Ruhsal sorunlar ne yalnızca “beyindeki bir bozukluğun” ne de yalnızca “toplumun ve çevrenin” ürünüdür. Genetik ve biyolojik yatkınlıklar; öğrenme ve psikolojik süreçler; aile, ilişkiler, ekonomik ve toplumsal koşullarla sürekli etkileşim içindedir. Bilimsel yaklaşım “ya biyoloji ya çevre” değil, “hem biyoloji hem çevre ve bunların etkileşimi” der. İnsanı yalnızca beyne indirgemek ne kadar hatalıysa, yalnızca içinde yaşadığı topluma indirgemek de o kadar hatalıdır.
Bir olayı anlatmak kolay, sen gel bir de duyguları, hisleri, içsel savaşları anlatmayı dene...
Varoluş sancısını kah rezil bir bağımlılık, kah kötü bir ilişki, kah lüzumsuz bir terkediş, kah her şeyden vazgeçiş ile aşmaya çabalamanın öyküsü...
Norveçli yönetmen JOACHIM TRIER'in Oslo Üçlemesi:
-REPRISE (2006)
-OSLO, AUGUST 31st (2011)
-THE WORST PERSON IN THE WORLD (2021)
Oslo şehrinin kasvetli havasının altında, varoluş sancısı ve anlam arayışı bu üç filmde karakterlerimizi farklı bir öyküyle, farklı yerlere sürüklüyor...
Ölüm, yalnızlık, uyumsuzluk, huzursuzluk ve hızla akıp giden zamanın üzerimizde kurduğu baskı arasında yalpalayıp durmalar...
Üçlemede aslında birbirinin devamı bir hikaye yok. Ama mekan ve birbirini izleyen zaman bir bütünlük oluşturuyor. Oslo şehrinin ortak bir atmosfer oluşturduğu üçlemede, Oslo doğumlu ANDERS DANIELSEN LIE, farklı öykülerdeki değişmeyen tek oyuncu olarak bütünlüğe katkı sağlıyor...
Kendime göre bir sıralama yapmam gerekirse, en iyiden başlayarak sıralamam şu şekilde olurdu:
1. The Worst Person In The World
2. Reprise
3. Oslo, August 31st
Aslında bir sıralama yapmaya pek de gerek olmayan, her birinde farklı bir duyguya kapılmanın mümkün olduğu bir seri bu.
Bu sıralamayı yapınca, dünyanın en kötü kadını Julie hakkında da bir şeyler söylemek gerekir...
THE WORST PERSON IN THE WORLD, oldukça sıradaşı duygular yaşatan ve niteliği tartışılmaz bir film...
Başroldeki RENATE REINSVE #Cannes festivalinde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı.
Yönetmenin, mutlu son ve beklendik akış yerine; inişli çıkışlı bir döngü içinde kötü sonlar, durduk yere bozulan ilişkiler, sebepsiz vazgeçişlerle adeta romantizme tepki gösterdiği söylenebilir.
Seride ayrıca Kierkegaard ve Heidegger esintilerine şahit olabiliyoruz...
iPhone'unuzdaki Notlar uygulaması, kullanabileceğiniz en güçlü araçlardan biridir.
Ama insanların %99'u onun gerçek potansiyelini bilmiyor.
İşte bilmeniz gereken 15 muhteşem özellik (mutlaka kaydedin):👇🏻
1- 'Kurtlarla Koşan Kadınlar' kitabını okumamın üzerinde 5 seneden fazla zaman geçti. Hayranlıkla, başucu kitabım haline getirdim ve bu kitap bana 'Üzgün Kadınlar Kuşağı' olarak adlandırdığım bir kadın neslinin varlığını da gösterdi. Anlatayım...
Family Therapy: Slovenya'dan ilginç bir aile kara komedisi... Her karakterin kendi dünyasındaki bozukluklarını, yıkımla düzelterek iyileşme yolunu seçen garip bir senaryo... Zengin insanların, alt sınıfa karşı lümpen bakışları ve kendi içindeki mutsuzluklarını iyi ifade ediyor.
