorsa, Gazze'ye destek ol. Çünkü bazen bir lokma ekmek, bir battaniye, bir mont veya bir bağış; bir çocuğun hayata tutunmasına vesile olabilir.
Unutmayalım...
Sessizlik de bir tercihtir.
Vicdan ise bir gün mutlaka hesap verir.
Bu ülkede ne kadar imansız insan varsa, en az o kadar da Allah'ın yolunda yürümeye çalışan insan var.
Umut hiçbir zaman tükenmez.
Bir Umuttur Yaşamak...!
Gazze'nin çocukları, haber bültenlerindeki rakamlardan ibaret değil; yaşamayı ve güven içinde olmayı hak eden masum canlardır.
Çocuklarımız işgalin amaçları uğruna daha ne kadar bir bedel olarak kullanılacak?
Dünya, öldürme, yaralama ve acılar karşısında daha ne kadar sessiz kalacak?
Dünyanın diğer çocukları hayallerle büyürken, Gazze'nin çocukları bombardıman ve korku altında büyüyor.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.
Gazze'de sadece binalar değil, hayat kurtaran imkânlar da hedef oluyor.
Hayat kurtaran bakım-onarım atölyeleri bile vurulurken, sözde ümmetin yükünü omuzlarında taşıdığını söyleyenlerin sessizliği en az yıkım kadar ağır.
Tarih, sadece bombaları atanları değil; konuşması gerekirken susanları da yazar.
Seri Devam...
Kardeşlerim...
Tarih kitaplarını kapatın.
Çünkü bugün anlatacağım şey, satır aralarında kalanlardan ibaret değil.
Bir devletin neden yükseldiğini herkes konuşur.
Ama neden ayakta kaldığını çok az kişi sorar.
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Çünkü bir devleti büyütmek başka şeydir...
Onu yüzyıllarca aynı istikamette yürütmek bambaşka...
Bugün size Aziz Mahmud Hüdayî'yi anlatacağım.
Fakat onun doğduğu yılı...
Nerede yaşadığını...
Kaç talebe yetiştirdiğini anlatmayacağım.
Bunları herkes yazar.
Ben başka bir sorunun peşinden gideceğim.
Aziz Mahmud Hüdayî neden devletin en karanlık döneminde ortaya çıktı?
Neden adı, tam da düzen sarsılırken duyulmaya başladı?
Çünkü o yıllar sıradan yıllar değildi.
Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi.
Sınırlar hâlâ genişti.
Ordular hâlâ güçlüydü.
Saray hâlâ ayaktaydı.
Ama görünmeyen bir şey yavaş yavaş tükeniyordu.
Hafıza...
İşte devletler önce burada yorulur.
İnsanlar hep aynı yanlışı yapar.
Bir devlet yıkılınca dönüp son savaşa bakarlar.
Son padişaha bakarlar.
Son anlaşmaya bakarlar.
Oysa çöküş, son gün başlamaz.
Çöküş çok daha önce başlar.
Kimsenin önemsemediği küçük kırılmalarla...
Kimsenin duymadığı sessizliklerle...
Kimsenin ciddiye almadığı uyarılarla...
Eski kayıtlar tam da bu yüzden ilginçtir.
Çünkü onlar savaşlardan çok sessizlikleri anlatır.
İşte o kayıtların çoğunda tek bir isim tekrar eder.
Aziz Mahmud Hüdayî...
Kimdi bu adam?
Bir hükümdar mı?
Hayır.
Bir komutan mı?
Hayır.
Bir vezir mi?
Hayır.
Öyleyse neden herkes onun kapısını çalıyordu?
İşte yazının asıl sorusu budur.
Devletin en kritik günlerinden birinde sarayda büyük bir toplantı yapıldı.
Masada komutanlar vardı.
Maliyeciler vardı.
Âlimler vardı.
Devlet adamları vardı.
Herkes aynı soruya cevap arıyordu.
"Bu düzen neden bozuluyor?"
Saatlerce konuştular.
Vergiler konuşuldu.
Ordu konuşuldu.
Hudutlar konuşuldu.
Hiçbiri kimseyi ikna etmedi.
Toplantının sonunda yaşlı bir devlet adamı ayağa kalktı.
Ve yalnızca şu cümleyi kurdu.
"Biz yanlış kapıda cevap arıyoruz."
Ertesi sabah saraydan çıkan küçük bir kafile doğruca Aziz Mahmud Hüdayî'in dergâhına gitti.
İşte o gün ilk kez Sessiz Meclis'ten söz edildiği anlatılır.
Hayır...
Bunu gizli bir teşkilat gibi düşünmeyin.
Çünkü teşkilatlar kurulur.
Dağılır.
Yeniden kurulur.
Sessiz Meclis ise bir bina değildi.
Bir makam değildi.
Bir unvan hiç değildi.
O, devletin vicdanını ayakta tutmak için oluşturulmuş Kadim Hafıza'ydı.
Bugün kulağa şiir gibi geliyor olabilir.
Ama biraz düşünün.
Bir devlet yalnızca kanunlarla yaşayabilir mi?
Kanunu yazarsınız.
