Hacı Bektaş Veli demiş ki;
Kimsenin ekmeğini yeme,
kendi ekmeğini kimseden esirgeme.
Elin açık, gönlün açık,
sofran açık olsun.
Ayıpları ört, sırları tut, öfkeni de yut.
Aynaları kandıramazsınız.
Uğraşamam dünüm ve dünümdekilerle,
Ben yarına bakarım yanımdakilerle..
Biz daima gerçeği arayan, onu bulduğumuzda ve doğru olduğundan emin olduğumuzda
açıkça söylemekten çekinmeyen insanlar olmalıyız.
— M K ATATÜRK..🇹🇷💜🇹🇷💙🇹🇷🌼🇹🇷🌿🇹🇷🌺
Kimse Bilmesin İstedi… Güzel Kalbiyle Yaptıkları Görenlerin Göğsünü Kabarttı, Bir Kez Daha Alkış Topladı👏❤️
6 Şubat depremlerinin ardından Hatay’da depremzedelere destek olmak için dayanışma faaliyetleri yürüten Çetin isimli vatandaş, hayatını kaybeden tiyatro oyuncusu Serhat Kılıç’ın o dönemde yaptığı yardımları anlattı.
Çetin, Kılıç’ın kendisini telefonla arayarak, “Ben ne yapabilirim Çetin kardeşim, beni yönlendirir misin?” diye sorduğunu belirtti.
O dönemde en büyük ihtiyaçlardan birinin içme suyu olduğunu söyleyen Çetin, Kılıç’ın kısa sürede 20 palet, 1,5 litrelik su temin ettiğini ve suları çadır bölgelerinde yaşayan depremzedelere ulaştırdığını aktardı.
Kılıç’ın bununla da yetinmeyerek tekrar tekrar “Başka ne yapabilirim?” diye sorduğunu belirten Çetin, ihtiyaç duyulan diğer malzemelerin de oyuncu tarafından temin edilerek depremzedelere ulaştırıldığını ifade etti.
Yaptığı yardımların bilinmesini istemeyen Kılıç’ın, bu dayanışmanın aralarında kalmasını istediğini aktaran Çetin, yıllar sonra verdiği sözü bozmak zorunda kaldığını söyledi.
Çetin, Serhat Kılıç’a veda ederken, “Aramızdan çok erken ayrıldın sevgili Serhat Kılıç. Yattığın yer incitmesin.” ifadelerini kullandı.
#SerhatKılıç #iyilik #deprem
19 MAYIS 1919 - YILMAZ ÖZDİL (19 Mayıs 2020 Tarihli Yazısı)
101 yıl önce…
Böyle bir mayıs ayı.
Bugünkü adı Alsancak olan Punta'da bayram vardı.
İşgal zırhlıları körfeze demirlemiş, Yunan ordusu Pasaport İskelesi'nden karaya çıkmış, vatan toprağımıza ayak basmıştı. İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri uçuşa uçuşa koştu, diz çöktü, işgal komutanının çizmesini öptü, Yunan bayrağını öptü, haçını havaya kaldırdı, askerleri takdis ederek, o meşhur vaazını verdi.
“Evlatlarım… Bugün İsa'nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz, bu uğurda ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız, ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım, azizler arkanızda” dedi.
Kanımızı içecek kadar bizden nefret eden Hrisostomos'un asıl adı Kalafatis'ti, Atina'da din eğitimi almış, kademe kademe yükselerek İzmir metropoliti olmuştu, Konstantinopolis'in başpiskoposu Hrisostomos'un adını kendisine lakap olarak almıştı, aklınca onu yaşatıyordu, “megali idea” fanatiğiydi, hayatının en mutlu günüydü.
