Bilgesu Erenus bizim kuşağın devrimci öğrencileri açısından özel bir isimdir. 1986 yılında Marmara Basın Yayın öğrenci derneğinin Gedikpaşa'da bulunan dernek binasında bir açlık grevi örgütlemiştik. Polis gece binayı basmış öğrencileri dışarı çıkartmış, ama gözaltına almamıştı.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Birleşik Haziran'dan çıkarılacak ders bellidir.
BHH için, Gezi'nin potansiyelini örgütlû bir ifadeye kavuşturabilmek adına aşağıdan yukarıya meclislerle örgütlenmek konuşuluyordu.
ÖDP ise, örneğin Ankara'da domine edemediği Dikmen Meclisi'ni kilitlemek için 5 kişilik eş başkanlar kurulundan 2'sini ve gençlik şeflerinden yine 2 kişiyi kaydırıp meclisi kilitlemek, veya, Türkiye Yürütmesi'ni belirleyecek delege seçimi toplantılarında delege çıkarabilmek uğruna çalışmalara en ufak katkı koymayı geçtim, yüzünü ilk ve son kez delege seçiminde el kaldırırken gördüğümüz üyeleri gelebilsin diye toplantıyı bekletip telefonla bağrış çağrış adam gönderme işlerinin/anlayışının bileşeniydi.
BHH'yi yukarıdan ve kendi istekleri doğrultusunda yürütemediği ölçüde kilitledi, artık sürdürülemez hale getirdikten sonra da bünyesine katarak siyasal ömrünü bir sonraki baymış "yeniden" edebiyatına kadar uzatmayı başardı.
Zaten ÖDP siyasetinin kısırdöngüsü bu. Hiçbir yerde mücadeleyi yükseltmez, tuttuğu köşeleri koruyabilmek için her şeyi tüketir zira mücadelenin değil kurucularının ihtiyacıdır.
Canlı emeği sömürerek hayatta kalan ölü emek/sermaye misali, belirli aralıklarla sömürerek hayatta kalacağı ama kendisinde olmayan canlı mücadele enerjisine ihtiyaç duyar, bu yüzden birleşik mücadele çağrısı ağzından düşmez.
90'lardaki tasfiye süreci, erken 2000'lerdeki liberal rüzgarlar, Gezi sonrası veya şimdi CHP'ye operasyonlar ile görüldüğü üzere bu işlerin zamanlamasını da havayı koklayarak yapar.
Kendileri dahil, neyin ne olduğunu bilmeyen yok. Bir dönem ekranlarda sık sık boy gösteren tanınan bir yüzü, başlangıçta bir samimiyet ifadesi olarak "Gerekirse ÖDP'yi feshederiz, yeter ki yürüsün" gibi ifadeler kurarken, sonlara doğru kendi istekleri doğrusunda çalışmadığı müddetçe kilitlemelerinin BHH'nin sonunu getireceği söylendiğinde "ihtiyar şeflerinin kabul etmediği" sitemiyle yetiniyordu.
Birleşik mücadeleye dair ciddiyet, önce birleşik mücadeleyi sömürücülerinden ayrıştırmayı gerektirir.
Birleşik mücadelenin geçmiş başarısızlıklarının sorumluluğu, zaten kendi tabiatına uygun davranıp onu sömürenlerde, kalsa kalsa, bir kere kalır.
Asıl sorumluluk, mücadelenin sömurücüleriyle esaslı bir mücadeleye ve tarihsel hesaplaşmaya girişmeyenlerdedir. Onlara aynı numarayı tekrar tekrar çekme şansı tanıyanlardadır. Varlıklarını, uzun süredir solda yenilginin sorumluluğunu paylaştıkları birbirlerinin tekerine çomak sokmama zımni anlaşmasına borçlu olanlardadır.
Devrimin çıkarı ile, sınırları kendi mülkiyetçilik anlayışlarına göre çizilmiş dar grupların çıkarlarının ayrıştığını örtbas etmenin kumaylarına dönüşmüş "malum nomenklatura" kuşağındadır.