Peki onu yaşatacak vicdanı nereden bulacaksınız?
İşte Aziz Mahmud Hüdayî'in bütün meselesi buydu.
O, devlete yeni kanun öğretmiyordu.
Yeni ordu kurmuyordu.
Yeni vergi koymuyordu.
O, unutulan şeyi hatırlatıyordu.
Çünkü unutulan her ilke, gelecekte yaşanacak her krizin ilk adımıydı.
Dergâhının kapısında tek bir cümle yazardı.
"İnsan unutur. Devlet de insanlardan oluşur."
Belki bu yüzden onun yanına gelen devlet adamları cevap almaktan çok soru ile dönerdi.
Çünkü doğru soru, yanlış cevaptan daha değerlidir.
Şimdi burada durun.
Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi gerçekten ekonomi miydi?
Ordu muydu?
Saray entrikaları mıydı?
Belki...
Ama Aziz Mahmud Hüdayî bunların hiçbirini ilk sıraya koymadı.
O başka bir yere baktı.
İnsan yetiştiren ocaklara...
Adalet dağıtan mahkemelere...
İlim üreten medreselere...
Çünkü ona göre devletin geleceği sınır boyunda değil, zihinlerde kaybediliyordu.
İşte tam burada Kadim Hafıza devreye giriyordu.
Kadim Hafıza...
Ne bir kitap...
Ne bir sandık...
Ne de gizlenmiş bir belgeydi.
Kadim Hafıza yaşayan bir fikirdi.
Her nesil onu yeniden öğrenmek zorundaydı.
Öğrenmezse unutacaktı.
Unutursa tekrar aynı hataları yapacaktı.
Belki de bu yüzden Aziz Mahmud Hüdayî hiçbir zaman "Devleti ben kurtaracağım." demedi.
Çünkü devleti bir kişi kurtaramazdı.
Ama bir kişi, devleti kurtaracak neslin yetişmesine vesile olabilirdi.
Asıl hedef buydu.
Asıl mücadele buydu.
İşte bugün geçmişe dönüp baktığınızda insanlar yalnızca savaşları görüyor.
Ben ise başka bir şey görüyorum.
Bir tarafta görünen iktidar...
Diğer tarafta görünmeyen denge...
Bir tarafta günü kurtarmaya çalışanlar...
Diğer tarafta yüz yıl sonrasını düşünenler...
Belki de devletlerin gerçek ömrünü belirleyen tam olarak buydu.
Aziz Mahmud Hüdayî öldüğünde arkasında ne bir ordu bıraktı...
Ne büyük bir hazine...
Ne de bir taht...
Sadece birkaç cümle...
Ve o cümlelerden biri, bugün bile üzerinde düşünmeye değer.
"Bir devleti yıkmak isteyen önce hafızasını hedef alır.
Çünkü hafızasını kaybeden millet, sonunda kendi geleceğini de başkasına yazdırır."
Belki bütün hikâye buydu.
Belki de değildi.
Ama şu soruyu artık görmezden gelmek kolay değil.
Devletleri gerçekten görünen insanlar mı yönetir...
Yoksa görünmeden yalnızca hafızayı koruyanlar mı onları ayakta tutar?
*******
Belki şimdi bana diyeceksiniz ki... "Peki Aziz Mahmud Hüdayî bütün bunları gördü de ne yaptı?" İşte tam burada onu diğerlerinden ayıran taraf ortaya çıkıyor. Çünkü o, devleti yalnızca saraydan ibaret görmüyordu. Ona göre aç kalan bir çocuk, zayıflayan bir devletin ilk işaretiydi. Evine ekmek götüremeyen bir baba, yalnızca kendi ailesini değil, milletin yarınını da kaybediyordu. Bu yüzden önce insanı ayağa kaldırmaya çalıştı. Dergâhının kapısı hiçbir zaman kapanmazdı. Kazanlar gün boyu kaynardı. Yoldan geçen de yerdi, kimsesiz kalan da... Yolcu da otururdu aynı sofraya, yetim de... Kimsenin hangi şehirden geldiği sorulmazdı. Çünkü açlığın memleketi olmazdı. Fakire uzatılan bir tas çorbayı sadaka değil, devletin geleceğine yapılan yatırım olarak görürdü. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." sözünü hiçbir zaman yüksek sesle söylemedi belki... Ama yaptığı her iş o cümlenin etrafında şekilleniyordu. O yüzden yardım ederken gösteriş aramaz, dağıtırken isim bırakmaz, verirken borçlu hissettirmezdi. Çünkü ona göre bir elin verdiğini diğer el değil, yalnızca vicdan bilmeliydi.