İşte tam o anda, aniden… İnce, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. “Olamaz, böyle güle oynaya giremezler” diye bağırdı. Bastı tetiğe, peş peşe… Efsun alayının sancaktarı atının sırtından karpuz gibi düştü. Adeta zaman durmuştu, önce sessizlik, sonra panik yaşandı. Baktılar ki, tek kişi, sarıverdiler çevresini, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına…
Şehit oldu Hasan Tahsin, henüz 30'unda.
O günün akşamı, İstanbul'da… Hava kararmıştı, neredeyse yatma vaktiydi. Mustafa Kemal evine geldi. Kapıyı açan kızkardeşi Makbule'ye sıkıntılı bir yüz ifadesiyle baktı, şefkatle yanağını okşadı, “annemin karyolasının önüne yer sofrası yap, sizinle biraz dertleşmek istiyorum” dedi.
Zübeyde Hanım'ın odasında, karyolasının önüne yer sofrası hazırladılar, patates püreli rosto ve yumurtalı ıspanak yapmışlardı.
Sarışın kurt biraz sonra geldi, üniforması üzerindeydi, üstünü başını değiştirmemişti. Her zaman yaptığı gibi annesinin elini öptü, bağdaş kurarak oturdu. Pat diye… “Gidiyorum” dedi!
Odaya adeta bomba düşmüştü. “Buraların da Selanik gibi olma ihtimali var, giderken gözüm arkamda kalmasın, memleket için uğraşırken sizden yana üzüntüye düçar olmak istemem” dedi.
Zübeyde Hanım küt diye sırtüstü yığıldı. Bayılmıştı.
Doktor Rasim Ferid'i çağırdılar, anca kendine gelebildi.
Heyecan, gerginlik, üzüntü, keder… Zübeyde Hanım'ın yorgun ruhu, bitmek tükenmek bilmeyen evlat ayrılığını taşıyamamıştı, sabaha kadar uyumadı, Kuran okudu.
Günün ilk ışıklarıyla vedalaşmak üzere kapıya geldiler, Mustafa Kemal'in elinde Kuran'ı Kerim vardı, Trablusgarp'ta vuruşurken Libyalı mücahit şeyh Ahmet Sünusi tarafından kendisine hediye edilmişti. Sekiz yıldır nereye gitse, oraya götürüyordu, Sofya'da Çanakkale'de Şam'da Halep'te Filistin'de hep yanındaydı. Annesine bıraktı.
Makbule ağlıyordu. Zübeyde Hanım otoriter ses tonuyla kızını haşladı, “sen asker kardeşisin, ayıp, ağlanır mı hiç” dedi, sanki dün gece üzüntüden bayılan kendisi değilmiş gibi, dimdik durmaya çalışıyordu, “memleket için giden insan ölse bile ağlanmaz, koş misafirlere şerbet ez” diye haykırdı.
Hepi topu birkaç altın bileziği vardı, Selanik'ten elinde avucunda kala kala bunlar kalmıştı, oğluna verdi, “lazım olur” dedi. Zübeyde ana'nın çeyiz bileziği, işte bu şekilde milli mücadele hamuruna karıldı.
Son bir kez sarıldılar.
Mustafa Kemal, kendisini Bandırma Vapuru'na götürecek motora binmek üzere Galata rıhtımına doğru yola çıktı.
Macera böyle başladı.
Ateşten gömleği giymişti ulus. Akıp gitti, aylar yıllar, canlar. Takvimler 30 Ağustos 1922'yi gösterirken, yer gök yarılıyordu. Yüzbaşı Kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”
Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.
Kudurmuştu Ali Kemal... Saray'ın büyük gazetecisi! Köşesinden kin kusuyordu.
“Mustafa Kemalcileri hastalıklı uzuv gibi kesip atmalı” diyordu.
“Mustafa Kemal medeniyet dünyasını aleyhimize çevirmek için Anadolu'da havsalaya sığmaz delilikler yapıyor, cinayetler işliyor” diyordu.
“Bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyordu.
İzmirli süvari teğmen Yıldırım, o “mahluk”lardan biriydi. 18 yaşındaydı. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış, yeniden cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu'nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.
