Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar.
Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular
Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler,
iğnelerine iplik geçirip beklediler… dikip biçtikleri sonsuz mezarlıklar ve ölümdü..
Terziler geldiler
Ey artık ölmüş olan at dediler…
Kestiler, Biçtiler
Dağları yonttular
Altında
Binlerce yıllık kan aktı göğün uçsuz bucaksızlığına..
Makas gibi dolandı acı şehirlerin sokaklarında
Kesip biçti umudu ve kapı eşiğinden gelecek olan ışığı
Bekleyişi öldürdüler…
Şehrin Kara Çocukları: Badline ne anlatıyor? Yoksulluğu taklit etmeden, içinden geçilen dünyayı, sarsılmaları, acıyı sadece edebiyatın bahanesi olarak görmeden, içinden geçtiği şey her neyse onun kabuklarını soyuyor...
Şehrin Kara Çocukları - Işıl Kurnaz https://t.co/Gg3yP0sf4e
Daha gürültülü, daha geveze, daha istilacı bir dün-yadayız. Soluk soluğa bir dünya bu - durmadan uğulda-yan, yaygaracı, çalçene bir dünya. Sözün bunca çoğaldı-ğı, aralıksız aktığı böylesi bir dünyada bir duyuş, düşü-nüş ve kavrayış felci yaşıyoruz.
Sanırım Ecinliler‘de bir yerde Dostoyevski, “insanın mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz olduğunu, tek sebebin bu olduğunu söyler. Babam Dostoyevski ile pek içli dışlı olmasa da tam tersini iddia ederdi: “biz burada ne kadar mutsuz olduğumuzu bilmediğimiz için mutluyuz.”
Burada, bulunduğum yerde, yeşil çayırların üzerine ince bir bahar yağmuru yağıyor Tepenin üzerine incecik bir sis düşmüş.Gözlerden uzak inek ve koyun çanları duyuluyor. Bir yerde, ağaçların arasına gizlenmiş bir guguk kuşu ötüyor, hayati ve hafif Korkacak bir şey yok
G.Gospodinov
Emily Dickinson’ın eskimeyen bir dizesi var:
“The brain is wider than the sky.”
(Zihin, göğü içine alacak kadar geniş. Belki de bu yüzden göğü hiç rahat bırakmıyor.)
bela tarr geride muazzam derinlikte bir insan ezilmişliği, yoksunluk, anlam arayışı, yalnızlık ve manzaralar bırakarak gitti. “sinemada hiçbir zaman yaşamın kendisini görmedim ve tanıdığım insanlar hakkında hiçbir şeye tanıklık edemedim” demiş. o yüzden alışılageldik filmlerde yağan yağmurla insanlar mutluluk duyup arınırken, bela tarr'ın sinemasında çamura, garibanlığa, sefalete bulanmış zorlu bir yaşam gerçekliği bize yansır.
filmlerindeki kaotik atmosfer ve uzayıp giden zaman, insanın varoluşunun ağırlığını taşır. izleyicinin dışarıdan bela tarr'ın kadrajındaki çaresizliğe, güç bela hayatta kalma çabasına sızması, tüm ağırlığıyla bizi çürüten zaman algısını sorgulamasına kapı aralar ve bela tarr için zaman, hesaplanabilen bir şey olmaktan çıkıp insanın yaşadığı derin bir ıstırabın yansımasına dönüşür.
sinemasına hayat veren sert ve gerçekçi o büyülü siyah beyaz akış ve durağanlık, tarr'ın ülkesi macaristan'ın yağmura, çamura, rüzgara teslim olmuş hali, gençlik yıllarıyla beraber yaşadığı toplumsal dönüşümün, ruhunun bezendiği duyguların, kayıp giden zamanlarının da bir aktarımıdır.
alışıldık mutlu bir son yoktu sinemasında, aksine aşılmaz bir karanlık vardı ve yağmur, rüzgar, yüksek tepelerde hayat bulan, insanı kesen soğuk; filmin hem ana konusu hem de başrol oyuncusuydu. bela tarr da filmlerindeki gibi hiçliğin ortasında, insan ruhunun derinliklerinde bir anlam bulma umudunun acımasız yolculuğunu nakşederek, belki bize de her seyirde aynı soruyu kendimize sorma ağırlığını bırakarak gitmiştir.
görüntü: satantango, şeytanın tangosu, 1994.
Söyleyebileceğimiz tek şey, hayatımızdaki her şeyin sanki bu hayata önceki bir hayatta yüklenilmiş görevlerle adım atmışız gibi olup bittiği; yeryüzündeki yaşama koşullarımızda, iyilik yapmayı, incelikli, hatta terbiyeli davranmayı görev bilmemiz için hiçbir neden yok;
aynı şekilde ateist sanatçının, örneğin ancak adının Vermeer olduğu bilinen, tanınmamaya mahkum bir sanatçının onca ustalık ve incelikle yaptığı o sarı duvar parçası gibi bir ayrıntıyı,
temelleri üzerine kurulmuş, bizim dünyamızdan tamamen farklı başka bir aleme aitmiş gibi görünmekte; belki de içinden çıkıp dünyamıza ayak bastığımız o aleme geri döneceğiz ve yeniden, kimin eseri olduğunu bilmeden, öyle öğretildiği için itaat ettiğimiz o bilinmez yasaların,