Şimdi başınızı kaldırın ve bugüne bakın. Takvimler 2026 yılının temmuzunu gösteriyor. Çarşıya çıkıyorsunuz... İnsanların yüzüne bakıyorsunuz... Kimsenin omzundaki yük görünmüyor ama herkes bir şey taşıyor. Bir baba evine dönerken hesap yapıyor. Bir anne pazarda elindeki parayı üç kez sayıyor. Gençler yarınını düşünüyor. Emekliler ay sonunu... Esnaf dükkânını açık tutmanın hesabını yapıyor. Kimse aynı cümleyi kurmuyor ama herkes aynı duyguyu taşıyor. Yorulduk... İşte tam da böyle zamanlarda Aziz Mahmud Hüdayî'nin bıraktığı iz yeniden anlam kazanıyor. Çünkü o hiçbir zaman yalnızca devlet adamlarına seslenmedi. Önce topluma seslendi. "Birbirinizi bırakmayın." dedi. "Bir sofrada iki kişiye yetecek yemek varsa, üçüncü kişiye de yer açın." dedi. Çünkü biliyordu ki millet birbirine sırtını dönerse, en güçlü devlet bile ayakta kalamaz.
Bir de gözümüzü sınırların ötesine çevirelim. Gazze... Bugün dünyanın en çok konuştuğu ama belki de en az anladığı yerlerden biri. Orada yıkılan yalnızca binalar değil. Çocukluklar yıkılıyor. Aileler dağılıyor. Bir annenin duası ile bir çocuğun korkusu aynı gökyüzünün altında buluşuyor. Böyle zamanlarda insan ister istemez düşünüyor. Aziz Mahmud Hüdayî bugün yaşasaydı ilk nereye giderdi? Saraya mı? Yoksa yıkılmış bir mahallenin ortasına mı? Ben cevabın ikinci seçenek olduğuna inanıyorum. Çünkü onun mücadelesi önce insan içindi. Aç kalan bir çocuğun hangi milletten olduğuna bakmazdı. Yetimin hangi dili konuştuğunu sormazdı. Mazlumun hangi şehirde doğduğunu araştırmazdı. Önce yarayı sarardı. Sonra sebepleri konuşurdu. Belki de bu yüzden gerçek büyüklük, en yüksek makama çıkmakta değil; en zor günde en çok ihtiyaç duyulan yerde bulunabilmektedir.
İşte bütün bunları yan yana koyduğunuzda Sessiz Meclis'in neyi temsil ettiğini daha iyi anlıyorsunuz. O, gizli toplantılar yapan insanlar değildi. O, zor zamanlarda ilk vazifesini unutmayan insanların adıydı. Birisi aşevinin kazanını yakıyordu. Birisi yetimin başını okşuyordu. Birisi ilim öğretiyordu. Birisi adalet dağıtıyordu. Birisi de gece kimse görmeden bir kapının önüne ekmek bırakıyordu. Kadim Hafıza işte böyle yaşıyordu. Büyük sözlerle değil... Küçük ama unutulmayan davranışlarla. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey de budur. Daha yüksek sesle konuşmak değil... Birbirimizi daha fazla duymak. Daha çok tartışmak değil... Daha çok omuz vermek. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi. Devletler bazen savaş yüzünden değil, insanların birbirine yabancılaşması yüzünden yorulur. Ve bir millet yeniden ayağa kalkacaksa, bunu önce vicdanıyla başarır. Gerisi zaten ardından gelir.
Ve şimdi meseleyi bağlayalım kardeşlerim... Çünkü buraya kadar anlatılanların tamamı bizi tek bir kapının önüne getiriyor. O dönem de devlet sarsılıyordu, bugün de dünya sarsılıyor. O dönem de ekonomik daralma vardı, bugün de insanın cebindeki para ateş gibi eriyor. O dönem de sarayın, çarşının, sokağın, sınırın, duanın ve korkunun aynı anda konuşulduğu bir iklim vardı; bugün de Türkiye tam böyle bir eşiğin içinden geçiyor. O dönem de mazlum vardı, muhacir vardı, yetim vardı, sofrasına ekmek koymakta zorlanan insanlar vardı; bugün de var. İsimler değişti. Takvim değişti. Haritalar değişti. Ama imtihan değişmedi. Devlet kendi aklıyla yolunu bulur. HİÇ merak etmeyin. Çünkü devlet, fırtına çıktığında yelkeni indirmeyi de bilir, gerektiğinde rotayı değiştirmeyi de. Büyük devletler böyle ayakta kalır. Fakat asıl soru burada başlıyor. Devlet ayakta kalır da insan ne olur? İnsan kalbini kaybederse, hangi devlet onu kurtarabilir? İnsan Kur’an’dan koparsa, hangi kanun ona yön verebilir? İnsan Allah yolundan ayrılırsa, hangi zenginlik onu doyurabilir? İşte Aziz Mahmud Hüdayî’nin asıl dersi buydu. Mesele yalnız devleti kurtarmak değildi. Mesele insanı düşürmemekti. Çünkü insan düşerse aile düşer. Aile düşerse mahalle düşer. Mahalle düşerse millet yorulur. Millet yorulursa devletin yükü ağırlaşır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnız ekonomik hesap değil, yalnız siyasi akıl değil, yalnız diplomasi değil. Bunların hepsi olacak. Ama bunların yanında merhamet olacak. Sadaka olacak. Yardımlaşma olacak. Komşunun hâlini sorma olacak. Gazze’ye bakınca yalnız öfke değil, sorumluluk duyma olacak. Kendi fakirine bakınca yalnız şikâyet değil, el uzatma olacak. Çünkü bir milletin gerçek gücü, zor zamanda kimin yanında durduğuyla ölçülür. Bugün bize düşen şey açık. Devlet işini bilir. Biz de insan kalmayı bileceğiz. Kur’an’dan kopmadan, Allah yolundan ayrılmadan, mazlumu unutmadan, fakiri incitmeden, yetimi görmezden gelmeden, soframızı küçültsek bile gönlümüzü küçültmeden yürüyeceğiz. Çünkü sonunda herkes kendi nöbetinden sorulacak.