Teğmen Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri, savunmasız Kuzuluk Köyü'ne girdi. Gözleri Fatma'ya takıldı. 15'indeydi. “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti, alev alev… Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.
Teğmen Şevket o sırada Uşak'tan geçiyordu. Sakarya'da şehit düşen Yüzbaşı Basri'nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket'in, boğazı düğümlendi. “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.
“Bedelli askerlik” yoktu o zamanlar. Zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. Albay “deli” Halit, belinin sağ tarafında “namuslu” dediği tabancasını, belinin sol tarafında “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim” diyordu, “istersen buyur kaçmaya çalış!”
Deliren biri daha vardı. İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanı general Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı, “bu hızla yarın İzmir'e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, Fahrettin Altay'ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. Hayalet gibi, bi ordan bi burdan çıkıyorlar, birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar, blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı.
Kaçıyordu Yunan. Ecel peşlerinde...
Ve, 9 Eylül... Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında. Bornova'dan boşaldılar aşağıya, dörtnala… Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek bedel vardı daha… İkinci tümen dördüncü alaydan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, son şehitlerimiz… Bugün anıtları var orada. “Vatan ve Namus” yazıyor altında.
Yüzbaşı Şerafettin, teğmen Ali Rıza, teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, koştular Hasan Tahsin'in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler al sancağımızı.
Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve'deydi Mustafa Kemal, İzmir'i seyrediyordu.
Nif'te kendisi için hazırlanan bağevine gitti.
Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağeviydi.
Yorgundu. Yemek getirdiler, yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi.
“Biliyor musun İsmet” dedi… “Bir rüya görmüş gibiyim.”
Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında.
Karşıyaka'ya Alsancak'a Kadifekale'ye dalan süvarilerimiz, gözlerine inanamıyordu bu arada… Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmıştı. Adeta “gelincik tarlası”na dönmüştü.
Ne var bunda şaşılacak derseniz… İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü zoruyla el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı.
E peki şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?
Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı.
Üç yıldır yokluk içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, beyaz patiskalarını, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, komşularıyla değiş tokuş etmiş, sabırla o geceyi beklemişti.
O gece, 8 Eylül 1922'ydi.
Çıkardılar sandıklarından, kırmızı'nın üstüne beyaz ay-yıldız'ı diktiler... Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir'in kadınlarının, halkın bayrağıydı onlar.
Ve, 101 yıl sonra, gene mayıs ayı...
19 Mayıs 1919'un 101. yıldönümü.
#GaziMareşalMustafaKemalAtatürk #GaziMustafaKemalAtatürk #Gazi #Mareşal #GaziMareşal #MustafaKemal #MustafaKemalAtatürk #Atatürk #Türk #EbediBaşkomutan #EbediCumhurbaşkanı #Kemalizm #MKA #MKA1881 #Deha #DahiLider #AsrınDevLideri #EnBüyükDevrimci #Devrim #Devrimci #YılmazÖzdil #19Mayıs #19Mayıs1919 #9Eylül #9Eylül1922 @Yilmaz_Ozdill
╭*🌹*╮♥️╭*🌹*╮
🌹** İyi akşamlar **🌹
╰*🌹*╯🌹╰*🌹*╯
Gönlünüzce gecireceginiz
en güzel akşamlar dilerim🇹🇷🥀🇹🇷☕️🌿🌼🌻🌷🍃
💜🌿🌸MUTLU AKŞAMLAR🌸🌿💜
MutLu, HuzurLu √є Sє√gi DoLu
Bir AKŞAM Gєçirмєniz DiLєğiעLє ❤
“Biz bu partide dirsek çürüktük” edebiyatı üzerinden CHP’yi abluka altına aldınız,
“size yedirmeyiz” diyorlar!
