23 Mayıs 1040'ta Horasan topraklarında (Merv) iki Türk gücü karşı karşıya geldi. Tuğrul ve Çağrı Bey komutasındaki Selçuklular, Gazneli ordusunu bozguna uğrattı.
Gazneliler yıkılış sürecine girerken, Büyük Selçuklu İmparatorluğu resmen kuruldu ve cihan devleti olma yolundaki ilk büyük adım atıldı!
II. Viyana Kuşatması (14 Temmuz — 12 Eylül 1683), Osmanlı tarihinin en büyük kırılma noktasıdır. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa 150 bin kişilik orduyla şehri 60 gün kuşattı. Polonya kralı Jan Sobieski ve müttefikleri Kahlenberg tepesinden indiğinde Osmanlı ordusu dağıldı. Savaştan sonra İstanbul'a gönderilen raporlar yitik bir dönemin kaydıdır:
"Şehir düşmek üzereydi — bir hafta daha, belki beş gün. Ama beklemeli miydik? Beklemeli değildik. Hücumda tereddüt, kuşatmada acelecilik — iki büyük hata aynı anda yapıldı. Kahlenberg'de yenilgi, Viyana önünde değil, ordugâhın içinde başlamıştı; kumandanlar arasında güven bittiğinde dış kapının dayanıklılığı fayda etmez."
— Silâhdar Fındıklılı Mehmed Ağa, Silâhdar Tarihi (II. Viyana Bölümü)
6 Şubat 2023 depremi üzerinden 3 yıl geçti. Ama hâlâ şu temel soruya dürüst bir cevap yok:
Yarımada devleti olan Türkiye, neden denize rağmen denizden müdahale edemedi?
6 Şubat’ta yaşanan yalnızca büyük bir deprem değildi. Aynı zamanda Türkiye’nin afet anında deniz coğrafyasını kullanma konusundaki zihinsel ve kurumsal yetersizliğinin açık bir teşhiriydi. Deprem Doğu Akdeniz’e, İskenderun Körfezi’ne, yani limanlara, iskelelere, derin sulara birkaç kilometre mesafede yaşandı. Buna rağmen ilk günlerde deniz köprüsü kurulamadı. Müdahalenin ağırlığı kara ulaşımına verildi, yollar kilitlendi, yardımlar gecikti.
Oysa İskenderun Körfezi, Türkiye’nin denizden afet müdahalesi için en elverişli alanlarından biridir. Çok sayıda limanı, derin su parmak iskeleleri, geniş manevra alanı vardır. Buna rağmen ne oldu? Deniz, ilk refleks olarak düşünülmedi. Deniz köprüsü önceden planlanmadığı için kurulamadı. Amfibi kabiliyet sonradan devreye sokuldu.
Türkiye’nin en büyük amfibi hücum gemisi, Anadolu binlerce kişiye barınma, iaşe ve sağlık hizmeti verebilecekken bölgede kullanılmadı. Teslim süreci bahanesiyle bekletildi. Oysa afet, bürokrasi tanımaz. Aynı sınıftaki İspanyol Juan Carlos gemisi 72 saat içinde İskenderun’a gelirken, bizim en stratejik deniz platformumuz devre dışı kaldı.
Tank çıkarma gemilerimiz ise gecikmeli intikal etti. Halbuki bu gemiler, yıkılmış limanlara bile 24 saat içinde araç, iş makinesi, personel ve yardım ulaştırabilecek en kritik unsurlardır. Denizden ilk giren güç olmaları gerekirken, kara yolları tıkandıktan sonra hatırlandılar.
Bu tablo bize şunu söylüyor. Türkiye, doğal afetlerde hâlâ karacı bir refleksle hareket ediyor. Deniz, ancak çaresizlikten sonra akla geliyor. Oysa depremde en az etkilenen ulaşım ortamı denizdir. Kara yolları çöker, demiryolları hasar görür, pistler kullanılamaz hale gelir. Deniz ise açıktır. Yeter ki önceden plan yapılmış olsun.