Devlet kendi nöbetinden...
Millet kendi nöbetinden...
İnsan da kalbinin nöbetinden...
Belki de asıl mesele, tarihin bize ne anlattığı değildir.
Asıl mesele...
Bizim tarihten ne anladığımızdır.
Allah, bu millete bir daha aynı acıları yaşatmasın inşallah.
Mazlumun duasını, yetimin gözyaşını ve fakirin hakkını unutanlardan eylemesin inşallah.
Kalbimizi Kur'an'dan, yolumuzu hakikatten ayırmasın inşallah.
Çünkü devletler ayakta kalabilir...
Ama insan, ancak imanıyla ayakta kalır.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
Ve #Gazze 'miz...
Sadece İnsan Olanlara;
"Gazze'yi nasıl bilirdiniz?" diye soranlara...
Gazze'yi Yusuf'un sabrı diye bilin.
Bir babanın gözünden hiç eksilmeyen evladı diye bilin.
Kardeş ihanetiyle kuyuya atılan ama inancından vazgeçmeyen bir hayat diye bilin.
Firavunların karşısında eğilmeyen Musa'nın cesareti diye bilin.
Ateşin ortasında teslim olmayan İbrahim'in duası diye bilin.
Kerbelâ'nın hüznünü taşıyan bir ümmet yarası diye bilin.
Ve bilin ki...
Gazze sadece bir şehir değildi.
İmanın sınandığı, vicdanın tartıldığı, insanlığın kendini imtihan ettiği yerdi...
*******
Gazze'yi anlamak istiyorsanız, Yusuf'un kuyusuna yeniden bakın.
Çünkü bazen bir kıssa, yalnızca geçmişi anlatmaz.
Bazen bir kıssa, asırlar sonra yaşanacak bir hakikatin aynası olur.
Yusuf'u kuyuya atanlar uzak diyarlardan gelen düşmanlar değildi.
En yakınıydı.
Aynı sofraya oturduğu, aynı babaya "baba" dediği kardeşleriydi.
İhanet bazen kapıyı dışarıdan çalmaz.
İçeride büyür.
Bugün Gazze'ye bakarken önce bunu hatırlayın.
Her yara yabancı bir elden açılmaz.
Bazı yaralar, en yakından gelir.
Yakup'un gözleri, evladına duyduğu hasretten beyaz oldu.
Yıllar geçti.
Ama ümidini kaybetmedi.
Bugün de nice anne, nice baba, enkazın başında bir ses duymayı bekliyor.
Nice çocuk, babasının döneceğine inanarak geceyi sabahlıyor.
Acının dili değişmiyor.
Sadece isimler değişiyor.
Yusuf zindana atıldı.
Çünkü suçlu olduğu için değil...
Doğru olduğu için.
Hakikati taşıyanlar, çoğu zaman önce yalnız bırakılır.
Sonra susturulmak istenir.
Bugün de mazlum olmak, çoğu zaman suçlu ilan edilmekten daha ağır bir imtihan hâline geliyor.
Ama kıssa burada bitmiyor.
Çünkü Allah'ın yazdığı son, insanların kurduğu tuzaklardan her zaman daha büyüktür.
Yıllar geçti.
Kuyu geride kaldı.
Zindan geride kaldı.
Ve bir gün...
Allah, Yusuf'u hiç kimsenin hesap edemeyeceği bir makama çıkardı.
Kardeşlerinin attığı kuyu, kaderin sonu olmadı.
Tam aksine...
Yeni bir başlangıcın ilk basamağı oldu.
İlahi adalet, insanların acele ettiği vakitte değil...
Allah'ın takdir ettiği vakitte tecelli eder.
İşte bu yüzden Gazze'ye sadece yıkılmış binalar olarak bakmayın.
Sadece duman görmeyin.
Sadece enkaz görmeyin.
Bazen bir kuyu, bir sarayın başlangıcıdır.
Bazen en karanlık gece, en yakın sabahın habercisidir.
Yusuf kıssası bize şunu öğretir:
İhanet olabilir.
Kuyu olabilir.
Hasret olabilir.
Zindan olabilir.
Gözyaşı olabilir.
Bekleyiş olabilir.
Ama Allah'ın vaadi de vardır.
Ve Allah'ın vaadi, hiçbir zaman yarım kalmaz.
Belki bugün kuyu konuşuyor.
Belki bugün zindan konuşuyor.
Ama yarın Allah'ın hükmü konuşacak.
Gazze'yi anlamak istiyorsanız...
Bir kez daha Yusuf'un kuyusuna bakın.
Çünkü bazı kıssalar geçmişi anlatmak için değil...
Her çağın mazlumuna umut olmak için anlatılmıştır.
