You folks are fundamentally misunderstanding the situation. Atatürk did not save us from a Sykes-Picot style western occupation and colonization. No, Atatürk saved us from the repetition of the ethnic cleansing and genocide inflicted upon the Turks in the Balkans following the Balkan Wars.
The allied powers clearly and with the exception of Italy unilaterally wanted the total annihilation of the "sick man". Not just the state of the Ottomans, but the Turkish people as a whole. This was a policy they followed for centuries and the only reason they did not always follow through with it was because of their infighting and the fear of upsetting the balance of power.
So yeah, to us he isnt just an anti-imperalist, anti-colonialist, pro-sovereignity freedom fighter or a "third world modernizing nationalist leader" like Sun Yat-Sen or Mao Zedong. For us is the man who basically single handedly organized a resistance, gathered an army saved us, the Turks, from the total extermination policy pursued by the west for centuries. He stopped the centuries of humiliation and calamity of the Turkish people, and raised the destitute and exhausted Turkish people and backwater lands of Anatolia into a modern nation state.
Thats why he is regarded as the father of our nation and that is exactly why the Turkish people have given him the name Atatürk. Everything we have, everything we are able to be and our very own existance are all thanks to him
kendine balkan göçmeni diyenlere ufak bir önerim var. biri memleketinizi sorunca "tekirdağlıyım, ama aslen balkan göçmeniyiz." vs ifadelerde bulunmayın. memleketin neresi? selanik. varna. silistre. iskeçe. yapıştır geç. ora ata toprağı değil mi? türk yurdu değil mi? bilakis öyle.
Salona eli bağlı üç kişi getirildi, sanık sırasına oturtuldular.
Mahkeme başkanı Saruhan Mebusu Mustafa Necati, sanıklardan en yaşlısına, ihtiyar köylüye sordu.
-Baba Adın ne?
Dinleyicilerde bir ferahlama görüldü.
Demek bu ihtiyarın suçu ötekilerden daha hafifti. Bu yüzden ilk yargılanıyordu.
İhtiyar ayağa kalktı.
-Hüsnü
-Baba adı ?
-Ramazan
-Nerelisin ?
-İnebolu’nun Çatal bucağından.
-Baba, sen askerden kaçan oğlunu evinde saklamış, bir asker kaçağına yataklık etmişsin!
-Tövbe de Reis bey !
-Ben tövbe dedim, sen ne dersin ?
İhtiyar köylü başkanın üstelemesinden sıkılmıştı. Elini koynuna sokup yıpranmış, buruşuk iki tomar kağıt çıkardı kürsüye doğru salladı:
-Reis Bey, Reis Bey!..
Şu kafa kağıtlarının içini okusan bana dediğinden utanırsın!..
-Neden ?
-Bu kağıtlar Balkan Harbin 'de ve Çanakkale'de şehit düşen oğullarımın nüfus kağıtlarıdır.
İki arslanını millet için şehit veren baba, üçüncü oğlunu bu ölüm dirim savaşında bir kahbe gibi gizlemez Reis Bey!
Salonda çıt yoktu. Mahkeme üyeleri birbirlerinin yüzüne baktılar.
Şaşkındılar. İhtiyar birden yamalı mintanını yırttı. Çıplak, ak kıllı göğsü dışarı fırladı.
-Hele gel Reis Bey, yakın gel de şu kalbura dönmüş göğsüme bak!
Bu gördüğün yaraları Makedonya'da Bulgar çeteleri ile döğüşürken aldım.
Sekiz yıl askerliğim var benim. Kurşun yarasına yara demem.
Şehit arslanlarımın yarasıdır bağrımı delen.
Benim oğlum askerden kaçsa bile ben saklamam. Bunu böyle bil !
Mustafa Necati Bey sıkıntısını gizleyemeyerek sordu:
-Peki baba. Oğlunu en son ne zaman, nerede gördün ?
-En son ilk kar düştüğünde gördüm. Aha şurada, Kastamonu askerlik şubesinin önünde. Ankara'ya selametlerken...
-Sonra hiç haber almadın mı?"