Değişime, gençleşmeye, liyakata, yeniliğe, halkın taleplerine,
İktidar olmaya bariyer görevi görüyorsunuz,
AKP'nin CHP ye sızdırdığı operasyon aparatlarısınız...
Gerçek bariyerleri “CHP’li abiler” kurudu!
Yok “ben çocuk yaşta parti sobasına odun taşıdım”,
Yok “ben ergendim, CHP afişlerini duvara asıyordum”,
Yok “burası 30 yıldır benim baba ocağım”,
Yok “biz CHP’nin öz evlatlarıyız”!
Sonuç?
DOST DA DÜŞMAN DA BİLSİN: KAZANACAĞIZ, MUTLAKA KAZANACAĞIZ!
Bizim yolumuz dikenlidir.
Ayağını seven gelmesin!
Çünkü bu yol; susmayanların, boyun eğmeyenlerin, bedeli ne olursa olsun sözünü esirgemeyenlerin yoludur.
Yılmaz Güney, yalnızca perdenin “Çirkin Kral”ı değildi.
O, yoksulun hikâyesini beyazperdeye taşıyan, düzenin görmezden geldiği insanlara kamerasını çeviren, sanatını memleketin yaralarından ayırmayan bir sinemacıydı.
Hapishaneler gördü.
Sürgün gördü.
Yasaklar gördü.
Ama ardında susturulamayacak filmler, sözler ve büyük bir iz bıraktı.
YILMAZ GÜNEY'İ SAYGIYLA ANIYORUZ.
KARADENİZ GENÇLİĞİ
Görev yaptığı süre zarfında halkın sevgi ve saygısını kazanan "Süper Vali" Recep Yazıcıoğlu'nu vefatının 22. yıl dönümünde saygı ve rahmetle anıyorum...
VAR MI ŞiMDi BÖYLE HİC BİR PARTİYİ İPLEMEYEN VALİ ?..
Gümüşhane'li muhtarın kızının evi Erzincan depreminde yıkılınca, muhtar devletin deprem mağdurlarına vereceği evi almak için Erzincan'a kızının yanına gider.
Kızını alır, valilik binasına çıkarlar, öğlen arası olduğu için ellerinde evraklar beklemeye başlarlar.
Bu arada kot pantolonlu, yakası açık gömlekli biri gelir.
- "Amca buyur" der.
Muhtar derdini anlatır. Kot pantolonlu adam evrakları alır bir odaya gider, bir kaşe basar, diğer odaya gider başka bir evrak alır, doldurur, deftere kaydeder. En son kapısında "Valilik" yazan odaya girip çekmeceden bir mühür alarak kâğıtlara mührü basar ve muhtardan da imzalamasını ister.
Muhtar, biraz da çekinerek,
- Yeğenim çok sağol ama vali bey sana kızmasın.
- Yok amca kızmaz.
- Sağ ol yavrum, adın nedir senin?
- Recep benim adım amca.
- Yoksa sen vali Recep Yazıcıoğlu musun?
- He ya..
Trabzonlu Recep Yazıcıoğlu, devletin değil, milletin hizmetkârıydı...
Saygı özlem ve rahmetle anıyorum Ruhu şad, mekânı cennet olsun.Saygıyla...
" BİR KOMÜNİST GİBİ YAŞA ÖYLE DÜŞÜN " "Bazı insanlar yaşadıkları döneme değil, geride bıraktıkları düşüncelere iz bırakır. Zaman geçse de anıları ve mücadeleleri hafızalarda yaşamaya devam eder."✊✌️👊🤙✌️👍👌✌️🤛✊
9 Eylül 1984 — Yılmaz Güney
Sinemayı halkın acılarını, umutlarını ve direnişini anlatmanın bir yolu olarak gören; eserleriyle ezilenlerin, yoksulların ve suskun bırakılanların sesi olan büyük usta
ölümünün yıl dönümünde saygı, özlem ve minnetle anıyoruz.
Unutmadık, unutmayacağız.