Hayat bazen en büyük dersleri üniversitelerde vermez.
Kürsülerde de vermez.
Bazen bütün bildiklerinizi, enkazın başında bekleyen bir çocuk değiştirir.
Gazze'ye ilk gittiğim gün...
Yıkılmış evler...
Toza bulanmış sokaklar...
Sessizlik...
Ve bütün bu sessizliğin ortasında ellerini açmış küçük bir çocuk...
Dua ediyordu.
Ne dediğini merak ettim.
Yanına yaklaştım.
Kendisi için dua ediyordu.
Sonra annesi için...
Babası için...
Ve ardından öyle bir cümle geldi ki, uzun süre ona bakakaldım.
"Allah'ım bütün müminleri bağışla..."
İçimden şu geçti:
"Neden?"
Evi yıkılmıştı.
Oyuncakları yoktu.
Belki annesini ya da babasını kaybetmişti.
Belki açtı.
Belki korkuyordu.
Belki de o gece uyuyacak bir çatısı bile yoktu.
Ama duası kendisinde bitmiyordu.
Sonra aklıma yıllardır okuduğumuz bir ayet geldi.
"Rabbenağfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb."
O an fark ettim...
Kur'an bize sadece nasıl dua edeceğimizi öğretmiyormuş.
Kalbimizin ne kadar geniş olması gerektiğini de öğretiyormuş.
Çünkü insan en zor gününde gerçek karakterini gösterir.
Rahatı yerindeyken herkes başkalarını düşünebilir.
Asıl mesele, kendi acının ortasında başkası için de dua edebilmektir.
Gazze'deki o çocuk bunu yapıyordu.
Kendi yarasını anlatmadan önce, başkalarının affını diliyordu.
Ben ise yıllardır bu duayı okuyordum.
Ama belki de hiç anlamıyordum.
Meğer mesele sadece bağışlanmak değilmiş.
Mesele, affedilmeyi isterken kimi yanında görmek istediğinmiş.
Önce kendin...
Sonra seni büyüten anne ve baban...
Sonra hiç tanımadığın insanlar...
Aynı duanın içinde...
Ne büyük bir medeniyet terbiyesi...
Bugün dünya bize sürekli "önce sen" diyor.
Kur'an ise "kendini unutma ama başkalarını da unutma" diyor.
Aradaki fark belki de bütün bir insanlık kadar büyük.
O gün anladım.
Bana bu dersi ne bir kitap öğretti...
Ne bir konferans...
Ne de uzun bir vaaz...
Bunu bana, ellerini gökyüzüne açmış Gazze'li bir çocuk öğretti.
Belki de bazı insanlar konuşarak öğretmez.
Yaşayarak öğretir.
Rabbena Âtinâ Duası
Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr.
"Rabbimiz! Bize dünyada iyilik, güzellik ve hayır ver; ahirette de iyilik, güzellik ve hayır ver. Bizi cehennem azabından koru."
Rabbenağfir Lî Duası
Rabbenâğfir lî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekûmul hisâb.
"Rabbimiz! Beni, anne ve babamı ve bütün müminleri, hesabın görüleceği günde bağışla."
Şehitlerimize son veda yapıldı.
Gece geçte olsa hepsi toprağa verilecekler.
Son rakam 47 şehit.
24 tanesi çocuk...
Elhamdülillah
Elhamdülillah
Elhamdülillah
İsrail ordusu tarafından hedef alınan ve imha edilen "Direniş Filosu" gemilerinin parçalarının Gazze kıyılarına ulaştı.
Gazze kıyılarına vuranlar sadece gemi parçaları değil...
Yarım kalmış umutlar ve Gazze’ye ulaşmaya çalışan insanların sessiz çığlığıdır.
Gazze’de Bir Çocuk Kur’an Bekliyor Kardeşim…
Bombaların Altında Hafız Yetişiyor
Gazze’de 200’den fazla çocuk…
Kur’an öğrenmek için yere diz çöküyor kardeşim…
Her alltı çocuk…
Bir tek mushafı sırayla okuyor…
Parçaları eksik…
Sayfaları eksik…
Allah’ın sözleri bunlar…!
Bombaların altında büyüyen o yetimler bugün ümmete sesleniyor…
Ama ümmetin büyük kısmı hâlâ sessiz…
Bir düşün…
Senin evinde tozlanan Kur’anlar var…
Onların elinde ise paylaşılmaktan yıpranmış tek bir mushaf…
Bir düşün…
Senin çocuğun sıcak yatağında uyuyor…
Gazze’deki çocuk, enkazın gölgesinde ezber yapıyor…
Sandalye yok…
Sıra yok…
Kur’an yok…
Hediye yok…
Ama Kur’an sevgisi var…
İşte insanı yakan da bu…
Onlar yokluk içinde Allah’ın kitabına sarılıyor…
Biz bolluk içinde uzaklaşıyoruz…
Ey hayır sahibi kardeşim…
Ey vakıflar…
Ey devlet büyükleri…
Ey bu ümmetin hâlâ vicdan taşıyan insanları…
Bu çocukların eline Kur’an vermek istiyoruz.