ÖDP hakkındaki eleştirilere "birleşik mücadelede seçici olunamaz" yanıtı verip günün sonunda "ev sahibi gibi davranıyorlar" diyerek ayrılma durumuna düşüldükçe, veya, birleşik mücadele ruhuna kendini fazla kaptırıp "öncünün görevlerini tek bir yapı üstlenemiyorsa kolektif öncülük üstlenilebilir" gibi akla ziyan tezler geliştirilerek yardımcı olunduğu müddetçe, ÖDP ÖDP'liğini bi 50 yıl daha yapar.
Solda düzeltme hareketinden bahsetmeyen hiçbir ders, alınmış bir ders değildir.
"Sol teori haritası" yaptım. Kim kimden türemiş, ne farkları var, kısaca nedir ne değildir, vs.
Renklere göre temel akımları tasnif ettim. Üstüne tıklayınca açıklama çıkıyor.
https://t.co/DmUy5654AU
Şişli Kaymakamlığı hiçbir gerekçe göstermeden "Mısır'da Karşıdevrim: Sisi'nin Yeni Cumhuriyeti" konulu toplantımızı yasakladı. Toplantımızı iptal etmek zorunda kaldık.
Dünyada sadece Sisi cuntasının sevineceği bu kararı protesto ediyoruz.
Şu kitabı anlatacak kelime bulamıyorum. TİP Trabzon'dan Attila Aşut ve Gökhan Atılgan'ın derlediği Proleteryanın Büyülü Kutusu'ndan bahsediyorum (2021, Yordam)
Kendi çalışmamda o kadar çok faydalandım ki... Harika bir yayıncılık olayı.
Yine kendi kitabımdan bir bölüm aktarıyorum:
"TİP adına radyoda konuşacak isimler uzmanlık alanları ve bölge özellikleri gözetilerek belirleniyordu. Yapılacak olan radyo konuşmaları için bir Yazı Kurulu oluşturulmuştu ve metinler kesinleştikten sonra tonlama ve diğer hususları netleştirmek adına konuşmacılar bu kurul önünde prova yapıyorlardı. Kimi konuşmalar da teybe kaydediliyordu, MYK’nın görevlendirdiği ekip tarafından dinlenip onaylanıyordu ya da revize ediliyordu. 28 Eylül 1965 tarihinde Gaziantep’in Çapalı Köyü’nden Hamdoş’un TİP için yazdığı ve seslendirdiği radyo konuşmasında, bir köylünün kendi ağzından hayatından parçalar dinlemişti radyo başındakiler: “Ben Gaziantepli Azap Ali’nin oğlu Hamdoş. Tozun toprağın içinden sürünerek geldim. Çektiğim ıstırabı size söylemek istiyorum.” Atılgan’ın aktarımıyla, “TİP’in radyo konuşmaları, konuşmacı ile parti tarafından oluşturulan ekiplerin ortak emek ve aklıyla üretiliyordu. Konuşmacıların öz becerileri ile partinin kolektif kabiliyetinin kaynaştığı, konuşmacının özel hitabıyla partinin bütünsel kavrayıcılığının birleştiği bir ilişki ve süreç olarak ortaya çıkan metinlerin etki gücü de yüksek olabiliyordu; aydınlar arasında, halk arasında, subaylar arasında ve devlet katında” (2021, pp. 44–45).
Kitaptaki karekodlarla bazı radyo konuşmalarını dinleyebiliyorsunuz…
kitap linki: https://t.co/kqtF2xYSwM
Çevirisini üstlendiğim Erik Olin Wright'ın "Sınıfı Anlamak" kitabı çok yakında raflarda olacak. Çağdaş sınıf tartışmaları için önemli bir referans olacağını düşünüyorum. Ekteki görsellerde kitabın içeriğini ve yayınevinin sitesinde bir bölümü okuyabilirsiniz.
herkesin çatır çatır iktidara çaktığı törende artık hayatta bile olmayan muhalif siyasetçiye sallamak... haklısınız çocuklar cumhuriyetin hayrını bir sizin gibi kifayetsiz muhterisler gördü
ölüsü dahi reddedilen trans bir kadının meslektaşları tarafından sahiplenilmesi o kadar kıymetli ki. “yöneliminden ötürü bizden daha fazla mücadele etmek zorunda kaldı. arkadaşımız yaşamını yitirdiğinde cebinde 215 lira çıktı”