Bugün özellikle liman şehirleri için deniz köprüsü hayati önemdedir. İskenderun, Mersin, İzmir, İstanbul, Tekirdağ, Samsun, Trabzon… Bu şehirlerin afet senaryolarında deniz köprüsü yoksa, o plan eksiktir. İstanbul’un durumu ise başlı başına endişe vericidir.
Olası büyük İstanbul depreminde deniz köprüsü kurulabilmesi için, Çıkarma gemilerinin kapak atabileceği rampa sayısı yetersizdir. Denizden toplanma ve tahliye alanları son derece sınırlıdır ve bu alanlar ya restoran ya da kafedir.
16 milyonluk bir mega kentte birkaç sembolik noktayla “denizden tahliye” planı yapmak, plan değil temennidir. Devlet ve belediyeler bu gerçeği artık erteleyemez. Deniz köprüsü lafla değil, rampa, iskele, alan ve tatbikatla kurulur.
Bir diğer görmezden gelinen gerçek de şudur. Deprem dönemlerinde marinalarda binlerce amatör denizci teknesi ve yat hareketsiz bekliyor. Oysa bu tekneler, Kıyı boyunca yardım taşımada, tahliyede, sağlık ve lojistik destek zincirlerinde çok kritik roller üstlenebilir.
Ancak bunun için bugünden düzenleme gerekir. Kim, ne zaman, hangi görevle, hangi limandan çıkacak? Hangi marina afet planına dahil? Yakıt, sigorta, hukuki sorumluluk, koordinasyon nasıl sağlanacak? Bunların hiçbiri afet günü düşünülmez. Şimdiden yapılmalı ve tatbikatlarda denenmelidir.
Devlet de, belediyeler de deniz köprüsü kavramını çok ciddiye almalı ve afet planlarının merkezine koymalıdır. Amfibi gemiler, ticaret gemileri, yolcu gemileri, hatta amatör denizciler aynı sistemin parçası haline getirilmelidir. Deniz köprüsü hayat kurtarırken zaman kazandırır. 6 Şubat’tan bu yana 3 yıl geçti. Bu ders hâlâ öğrenilmediyse, bir sonraki afette bedeli yine millet öder.
6 Şubat Büyük Anadolu Depreminde hayatını kaybedenlere rahmet, acılı ailelerine sabır ve başsağlığı diliyorum. Dilerim aziz milletimiz bir daha böyle bir felaketle karşılaşmaz.
29 Ocak 1996 tarihinde Kardak’ta, Yunanistan Egemenliği Antlaşmalarla kendisine devredilmemiş doğu kayalığa asker çıkararak fiilî oldubitti yaratmak istedi. Türkiye, 30 Ocak 1996 günü, yani tam 30 yıl önce bugün topyekun savaş riskini göze alarak müdahale etti ve Yunan'a geri adım attırdı.
O gece sadece bir kriz değil, Ege’de egemenliği Yunanistan'a devredilmediği halde Atina'nın mafya usulü çöktüğü 152+ ada, adacık ve kayalık gerçeği Lozan'dan 73 yıl sonra akut safhada ortaya çıktı.
Yunanistan’ın arsızlıklarına, küstah devlet uygulamalarına ve oldubittilerine rağmen çöktüğü 152+ ada, adacık ve kayalığın varlığından Türkiye feragat etmemiştir. Bu nedenle Yunan bu bölgelere gri bölge demektedir.
Bu bölgelerin gelecekteki karasuyu paylaşımına katkısının % 6 olduğunu hatırlatalım.
Diğer yandan 1997 Temmuz ayında NATO Zirvesinde 8 Temmuz günü Amerikan hakemliğinde dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in Yunan Bakan Pangolos'un imzaladığı Madrid Deklarasyonu nedeni ile Kardak dışındaki varlıklarımızın hiç birinde Ankara devlet uygulaması yapmamaktadır.