"Ahmet Kaya da biliyordu menekşenin kokusuz olduğunu ama vazgeçmedi;
'Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya..'demekten..
Umut işte öyle bir şey..!
Mutlu vakitler dileğiyle ☕️🍂🕊
Speak No Evil'in unutamadığım bir repliği var.
Ailenin "bunu bize neden yapıyorsunuz" sorusuna "çünkü izin verdiniz" diye cevap verilir.
Bu filmi izleyince aklıma o geldi.
Siz ne kadar izin verirseniz o kadar bencilleşiyor insanlar.
Netflixten komik ve üzücü dışarıdakiler filmi.
İlişkiler hakkında iddiasız ama küçük nokta atışları yapan bu filmi çok seviyorum. Last Night aldatmanın biçimleri üzerine ve en önemlisi de ders vermeye kalkışmıyor, sadece durum tespiti yapıyor.
Zaman yaraları iyileştirmez oyulan ruhlar yaratır sadece.Bu filmde oyulan iki ruhun keşişmesini çok güzel anlatmış yönetmen, ben zaten dolu olduğum için çok ağladım. Kederini,yaranı korkmadan birine emanet edebilmek iyileştiriyormuş oyulan o ruhu, sevgi yolunu evini bulduruyormuş
Bir terapist olarak çiftlere hep aynı filmi öneriyorum. İlişkiyi çok boyutlu olarak ele alan, sadece duygusal değil; bilişsel olarak da değerlendiren 303 filmini izlemelerini isterim. İlişki en değerli parçamızdır. Onu beslemek için çaba harcayalım.
Çay İçmeyen Adama Neden Güvenilmez?
Çay üç özelliğinden dolayı kutsal bir sıvıdır:
Birincisi; sınıfsız bir içecektir, ayakkabı boyacıları ile ceo’ların ortak içeceğidir. Sınıfsal kaynaşma sağlar. Her statüden insanın tükettiği bir sıvı olup, içecekte eşitlenmenin sembolüdür aynı zamanda.
İkinci olarak zamansızdır; sabah kahvaltısında, öğlen yemeği sonrasında, akşam üzeri, yatmadan önce yani günün her saati içilebilen tek içecektir.
Üçüncüsü; Muhabbetin demini aldırır. Çay olmadan yapılan sohbetlerin hiçbir tadının olmadığı malumunuzdur.
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız.
Yok ben çay sevmem, çayla aram iyi değildir gibi hezeyanlar delikanlı bireylere yakışmaz. Çay içmeyen adamı anlamak zordur. Eğer bir rahatsızlığı yoksa, ki çay sıhhat verir.
O kişinin niye çay sevmediği bizim için ciddi bir sorun olarak masada duracak ve dostluğumuzu sorgulatacaktır. Zamansız-mekansız-sınıfsız bir içecek olarak çaya karşı yapılan bu haksızlık ve sevgisizlik bizi yaralar.
Çay içmeyen adam şüphelidir. Ona güvenemeyiz. Çünkü ince belli bardakta tüten nefis dumanıyla, karanfil kokulu sıcak ve demli bir çayı yudumlamamış insan, Anadolu’yu, bozkırları ve kırılgan yağmurlarımızı tatmamış demektir, kırkikindilerle yıkanmamış, gökyüzünü tanımamış demektir.
Çay içmemenin hiçbir mantıklı izahı olamaz. Çay içmeyen adama güvenemeyiz çünkü buralardan ve bu toprakların kadim içecek kültüründen fersah fersah uzaklaşmış bir adam bizi tedirgin eder.
Çay; yoksulların, şairlerin ve yalnızların resmi içeceğidir. Ona öyle alelade bir içecek muamelesi yapamayız. Ona sıradan bir içecek gibi davranamayız.
Güven Adıgüzel
İlişkiler Okulu