İhtiyar duraladı.
Bu soruyu beklemediği belliydi. Kuşkulu gözlerle dinleyicilerden yana baktı.
Orada birilerinden, birilerinin bir şeyler söylemesinden korkuyordu sanki.
Kararsızdı.
Bir süre sağına soluna baktı.
Sonra tükenmiş bir sesle başkana döndü:
-Diyecem diyecem, emme o itin ipini de ben çekecem!
Başkan gün görmüş geçirmiş bir tavırla sordu:
-Anlat bakalım baba !
-Askerin bazısı Halifecilere kandırılmış, başıbozuk olmuş dediler.
Askerden kaçanları ortalıkta görmüyorduk, emme kulağımıza geliyordu.
Kaçaklar yakalanırım korkusuna evine ocağına gelmezmiş.
Kimi dağa çıkıp eşkiyalık edermiş. Kimi de bir kıyıya siner mektup yazıp evden para istermiş.
Bir ay önce bana da bir mektup geldi. Muhtar getirdi.
Hah dedim, oğlan askerden kaçtı para ister.
Benim okumam yazmam yok.
Utancımdan kimseye okutamadım.
Muhtar her önüne gelene demiş bana mektup geldiğini.
Ele güne bakamaz oldum.
Dünyaya kahrettim eve kapandım.
İhtiyar eğildi, bağlı elleriyle yün çorabının arasından katlanmış bir kağıt çıkardı.
-Aha mektup bu!.. Alın okuyun.
Nerdeyim diyorsa gidin yakalayın.
Asarken de ipini bana çektirin!
Mahkeme başkanı Mustafa Necati kağıdı açtı, okudu.
Birden yerinden fırladı, ağlayarak kürsüden indi. İhtiyarın önüne geldi.
Boğuk sesiyle hıçkırdı:
-Baba bizi bağışla. Küçük oğlun da İnönü'de şehit düşmüş. Sana gelen mektup askerlik şubesinin şehitlik ilmuhaberiymiş.
İhtiyar elini öpmek isteyen Mustafa Necati Beyi durdurdu:
-VATAN SAĞ OLSUN!..
SİZ ASLANLARIM SAĞ OLUN!...
İhtiyar sessizce ağlamaya başladı.
Çıplak ak kıllı göğsü körük gibi inip kalkıyor, kırışık yanaklarından süzülen gözyaşları sakallarının içinde kayboluyordu.
Vatan hainliği suçlamasından kurtulduğuna mı ağlıyordu, son oğlunu da yitirdiğine mi?
Kimse anlayamadı...
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Kurtuluş Savaşı'nın tüm kahramanlarını rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz...
(Kaynak ; Çatalzeytin Mektubu Yerel Gazetesi İmtiyaz Sahibi Sn.Emin Türkay Öztürk)
23 Eylül 1821 tarihi, Mora İsyanı'nın en kanlı dönüm noktalarından biri olan Tripoliçe Katliamı'nın başladığı gündür.
İsyancıların ana mottosu:
"Mora'da tek bir Türk kalmayacak, ne de bütün dünyada."
O yüzden sen Türk olduğunu unutsan da, düşmanın asla unutmaz.⬇️
Bu vesileyle şunu bir kez daha anlayalım. Keşke yunan galip gelseydi diyenler için Tripoliçe katliamı bir örnektir. Tripoliçe'de yunan galip geldi. Ve oradaki Türkler katledildi.
Keşke yunan galip gelseydi diyenler Tripoliçe'yi hatırlamalı.
“Benim vergimle okudun!”
Peki, madem hesabı vergiden açtınız, biraz hesap yapalım.
Aylık BRÜT maaşı 300 bin TL olan bir hekimin yıllık geliri 3,6 milyon TL.
2026 gelir vergisi tarifesine göre bu hekimin bir yılda ödediği gelir vergisi yaklaşık:
1.100.000 TL.
Yanlış okumadınız.
Bir yılda yaklaşık 1,1 MİLYON TL.
Aylık ortalamaya vurduğunuzda:
Yaklaşık 92 BİN TL GELİR VERGİSİ.