200 çocuğun Kur’an ezberini yarım bırakmaması için mücadele ediyoruz.
Matbaa hazır.
İrtibat hazır.
Organizasyon hazır.
Sadece destek lazım…
Belki bir sandalye…
Belki bir mushaf…
Belki küçücük bir hediye…
Ama inan…
Bugün bir çocuğun hafız olması, yarın bir ümmetin ayağa kalkmasıdır.
Gazze’de çocuklar açlıktan önce sahipsizlik hissiyle kırılıyor kardeşim…
Bu çağrı yardım çağrısı değil…
Bu çağrı vicdanın hâlâ yaşayıp yaşamadığını öğrenme çağrısıdır…
Öyle bir yerdeyim ki kardeşlerim…
Bilmiyorum burası Okçular Tepesi mi… Şehitler Tepesi mi… Yoksa cennet mi… Çünkü vallahi başka bir koku var burada… Bu normal bir toprak kokusu değil… Peygamberimizin kokusu var sanki bu sokaklarda… İnsan bazen durup düşünüyor… Acaba Efendimiz ﷺ bu sokaklardan mı geçti … Acaba Cibril burada mıydı… Ya Hz. Ali?.. Hüseyinimiz… Hasanımız… Sanki hepsi burada Gazzeli kardeşlerimizi kucaklamış gibi… Çünkü bazı yerler vardır kardeşlerim; insan oraya gidince kalbi titrer. Gazze öyle bir yer… Öyle güzel ki kokusu bu Gazze’nin… Yanmış duvarların arasından bile huzur geliyor insana… Enkazın ortasında bile secde kokusu var… İnsan yürürken ayağını toprağa değil de sanki bir duanın içine basıyor…
Bir gece daracık bir sokağa girdim kardeşlerim… Etraf yıkılmıştı… Duvarlar parçalanmıştı… Gökyüzü kararmıştı… Ama vallahi tarif edemediğim bir huzur vardı. Küçük bir çocuk gördüm… Üstü başı toz içindeydi. Ayakkabısı yoktu. Ama yüzünde öyle bir tebessüm vardı ki insan bakınca utanıyor… Dünyanın en güçlü orduları o çocuğun evini yıkmıştı ama gözlerindeki nuru söndürememişti… İşte Gazze bu kardeşlerim… Dünyanın ölüm dediği yerde diriliş var burada… İnsanların “bitti” dediği yerde başka bir iman başlıyor…
Bugün sokaklarda gezdim kardeşlerim… Etraf yıkılmıştı… Duvarlar parçalanmıştı… Gökyüzü kararmıştı… Ama vallahi tarif edemediğim bir huzur vardı. Küçük çocuklar gördüm… Dudakları kurumuştu. Ellerinde küçücük boş bir bidonlar vardı… Su arıyorlardı kardeşlerim… Sadece su… Dünyanın en basit nimeti… Ama Gazze’de bazen en büyük servete dönüşüyor su… Çocuklar sokak sokak dolaşıyordu. Her yere bakıyor… Her enkazın önünde duruyor… Sonra sessizce annesine dönüp “Anne biraz su bulabildin mi?” diye soruyordu… Vallahi o an insanın içine bıçak saplanıyor kardeşlerim…
Ve işte tam o an… Kerbela geldi aklıma…
Çünkü tarih bazen sadece tekrar etmez kardeşlerim… Aynı acıyı yeniden insanlığın yüzüne çarpar… Aynı yarayı başka bir coğrafyada yeniden kanatır… İsimler değişir… Şehirler değişir… Ama zalimin bakışı değişmez… Kerbela’da ne olduysa bugün de başka topraklarda aynı karanlık dolaşıyor… O gün Fırat’ın kenarında susuz bırakılanlar vardı… Bugün de denizin dibinde susuz kalan çocuklar var… O gün çadırlardan yükselen ağlayış vardı…
Kerbela’da güneş başka doğuyordu sanki… Kum bile yanıyordu… Rüzgâr bile matem taşıyordu… Hz. Hüseyin’in çadırlarında günlerdir su yoktu… Düşünün kardeşlerim… Peygamber Efendimiz’in öpüp kokladığı torunları… Cennet gençlerinin efendileri… susuz bırakılmıştı… Çocukların dudakları paramparça olmuştu… Küçücük bedenler titriyordu… Anneler çocuklarını susturamıyordu… Çünkü açlığı bazen insan bastırır… Ama susuzluk başka şeydir kardeşlerim… Su yoksa hayat bile insanın boğazına düğümlenir… Küçük yavrular gecenin karanlığında “su…” diye inliyordu… Ama karşılarında öyle taşlaşmış kalpler vardı ki… Fırat gözlerinin önünde akıyordu… Su oradaydı… Hayat oradaydı… Ama bir yudumu bile çok gördüler…
Düşünebiliyor musunuz kardeşlerim… Bir ordu düşünün… Elinde binlerce kılıç var ama en büyük silah olarak susuzluğu kullanıyor… Çünkü biliyorlardı… Su kesildiğinde sadece beden yorulmaz… İnsanlığın vicdanı da kurur… Ve işte o gün Kerbela’da sadece Hz. Hüseyin’in çadırları susuz kalmadı… İnsanlığın kalbi susuz kaldı… Merhamet öldü… Vicdan kurudu… İnsan olmanın anlamı paramparça edildi…
