Barzaniler Kürt değil mi? Talabaniler Kürt değil mi? Suriye'de, İran'da, Türkiye'de, Kafkasya'da çeşit çeşit siyasi görüşlere sahip olan, çeşit çeşit partilere oy veren veya apolitik olanlar Kürt değil mi?
Kendine terör örgütü nitelemesini yakıştıran PKK ile özdeşleştirince Kürtler adına iyi bir şey mi söylemiş oluyorsun?
"Akılsız dost yerine akıllı düşmanı tercih ederim" diye boşa dememişler.
BEDEL ÖDEME SÖYLEMİ
Arkadaşlar, şöyle bir tavır var: Bir konu hakkında eleştiri yapacaksak, eleştirenin bizzat o konu ile ilgili şahsi bir deneyimi olması bekleniyor. Siyasi bir yorum yapıyoruz, sen o konuda yaptın? Sen ne bedel ödedin? Sen hapis yattın mı? Senin yakının öldü mü?
Bir de iyice fantazi suçlamalar var: "Deniz kenarında buzlu viskisini yudumlarken X Meselesi hakkında konuşmak kolay tabii!" gibi....
Kusura bakmayın da siyasi eleştiriyi kişisel deneyime bağlayacaksak işin içinden çıkamayız. Eleştiri kadar övgüyü de deneyime bağlamamız gerekir en asgarisinden.
Ama genel olarak bu tavrın literatürde adı var:
1. En net karşılığı Ad Hominem Tu Quoque (Sen de Safsatası): Sen sanki çok şey yaptın da konuşuyorsun" ya da "Sen bunu yaşamadın ki eleştiriyorsun" diyerek eleştiri hakkınızı elinizden almaya çalışırlar. Bir argümanın doğru ya da yanlış olması, o argümanı söyleyen kişinin o tecrübeyi yaşayıp yaşamadığından tamamen bağımsızdır.
2. Bir diğer karşılığı Argumentum ad Lazarum (Kıdem/Tecrübe Safsatası) Bir kişinin bir konuda eleştiri veya yorum yapabilmesi için mutlaka o alanda büyük bir başarı göstermiş, o durumu bizzat tecrübe etmiş veya o acıyı çekmiş olması gerektiği iddiasıdır. Yumurtanın bayat olduğunu anlamak için tavuk olmak gerekmez.
3. Duygu İstismarı: "Sen o acıyı yaşadın mı?" sorusu mantıksal bir argüman değil, duygusal bir manipülasyondur. Karşı taraf, rasyonel bir tartışmayı duygusal bir zemine çekerek sizi "duyarsız, bencil veya hadsiz" konumuna düşürmeye çalışır. Böylece çevredeki insanların rasyonel düşünmesini engeller ve acı çeken tarafa otomatik bir haklılık payesi verir.
Bu tavrı sergileyenlerin gözden kaçırdığı (veya kasıtlı olarak halı altına süpürdüğü) şey "Objektif mesafe" kavramıdır. Bazen bir acıyı veya süreci bizzat yaşayan insanlar, yaşadıkları yoğun duygusal travma veya stres nedeniyle o olaya dışarıdan objektif, rasyonel ve sağlıklı bir gözle bakamazlar. Dışarıdan bakan bir gözlemcinin (eleştirmenin) yaptığı eleştiri, süreci yaşayanın kör noktalarını görmesini sağladığı için aslında çok daha kıymetlidir.
Entelektüel veya aydın ne işe yarar?
Fransız düşünür Jean-Paul Sartre, özgün adıyla Plaidoyer pour les intellectuels (Entelektüellerin Savunusu)* adlı eserinde "entelektüel"i "kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan" veya "üstüne vazife olmayan işlere karışan" kişi olarak tanımlar.
Sartre'a göre örneğin nükleer silah üretmek için atomu parçalayan bir bilim insanına sırf bu bilgisi yüzünden "aydın/entelektüel" denilemez; o sadece bir uzmandır. Ne zaman ki bu uzman, ürettiği bilginin veya genel olarak sistemin toplumsal sonuçlarını (örneğin atom bombasının yaratacağı dehşeti) sorgulayıp kamuoyunu uyarmaya başlar, işte o zaman kendi sınırlarını aşarak bir "entelektüel" olur.