Üstelik daha KDV'yi, ÖTV'yi, akaryakıttaki vergileri ve günlük hayatında ödediği diğer dolaylı vergileri konuşmadık bile.
Şimdi biraz geriye gidelim.
Bu hekim doğduğunda anne ve babası da vergi ödüyordu.
Çalışıyorlarsa gelirlerinden,
alışveriş yaparken tüketimlerinden,
yakıt alırken,
araç alırken,
evlerinin ihtiyaçlarını karşılarken…
O hekimi yetiştiren aile de yıllarca bu ülkenin bütçesine vergi ödedi.
Yani ortada tek taraflı bir “Biz seni okuttuk” hikâyesi yok.
Dahası var.
Bugün çalışan on binlerce hekim de vergi ödüyor.
O vergiler nereye gidiyor?
Diğer kamu gelirleriyle birlikte devlet bütçesine.
O bütçeden üniversiteler de, eğitim ve sağlık hizmetleri de finanse ediliyor.
Yani bugün tıp fakültesinde okuyan geleceğin hekimlerinin eğitimine kaynak sağlayan bütçeye, bugünün hekimleri de vergileriyle katkı sağlıyor.
Şimdi aynı mantığı kullanalım:
Çalışan hekim, tıp fakültesi öğrencisinin karşısına geçip;
“Ben yılda 1,1 milyon TL vergi ödüyorum. Benim vergimle okuyorsun. Bana borçlusun!”
mu desin?
Hayır.
Çünkü bunun adı vatandaşlık değil.
Vergi ödemek, başka bir insan üzerinde hak sahibi olmak değildir.
Vergi vatandaşlık yükümlülüğüdür.
İnsan satın alma bedeli değildir.
Evet, bir hekimin eğitiminde kamu kaynakları kullanılır.
Ama o kamu kaynağını oluşturan vergiyi;
hekimin anne-babası da ödedi,
hekim bugün kendisi de ödüyor,
öğretmen de ödüyor,
işçi de ödüyor,
esnaf da ödüyor,
mühendis de ödüyor.
Kamu zaten bunun için vardır.
Ama o fakülteyi 6 yıl boyunca bitiren siz değilsiniz.
O sınavlara siz girmediniz.
O geceleri ders çalışarak siz geçirmediniz.
TUS'a siz hazırlanmadınız.
Uzmanlık eğitimini siz tamamlamadınız.
36 saat hastanede siz kalmadınız.
Binlerce hastanın sorumluluğunu siz üstlenmediniz.
O diplomayı vergi makbuzu değil, hekimin emeği aldı.
Bu yüzden altını kalın çizgilerle çizelim:
HEKİM, HEKİM OLDUĞU İÇİN HİÇ KİMSEYE KİŞİSEL OLARAK BORÇLU DEĞİLDİR.
Hekimin hastasına karşı etik sorumluluğu vardır.
Mesleğine karşı sorumluluğu vardır.
Hukuka karşı sorumluluğu vardır.
Topluma karşı sorumluluğu vardır.
Ama hiç kimseye:
“Vergimi verdim, seni ben okuttum; dolayısıyla sana istediğim gibi davranırım.”
deme hakkı vermez.
Çünkü vergimizle yollar da yapılıyor.
Okullar da açılıyor.
Hastaneler de işletiliyor.
Üniversiteler de finanse ediliyor.
Ama hiçbirinin tapusu vergi makbuzumuzun arkasında yazmıyor.
Verginiz sağlık hizmetini finanse eder.
Hekimin onurunu satın almaz.
Ve “Seni vergimle okuttum” demeden önce son bir kez düşünün:
Karşınızdaki hekimin ailesi de bu ülkeye vergi ödedi.
Karşınızdaki hekim bugün yılda yaklaşık 1,1 milyon TL gelir vergisi ödüyor olabilir.
Ve onun vergisi de bugün başka hekimlerin yetiştiği kamu sisteminin finansmanına katkı sağlıyor.
Kimse kimsenin sahibi değil.