Rivayet edilir ki çocukların ağlayışı geceleri çölün içine yayılıyordu… Kadınlar göğe bakıyordu… Belki bir bulut gelir diye… Belki Allah bir rahmet indirir diye… Belki bir damla düşer diye… Ama gökyüzü bile mahzundu o gün… Çünkü yeryüzünde Peygamber’in emanetine kıyan bir kalabalık vardı… Hz. Hüseyin sadece savaşmıyordu kardeşlerim… O gün insanlığın şerefini omzunda taşıyordu… Açtı… Susuzdu… Yalnızdı… Ama eğilmedi… Çünkü bazı insanlar ölümü göze alır ama zalime boyun eğmez…
Ve insan şimdi Gazze’ye bakınca… O eski yaranın yeniden açıldığını hissediyor… Yıkılmış duvarların arasında elinde boş bidonla dolaşan çocukları görünce… Günlerdir temiz su bulamayan anneleri görünce… Bir yudum su için saatlerce bekleyen insanları görünce… Kerbela geliyor insanın aklına… Çünkü zulüm aynı zulüm kardeşlerim… Yine çocuklar susuz… Yine anneler çaresiz… Yine dünyanın büyük kısmı sessiz… İşte insanın canını yakan da bu… Tarih değişiyor ama vicdansızlık değişmiyor…
Bazen bir çocuğun çatlamış dudağı bütün siyasetlerden daha ağır gelir insana… Çünkü o dudakta sadece susuzluk yoktur… Terk edilmişlik vardır… Unutulmuşluk vardır… Ve insanın içini parçalayan şey de budur… Kerbela’da çocuklar “su…” diye ağladı… Bugün de başka coğrafyalarda aynı kelime yankılanıyor… Belki dilleri farklı… Ama gözyaşının dili aynı kardeşlerim… Acının dili değişmiyor…
İşte bu yüzden Kerbela sadece geçmişte yaşanmış bir olay değildir… Kerbela bazen bir annenin boş tencereye bakışıdır… Bazen enkaz altında “anne…” diye bağıran çocuğun sesidir… Bazen de bir milletin yalnız bırakılışıdır… Ve insanın yüreği bunu hissedince içinden bir şey kopuyor kardeşlerim… Çünkü Hz. Hüseyin’in susuz kalan yavrularını düşününce… Bugünün susuz çocuklarına bakınca… İnsan sadece ağlamıyor… Utanıyor da… Bu çağın bütün teknolojisine rağmen hâlâ çocuklar susuz kalıyorsa… Demek ki dünya büyümemiş… Sadece kalabalıklaşmış…
Bugün Gazze sokaklarında dolaşırken vallahi aynı hissi yaşıyorum… Küçücük çocuklar ellerinde boş bidonlarla dolaşıyor… Anneler yağmur damlası biriktirmeye çalışıyor… Kardeş kardeşe su sırasını bırakıyor… Bir baba kendi susuyor ama son yudumu evladına veriyor… Ve insan ister istemez düşünüyor… Acaba Kerbela yeniden mi yaşanıyor…
Bir anne gördüm kardeşlerim… Kucağında küçücük bir bebek vardı. Çocuk ağlamıyordu bile artık… Çünkü bazen insan çok acıkınca susar… Çok susayınca sesi çıkmaz olur… Anne dudaklarını ıslatıp bebeğinin ağzına dokunduruyordu… Sanki kendi bedenindeki son nemi evladına vermeye çalışıyordu… İşte o an Hz. Hüseyin’in çadırları geldi aklıma… Kerbela’da anneler de böyle bakıyordu çocuklarına… Çaresiz… Yorgun… Ama teslim olmuş şekilde…
Ve insan şunu anlıyor kardeşlerim… Tarih sadece kitaplarda yaşamıyor… Tarih bazen gözlerinin önünde yeniden ayağa kalkıyor…
Bir ihtiyarla konuştum kardeşlerim… Enkaz olmuş evinin önünde oturuyordu. Elinde eski bir Kur’an vardı. Sayfaları yıpranmıştı. Bana dönüp şöyle dedi: “Evladım… Biz açlığa dayanırız… Bombaya da dayanırız… Ama çocukların susuzluğuna insanın kalbi dayanmıyor…” Vallahi o an konuşamadım kardeşlerim… Çünkü bazen kelimeler utanır… Bazı acılar anlatılamaz…
Kerbela’da da çocuklar “El atâş… El atâş…” diye ağlıyordu kardeşlerim… “Su… Su…” diye… Ve bugün Gazze’de aynı sesi duyuyorum ben… Aynı kurumuş dudakları görüyorum… Aynı göğe bakan gözleri görüyorum… Acaba bu yüzden mi Gazze’nin kokusu başka diye düşünüyorum bazen… Çünkü burada sadece bugünün acısı yok… Asırların hüznü dolaşıyor sokaklarda…