1997 sonrası tüm hükümetler Dışişleri Bakanlığının NATO ruhuna bağlı tutucu politikası nedeni ile devlet uygulamalarına izin vermedi. Kardak krizinde ortaya çıkan milli irade ve istenç sonradan söndürüldü. Egemenliği tartışmalı söz konusu ada adacık ve kayalıkların Türkiye'ye en yakın olanlarında bile Yunan küstahlıklarına cevap verilmedi.
Bırakalım bu ada, adacık ve kayalıkları, Yunan'ın egemenliği gayri askeri olma statüsü ile kendisine devredilen 23 adanın silahlandırılmasına dahi Ankara hak ettiği tepkiyi göstermedi. 1964 sonrası bir kaç cılız nota ile yetinildi. 2020 sonrası yeni notalar verilse de hiç bir sonuç alınmadı. Bu tepkisizliğin temeliden daima NATO ruhuna sadakat yattı. Ancak Yunan bu ruha aldırmadan sürekli hak etmediğini almaya devam etti.
30 yıl önce Kardak’ta başlayan kriz, bugün hâlâ bitmedi. Türk milleti 152+ ada, adacık ve kayalıkların varlığını unutmaz, unutturmaz.
Millet hafızası sabırlıdır.
Haklar zamanaşımına uğramaz.
Kardak Krizinin tetiklediği Ege Denizinin en büyük egemenlik sorunu çözülmeden kıta sahanlığı/MEB sınırlandırılmasının yapılması mümkün değildir.
Kardak, bunun hatırlatmasıdır.
30. yılında Kardak krizini başından sonuna büyük kararlılık ve irade ile yöneten merhum Oramiral Güven Erkaya ile harekata fiilen katılan tüm muharip ve yardımcı unsurlarımızın personeline şükranlarımızı sunuyoruz. Ebediyete intikal edenlere rahmet diliyoruz. Rotaları cennet olsun.
O gecenin kahramanları sayesinde Mavi Vatanımız, Ege Denizinde yepyeni bir cephe kazandı.
Yeni dünya düzeninin şekillendiği günümüzde Kardak’taki milli iradenin ortaya çıkması artık olasılık tartışmalarının değil, zamanın bir fonksiyonudur.
Pehlevi, Zerdüşt İran'ın Yahudiler'e ikinci kez yardımından bahsetmemiş. İranlılar, Müslüman olmadan önce iki defa Yahudilere yardım etti. İkincisinde birlikte Hristiyanlar'ı öldürdüler bu yüzden Yahudiler bir kez daha Kudüsten sürüldü. Yahudiler'i Kudüs'e tekrar Hazreti Ömer aldı.
Yahudiler, Hazreti Süleyman’dan sonra iç çekişmeler yüzünden ikiye bölündüler. Kuzeyde başkenti Samiriye olan İsrail, güneyde başkenti Kudüs olan Yahuda krallıkları meydana geldi. Güneydeki devleti Milattan Önce 720’lerde Asurlular yıkıp, Yahudiler’i Asur topraklarının değişik yerlerine sürdüler. Kuzeydeki devleti ise Milattan Önce 586’da Babilliler ortadan kaldırdı. Babilliler, Yahudiler’i Babil’e sürdüler. Daha sonra Pers Krallığı’nın desteğini alan Yahudiler, Kudüs’e dönüp yıkılmış mabedlerini yeniden ibadete açtılar.