Tekrarlarsam, Sartre'a göre entelektüel, kendisine resmi bir görev verilmediği halde dünya üzerindeki adaletsizliklerden, siyasi baskılardan ve toplumsal çelişkilerden kendini sorumlu hisseden kişidir. Kimse ondan dünya üzerine konuşmasını istememiştir; ancak o, evrensel hakikat ve özgürlük adına sesini yükseltmeyi bir zorunluluk olarak görür…
Kürt Meselesi hakkında hoşunuza giden konuşmalar yaparken "bedel ödedin mi?" diye sormadıysanız, hoşunuza gitmeyen konuşmalar yaparken de bu soruyu sormamalısınız. Öte yandan bu ülkede "bedel ödemek" kişilerin kendi iradesiyle yaptıkları bir şey değildir. Size o bedeli birileri ödetir. Bunun algoritmasını da kimse bilemez, ancak başınıza geldiği zaman anlarsınız. Bu yüzden mesele bedel ödemek değil, bedel ödemeyi göze almaktır ki, kendi payıma kimse bunu göze almadığımı söyleyemez.
İĞNE-ÇUVALDIZ
Belki de Rahmi Koç, Abdullah Öcalan'ın Nasıl Yaşamalı kitabını okumuş, bu cesareti oradan almıştır. Çünkü Öcalan bu başyapıtında(!) şöyle der:
"Belki bazılarına acayip gelebilir, ama açmakta yarar vardır. Kürt kadınlarının çoğunun bedenleri ölü, kokuşmuş, soğuk ve çok kabadır. Fizikleri biraz böyledir, ruhları donuktur. Fikri düzeyi hiç yoktur. Köylü kızını al, küçük burjuva kızını veya erkeğini al, söyle söyle, hiçtir; papağan kadar bile sözcükleri tekrarlayamaz. Neyi yaşayacaksın? Sevgi duyguda, düşüncede ve yaşamı paylaşmada katılım ister. Ama bizimki buzdağı gibidir veya donuktur, bir-iki sözcükle her şeyi kestirip atar. Böyledir, yani her türlü saygısızlığı dayatır. İnsan bu yaşamdan ne anlar...." (cilt 1, s. 91)
Bu ifadeler için ayağa kalkıldı mı? Hayır. Öcalan'ı mahkemeye veren oldu mu? Hayır.
Demek ki "beyimdir ne dese yeridir, elin adamıdır ne dese dövülür" mantığı ile davranılıyor.
Kicking off a few days of intense #diatom taxonomy and methods compare at the @MARDI_PAGES workshop in Helsinki this week! Thanks for the support @PAGES_IPO!
Otuzlu yaşlarında bir genç bugün Marmaray’da trenin önüne atlayarak intihar etti. Sosyal medyaya bir baktım, pek çok kişi bu intihardan dolayı seferlerin aksamasından ve geç kalmaktan şikayet etmiş. Çukurun en dibindeyiz vesselam, insanlığa dair zerre-i miskal kalmamış arkadaş…
Bugün vedalaşacağımız Mıgırdiç Margosyan’ın babası dişçi Sarkis, terk etmek zorunda kaldığı köyü unutulmasın diye, minik oğlu Mıgırdiç’e “Söyle Margos, nerelisen?” diye soruyor ve aldığı her “Heredanli” cevabıyla mutluluktan uçuyordu. Yaşadığımız Yerler’de, Heredan’a gidiyoruz.
#yeryüzügüncesi zoom toplantılarımıza ayrı bir renk katan, amed'i, hançepek'i, karacadağ'ı, dicle'yi, toprak damlı evleri, hamravat'ı, loğ taşını ve daha fazlasını şiir tadında anlatan güzel insan diyarbakırlı mıgırdiç margosyan'ı yitirdik. tüm sevenlerine sabırlar diliyorum.