Memleketin kaosu içinde sevgili Emrah (@EmrahKaracaytip ) ve yoldaşlarımızın gerçekleştirdiği Samandağ (@samandagbel ) mucizesini yeterince paylaşamıyoruz ama memleketin bir ucunda büyük imkansızlıklar içinde ilmek ilmek binbir emekle yeniden kurulan bir yaşam olduğunu bilmenizi isterim.
Tekrar;
Burada önemli bir tarihsel ayrımı kaçırıyorsunuz. Tam da bu yüzden bilimsel sosyalizmin yöntemi önemlidir.
Bugünkü anlamıyla depresyon, modern psikiyatrinin tanımladığı bir kategori ve belirli bir toplumsal bağlamın ürünüdür. Kapitalizm öncesinde elbette yas, keder, umutsuzluk ve melankoli vardı ancak bunlar bugünkü gibi kitlesel bir ruh sağlığı olgusu olarak kavranmıyordu. Üstelik melankoli tarihsel olarak çoğu zaman aristokrasi, din adamları ve entelektüellerle ilişkilendirilen bir kavramdı. Köylünün zanaatkarın ya da yoksulun yaşadığı ağır ruhsal çöküntü çoğunlukla tıbbi ya da psikolojik bir kategori olarak ele alınmıyordu. Yani kapitalizm ruhsal acıyı kitleselleştiren onu ücretli emek yabancılaşma, güvencesizlik ve zaman yoksulluğu üzerinden yeniden üreten tarihsel bir toplumsal biçimdir.
Velhasıl insanın varoluşsal acısıyla sermayenin ürettiği toplumsal acıyı aynı kategoriye koyarsanız tarihsel olanı doğallaştırmış olursunuz. Aşk acısıyla ay sonunu getirememenin yarattığı kronik çaresizlik aynı şey değildir. Biri insanlık halinin parçası olabilir diğeri belirli bir üretim tarzının sonucudur.
Herkes bilgisayar mühendisliği öldü demiş de insanlara geleceğin mesleği diye pazarlanmadan önce bu sıralamalardaydı bölüm zaten şimdi doğal sınırlarına döndü
Başaran Aksu: "Bu kadar aleni yalancılık olmaz. Suç neyse yazın lan! Kimsiniz siz? Sizin denetiminizde yaşandı bu yolsuzluk, usulsüzlük, işçinin maaşlarına çökmek. Savcıyı harekete geçir, tutukla beni. Terbiyesiz herif!"
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekk��rler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Bu da Birgün muhabiri Ebru Çelik'e etkinlik öncesi giden ajans mesajı. Halk tv yayınında anlattı. Her şey çok açık. Gerçekten büyük skandal. @Ebrupcelik
Kamuoyuna,
Bugün muhabirimiz Ebru Çelik’in imzasıyla yayımladığımız “Kılıçdaroğlu’nun rozet töreninde skandal: Yüzlerce figüran parayla törene taşındı” başlıklı haberimizin sonuna kadar arkasındayız. Muhabirimizin katılımcı gözlemle yaptığı haber, somut bilgilere dayanmaktadır ve bütünüyle gerçektir.
Haberimizin ardından istinaftan çıkan “mutlak butlan” kararıyla CHP’nin başına getirilen yönetimin gazetemize yönelik kullandığı ifadeler kabul edilemezdir. BirGün, basının yüz akı kurumlarından biridir ve halka hiçbir zaman yalan söylememiştir. Patronsuz bir gazete olarak 22 yıldır bağımsız şekilde ayakta kalabilmesinin yegâne nedeni de yarattığı sarsılmaz güvendir.
BirGün’ü hedef alan iftiralarla ilgili yargı yoluna başvuracağımızı kamuoyuna duyururuz. Hak etmedikleri koltuklarda oturanlar alın teriyle, emekle ve fedakârlıkla büyütülen değerlere dil uzatamazlar.