Filistin bölgesi Milattan Önce 63’te Roma’nın hakimiyeti altına girdi. Yahudiler, Roma’ya karşı birçok kez ayaklandılar. Romalılar, Milattan Sonra 70’te Kudüs’ü tahrip edip, ikinci mabedi yıkıp, Yahudiler’i bölgeden Roma’nın farklı yerlerine sürmeye başladılar. İkinci mabedin yıkılması Yahudi tarihinde büyük felaket olarak nitelendirilir. Mabedin yıkılması Yahudilik anlayışında köklü değişikliklere sebep oldu. 115-117’deki isyandan sonra Yahudiler’in bölgedeki varlığı daha da azaldı. 132-135 yılları arasında meydana gelen isyan ise kalan Yahudiler’in sürülmeleriyle son buldu. Romalılar’ın sürgününden sonra Kudüs’te Yahudi kalmamıştı. Şehre girmeye kalkışan Yahudiler’e ölüm cezası konuldu. Romalılar Kudüs’ü bir Roma şehri kimliğine yeniden inşa edip ismini adını ‘Aelia Capitolina’ koydular. Yahudi mabedinin yerine de putperest tapınağı yapıldı.
İmparator Konstantin, Hristiyan olunca Kudüs önem kazandı ve kiliseler inşa edildi. Konstantin, Yahudiler’in Kudüs’ü ziyaretine izin verdi. Yahudiler şehre senede sadece bir gün girebildiler. ‘Lapis Pertusus’ olarak anılan kutsal kayayı Yahudiler’in ziyaretine açtı. Yahudiler’in kayanın üzerinde ağlamasına ve yılda bir defa yağ sürmelerine izin verildi.
614’te Sasaniler, Yahudiler’in yardımıyla Kudüs’ü işgal edip, büyük bir Hristiyan katliamı gerçekleştirdiler. 629’da Bizans şehri geri aldı. Tarihçi Theofanis’e göre Sasaniler’le işbirliği yapan Yahudiler Kudüs’ün düşüşü esnasında 90 bin Hristiyan’ın öldürülmesine destek olmuşlardı. Bu yüzden İmparator Heraklius, Yahudiler’i cezalandırıp, onların Kudüs’e alınmaması ve yaklaştırılmaması konusunda bir emir yayınladı.
638’de Hz. Ömer, Kudüs’ü fethetti. Babiller ve Romalılar tarafından tahrip edilen Kudüs, Hz. Ömer’in ihya ederek kutsiyeti kazandırdığı bir şehir oldu. Kudüslüler de huzur ve adalete kavuştu. Yahudiler, Kudüs’e ancak 638’de Hz. Ömer’in şehri fethinden sonra girebilmişlerdi. Şehri temsilen Hz. Ömer’le anlaşma yapan Hıristiyan patrik, halifenin emriyle şehre 70 veya 100 Yahudi ailesinin yerleşmesini kabul etmişti. Filistin’in Müslümanlar tarafından fethiyle beraber Yahudilerin dinî maksatlarla bölgeyi ve Kudüs’ü ziyaretlerinin önündeki bütün engeller de kalkmıştır.
📣 BÜYÜK ÇEKİLİŞ • KRONİK KİTAP 10 YAŞINDA!
📚Mutluluğumuzu siz değerli okurlarımızla paylaşmak istiyoruz!
10. Yaşımıza özel tam 10 şanslı takipçimize, 2025 yılında yayımladığımız 93 kitap içerisinden seçeceği 10 tanesini hediye ediyoruz.
🚨Kampanyaya katılım için yapmanız gerekenler:
- Hesabımızı takip etmek,
- Gönderiyi beğenip RT’lemek ve kaydetmek,
- Gönderinin altına katıldığınıza dair yanıt bırakmak.
📌 Kampanya sonucu, 19.01.2026 Pazartesi akşamı, bu gönderi alıntılanarak açıklanacaktır.
“Az yemek aşırı arzuları söndürür. Az uyku iradeyi anlaştırır. Az konuşmak belalardan korur. Sıkıntılara katlanmak kişiyi hedeflerine ulaştırır. İnsana en zor gelen şey, haksızlığa karşı anlayışlı davranmak ve sıkıntılara karşı sabretmektir.”