Hekim size borcunu ödemek için hekimlik yapmıyor.
Hekim, hekim olmayı kimseye borçlu değil.
O mesleğin bedelini zaten yıllarıyla, emeğiyle, nöbetleriyle ve hayatından verdiği zamanla ödedi.
@hhs_org_tr #HekimHakları #Hekimlik #Vergi
📍Yunanistan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Tassos Hadjivassiliou:
▪️“Miçotakis’in Meis ziyareti, Yunan toprağının her noktasını kararlı şekilde savunma irademizi gösteriyor.”
▪️“Meis 'uzaklarda kalmış' değildir. Türkiye milli parklarla Meis’i kuşatmaya çalışıyor.”
▪️“Karasularımızı 12 mile çıkarma hakkımız var, bunu önceden duyurmayız.”
▪️“Türkiye ile sakinlik siyasetimiz sayesinde binlerce Türk adalarımıza geliyor. Hemde bu sayede ordumuzu modernize edebildik.”
Yunan Başbakanı resmen itiraf etti: 1919-1922 arasında Anadolu'daki kundaklama ve şiddet, uluslararası itibarımızı çökertti.
1922'de Yunan lideri Venizelos, Yunan ordusunun Anadolu’daki kundaklama ve şiddet eylemlerini resmi olarak kabul ediyor ve şöyle kayda geçiriyordu:
"Hükümet bilmelidir ki, Yunan ordusunun Anadolu'da işlemesine izin verdiği kundaklama ve diğer şiddet eylemleri yüzünden, uygar milletler ailesi içindeki ahlaki konumumuz korkunç biçimde zayıflamıştır… Bu yüzden dünyanın ahlaki takdirini acilen yeniden kazanmamız gerekir."
O zamandan beri yapılan tek şey bu:
Propagandalarla tarihi çarpıtmak, Türkiye'yi suçlu göstermek.
Geldiğimiz hastanede elimizi taşın altına koyuyoruz ve risk alarak kısıtlı taşra imkanlarıyla ameliyat alıyoruz. Sonuç olarak maddi getiriye bakınca aile hekimiyle aynı alıyoruz, hastanede çalışan temizlik personeli 130k alıyor vs. Motivasyonu kırmak adına her şey var..
III. Murad'ın kızı Fatma Sultan için M. Suudî Efendi tarafından 1582'de hazırlanan Metâliü's-saâdet'den depresif ruhlar ve aşırı düşünenler için öğütler [s. 92a-124a].
1. Geçeni anma. Geçen gamlardan sorma. Geç geçenden. Zaman bir dolap gibi döner durur. Bu da geçer. [+]
Kıbrıs da katliam başladığında, insanlar borulardan silah yapmışlar.
Binlerce yıl silahla, atla, doğayla yoğrulmuş bir millete silahı unutturmuşlar, yasaklamışlar.
Buna karar verenler de ülkede bir sıkıntı olduğunda çoktan kaçıp gidecek olanlar.
Hep 6-7 Eylül olayları anlatılır.
Ama Türklerin Yunanistan’da uğradığı bu büyük saldırılardan bahsedilmez.
Tıpkı 1821’de Mora’da başlayan büyük soykırımın dünyadan gizlendiği gibi.
1990 yılında Batı Trakya’da yaşanan saldırı ve yağmalar çok büyüktü.
400 dükkan yağmalandı, yakıldı.
Yüzlerce Türk yaralandı, onlarcası tutuklandı.
Türk gazetelerine baskınlar yapıldı.
Ama kimse bilmiyor.
Yunanistan’daki Türk azınlık, baskı ve zulümlerle yaşıyor.
Köyler yağmalandı, ibadethaneler tahrip edildi, toplu katliamlar yapıldı...
Osmanlı Devleti’nin ilk başkentlerinden Bursa, 8 Temmuz 1920’de Yunan kuvvetleri tarafından işgal edildi.
Bursa, 2 yıl süren Yunan mezaliminden 11 Eylül 1922’de Türk ordusunun şehre girmesiyle kurtuldu.
https://t.co/uEIQJOuKV3