Bir gece bombaların sesi durmuştu kardeşlerim… Sessizlik çökmüştü şehrin üzerine… Uzakta bir çocuk ağlıyordu sadece… Sonra yaşlı bir adam ezan okumaya başladı… Minarenin yarısı yıkılmıştı ama sesi göğe yükseliyordu… Vallahi insan o an titriyor… Çünkü ölümün ortasında bile Allah’ın adı yankılanıyordu… Ve o an şunu düşündüm… Kerbela’da da gökyüzü böyle sessiz miydi acaba… Hz. Hüseyin son kez semaya baktığında böyle bir gece miydi…
Gazze insana çok şey öğretiyor kardeşlerim… Dünyanın ne kadar küçük olduğunu öğretiyor… Suyun bile bir nimet değil mucize olduğunu öğretiyor… Ve en çok da şunu öğretiyor; insan bazen aç kalır ama yine dayanır… Evini kaybeder yine dayanır… Ama çocukların gözyaşı insanın ruhunu parçalar…
Bir çocuk gördüm kardeşlerim… Belki sekiz yaşındaydı… Elinde boş şişeyle yürüyordu. Yorulmuştu. Bir duvarın kenarına oturdu. Sonra başını göğe kaldırıp sadece şunu söyledi: “Allah’ım bize biraz su gönder…” Vallahi o an dünya sustu sanki… Çünkü küçücük bir çocuğun duası bazen bütün ordulardan daha güçlüdür kardeşlerim…
Ve insan sonra dönüp kendine kızıyor… Biz bazen soframızdaki suyu beğenmiyoruz… Soğuk değil diye şikâyet ediyoruz… Ama burada insanlar bir damla temiz su için kilometrelerce yürüyebiliyor… İşte o zaman anlıyorsun… Nimeti kaybetmeden kıymetini anlayamıyoruz…
Gazze’nin geceleri başka kardeşlerim… İnsan göğe baktığında yıldızları değil duaları görüyor sanki… Çünkü burada herkes dua ediyor… Anne dua ediyor… Yetim dua ediyor… Aç insan dua ediyor… Ve vallahi bazı dualar göğe daha hızlı yükselir… Mazlumun duası gibi…
Bazen düşünüyorum kardeşlerim… Acaba Hz. Hasan bugün Gazze’de dolaşsaydı ne hissederdi… Hz. Hüseyin bir çocuğun susuzluktan kuruyan dudaklarını görseydi ne yapardı… Sonra içimden bir ses diyor ki; işte bu yüzden Gazze’nin kokusu başka… Çünkü burada sadece insanlar yaşamıyor… Burada tarih nefes alıyor… Burada Kerbela’nın hüznü dolaşıyor… Burada Bedir’in sabrı dolaşıyor… Burada Kudüs’ün emaneti dolaşıyor…
Ve vallahi kardeşlerim… Dünya Gazze’ye sadece savaş olarak bakıyor… Ama ben başka bir şey görüyorum… Ben burada insanlığın imtihanını görüyorum… Çünkü herkes konuşuyor ama çocuklar hâlâ susuz… Herkes paylaşım yapıyor ama anneler hâlâ su kuyruğunda… Herkes kınama yayınlıyor ama küçücük bedenler hâlâ enkaz altından çıkarılıyor…
Bir baba gördüm kardeşlerim… Elindeki son suyu evladına verdi… Kendisi içmedi… Sonra sessizce göğe baktı. İşte insan o an anlıyor… Babalık bazen ölürken bile evladını düşünmektir… Ve vallahi o manzara bana Hz. Hüseyin’i hatırlattı… Çünkü Kerbela’da da büyükler susadı ama önce çocukları düşündü…
Gazze’nin kokusu bu yüzden başka kardeşlerim… Çünkü burada ihanet değil sadakat var… Gösteriş değil teslimiyet var… Korku değil sabır var… İnsan burada dünyanın gerçek yüzünü görüyor… Kimin gerçekten insan olduğunu… Kimin sadece sustuğunu…
Ve bir gün tarih bunları yazacak kardeşlerim… Diyecek ki; dünyanın sustuğu zamanda bir şehir aç kaldı… Susuz kaldı… Ama yine de secde etmeyi bırakmadı… Çocuklar yetim kaldı ama Allah demekten vazgeçmedi… Anneler evlatsız kaldı ama teslimiyetini kaybetmedi…
Belki de bu yüzden Gazze’nin kokusu başka…
Çünkü bazı şehirlerde sadece insanlar yaşamaz kardeşlerim…
Bazı şehirlerde şehitlerin duası dolaşır…
Bazı şehirlerde melekler ağlar…
Bazı şehirlerde gökyüzü yere daha yakındır…
Ve bazı şehirler vardır ki…
Onlara baktığında sadece bugünü değil…
Kerbela’yı da görürsün…
Gazze’nin kokusu başka kardeşlerim…
Evet;
Peygamberimiz ﷺ buradaydı… Gazzeli çocukları öpüyor, saçlarını okşuyordu… Hz. Hüseyinimiz… Hz. Hasanımız… Diğer şehitler… Melekler… Hepsi buradaydı… O yüzden böyle güzel kokuyor bu Gazze…