Yıllardır olduğu gibi bu pervasız saldırılar karşısında dik durmaya devam edecek ve taşıdığımız sorumluluk gereği Türkiye’nin aydınlık yarınları için gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Sevgi ve dayanışmayla…
BirGün
Not: Muhabirimiz Ebru Çelik, CHP etkinliğinde figüranlara dağıtılan 950 TL’yi almamıştır. BirGün çalışanları hakkı olmayana göz dikmez.
TBMM Başkanlığına 2 Temmuz 2026 tarihinde sunulan ve kamuoyu gündeminde yalnızca öğrenci affı konusu ön plana çıkarılarak tartışılan 28 maddelik “Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, yükseköğretim alanında ciddi tahribata yol açacak birçok değişikliği beraberinde getirmektedir. Yüz binlerce öğrencinin umut bağladığı bir düzenlemenin akademik özgürlüğü ve özlük haklarını doğrudan hedef alan yasal değişikliklere zemin oluşturmak amacıyla bir araç olarak kullanılması kabul edilemez.
Teklifin en tartışmalı düzenlemelerinden biri olan 26. Madde, 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu'na “yükseköğretim kurumlarında çalışacak öğretim elemanları” ibaresinin eklenmesini öngörmektedir. Bu düzenlemenin yasalaşması halinde, öğretim üyelerinden araştırma görevlilerine kadar tüm akademik personelin atama süreçleri, herhangi bir yargısal karara dayanmayan kaynağı belirsiz verilere ve idarenin mutlak takdirine dayanan bir denetim mekanizmasına tabi tutulacaktır. Anayasa tarafından güvenceye alınmış olan üniversitelerin özerkliğini ve akademik özgürlüğü hiçe sayan bu düzenleme, eleştirel düşünceyi ve bilgi üretimini güvenlik riski gerekçesiyle hedef almaktadır. Söz konusu düzenlemenin özellikle genç akademisyen adaylarını düşüncelerini, söylemlerini ve araştırma pratiklerini olası güvenlik soruşturmalarına göre tasarlamaya zorlayacağı aşikârdır. Korkunun ve baskının hâkim olduğu, özgürlüğün kısıtlandığı böyle bir ortamda ise bilimsel bilginin gelişmesine imkân yoktur.
Vakıf üniversitelerine uygulanacak idari yaptırım ve önlemlere ilişkin 10. Madde teklifin en tartışmalı düzenlemelerinden bir diğeridir. Kanun teklifiyle YÖK’e tanınan geniş yaptırım yetkileri, vakıf üniversitelerini sürekli olarak kapatılma riski altında tutarak üniversite özerkliğinin ve akademik özgürlüğün fiilen askıya alınmasına ve bu kurumların siyasi müdahalelere açık hale getirilmesine zemin hazırlamaktadır. Yakın dönemde yaşanan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izninin bir gece vakti Cumhurbaşkanlığı kararıyla kaldırılması süreci, bu alandaki denetim yetkisinin iktidarın elinde büyük bir kontrol gücüne dönüşebileceğini göstermiştir. Ayrıca, teklifin vakıf üniversitelerine ilişkin düzenlemeleri, vakıf üniversitelerindeki temel sorun alanlarını görmezden gelmektedir. Vakıf üniversitelerindeki temel mesele, bu kurumların eğitim ve bilim odaklı yapılar olmaktan ziyade kâr-zarar hesabıyla yönetilen ticari işletmelere dönüşmüş olmasıdır. Bu yapısal güvencesizlik, vakıf üniversitelerinde artan keyfi işten çıkarmaları ve özlük hakkı ihlallerini artıran bir ortam oluşturmaktadır. Nitekim geçtiğimiz günlerde yaşanan toplu tasfiyeler bunun en somut kanıtıdır. Teklifte 10. Madde ve ilgili diğer düzenlemeler, vakıf üniversitelerini denetleme bahanesiyle YÖK’ün merkezi otoritesini güçlendirmeye odaklanırken, bu üniversitelerdeki yükseköğretim emekçilerinin özlük haklarını korumaya yönelik tek bir somut adım önermemektedir.