—İmam Gazali
Martin Luther, 508 yıl önce bugün yani 31 Ekim 1517’de Almanya'da Katolik Kilisesi’ne karşı, 95 maddeden oluşan protesto bildirisini Wittenberg Şatosu Kilisesi’nin kapısına astı ve bilinçli olmasa da aklın özgürleşmesine neden olacak uzun, sancılı ve kanlı bir süreci başlatmış oldu.
Aynı yıl, Türklerin Anadolu’da ve Balkanlar’da yarattığı hoşgörülü ve aklı yok saymayan İslam anlayışını yok edecek sürecin tetiğine de Yavuz Sultan Selim’in Hilafetle beraber Mısır'dan getirdiği ulema ile basıldı.
Martin Luther'in başlattığı hareket Hristiyan dünyayı böldü ve Protestanlık mezhebinin doğmasına neden oldu ama Avrupa'da aile, evlilik, eğitim, bilim, sosyal düzen, ekonomi ve sanat da dâhil yaşamın tüm yönlerini etkiledi.
Reformcular kaynak olarak sadece kutsal kitap İncil’i kabul ettiklerini, kutsal kitabı yorumlamanın sadece kilisenin değil herkesin hakkı olduğunu, kutsal bir dil olamayacağını, İncil'in her dilde basılıp okunabileceğini, Tanrı tarafından insana bahşedilen akıl ve niteliklerin özgürce kullanımının önünün açılması gerektiğini ve birçok dinsel ritüelin gereksiz olduğunu ortaya koydular. 1534’de İncil, Almanca olarak basıldı. Daha sonra İngilizce dâhil, başka dillerde de basıldı ve böylece kendi dilinde İncil’i okuyan halk, din adamlarının sömürüsüne karşı örgütlenmeye başladı.
Dünyanın dördüncü ve Avrupa'nın bir numaralı ekonomisi olan Almanya, bulunduğu yere tesadüfen gelmedi. Hatta II.Dünya Savaşı sonunda yerle bir edilmiş olan, taş taş üstünde bırakılmayan Almanya kısa sürede toparlandı ve bugünkü durumuna geldi. Nedeni insan malzemesinin iyi olmasıydı.
Almanya; monarşinin (tek adam yönetimi) ve teokrasinin yıkılmasında, sanayi devrimine giden yolun açılmasında, eğitimin çok önemli hale gelmesinde, akılcı ve bilimsel düşünce evresine geçişte ve insan aklının özgürleştirilmesinde çok önemli ve belirleyici rolü olan dinde reform hareketinin başladığı yerdi.
Dikkat edin! Halis din yalnızca Allah'a aittir. O'nun yanı sıra veliler edinenler: "Onlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." diyorlar. Allah, hakkında tartıştıkları şey için hükmünü verecektir. Allah, gerçeği örten yalancıları doğru yola iletmez.
(Zümer, 39/3)
"Erkek veya kadın, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz."
(Nahl, 16/97)
Hıristiyanlık Dini'nin kurucusu Pavlus'dur.
Yahudilik dini'nin kurucusu Talmud ve diğer kitapların yazarlarıdır.
Ehli sünnet dini'nin kurucusu Emeviler ve Abbasilerdir.
Musa, Tevrat ile Müslim oldu. kavmi, Musa ile Musevi oldu.
İsa, İncil ile müslim oldu. Kavmi, İsa ile isevi oldu.
Muhammed, Kur'an ile Müslim oldu. kavmi, Muhammed ile Muhammedi oldu.
SONUÇ
Birinin elinde "Talmud.
Birinin elinde 4-5 çeşit "İncil.
Birinin elinde "Kütüb-i Sitte.
"Resullerin en büyük Düşmanı uydurulan Resullerdir.
İSLAM DİNİ'NİN KURUCUSU HEMDE KORUYUCUSU ALLAHTIR.