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu olarak, akademik özgürlüğü, üniversite özerkliğini ve akademik emeğin güvencesini hedef alan, kimi maddeleri doğrudan anayasaya aykırı olan bu düzenlemenin öğrenci affı gibi haklı bir talebin arkasına gizlenerek yasalaştırılmasını kabul etmiyoruz! Kanun teklifinin 26. Maddesi ve 10. Maddesi başta olmak üzere, akademik emeği güvencesizleştiren ve bilgiyi metalaştıran tüm hükümlerin tekliften çıkarılmasını; öğrenci affının ise hiçbir siyasi seçicilik içermeden, tüm mağdurları kapsayacak bir şekilde düzenlenmesini talep ediyoruz.
TİP Bilim Kurulu
TV kanallarının büyük çoğunluğu ABD, NATO ve Trump övgüleriyle meşgulken gerçekleri konuşabileceğimiz bir mecra bulunca değerlendirdik.
Alan TV’deki röportajımızı izlemenizi ve yaygınlaştırmanızı rica ediyorum.
Ankara‘da Kurtuluş Parkı’nda kanlı suç örgütü NATO’nun liderlerini ve katil Trump’ı protesto eden yüzlerce yurttaşımız zorbalıkla göz altına alındı.
Bölgemizi kan gölüne çeviren, Filistin topraklarındaki soykırımı destekleyen Trump’ı selamlamak için Boğaz Köprüsü’nü ABD bayrağının renkleriyle donatan iktidarın polisi bugün de ABD askerliğine soyundu.
Ankara İl Başkanımız ve onlarca üyemizin de gözaltına alındığı protestoda basın emekçilerine de şiddet uygulandı.
Türkiye’nin dört bir yanında ve bugün Ankara’da, katil sürüsüne meydan okuyan, ülkemizin çocuk katilleriyle anılmasını kabul etmeyen tüm onurlu yurttaşlarımıza selam olsun.
Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!
Kahrolsun ABD!
Kahrolsun NATO!
Kahrolsun işbirlikçi AKP!
Haydut Trump ve arkadaşlarının NATO eliyle coğrafyamızda katliamlar düzenleyip, Ankara'da elini kolunu sallayarak gezmesine sessiz kalmayacağız!
Ankara İl Başkanımız Fırat Çoban polis ablukasından seslendi. Yoldaşlarımız gözaltına alınıyor, direnişimiz sürüyor.
Sivas’ta 33 aydınımızı yAKanlarla, katilleri AKlayanların işbirliğini teşhir ettiğimiz eylemdeyken sevgili kardeşim Deniz Göktaş’ın “insanları güldürme ve düşündürme suçu” işlediği gerekçesiyle gözaltına alındığını öğrendim. İlk andan itibaren Deniz’in durumunu avukatlarımızla ve parti örgütümüzle takip ediyoruz, ona zulmedenler Deniz’in bir saniye bile yalnız kalmayacağından emin olsun.
Düşünce, sanat, doğa, alın teri, mizah… Saray’ın elinden kurtarıp özgürlüğüne kavuşturacağımız çok şey var!
Deniz Göktaş'ın gösterisini önce 10 milyona, sonra 20 milyona taşımak hepimizin borcu. Türkiye'nin hikâyesini, yakın tarihin hayaletlerini, medyadan akademiye devletin makbul yüzlerini, son derece politik olan kişisel öykülerimizi AKP-MHP iktidarının savcıları, kalemleri ve kolluk kuvvetleri değil, en iyi Deniz Göktaş anlattı.
Bu oyunu kutulara sıkıştıran, hedef gösteren bütün o muhbirlerin hayal gücünün ötesinde bir ülke anlattı.
Madem o gözaltında, şaheserini biz paylaşalım.