Şeytan Tanrının adaletinden şüphe duydu ve ona baş kaldırdı, Tanrı şeytanın haksız olduğunu ona ıspatlamak için hepimizi denek olarak feda etti, keşke Tanrı şeytanı direkt cehenneme atıp bizi cehennemle eş değer şu dünyaya yollamasaydı ama Tanrı bile farketmeden şeytana uydu.
Terapistim bana şunu söyledi: Görülmediğini hissederek büyüyen bir insan, sevmeyi fazla vererek öğrenir. Herkese kendini verir, bir gün birinin de ona aynı şekilde karşılık vermesini umut eder. Bu yüzden bakıcı olur, düzeltici olur, herkes için orada olan kişi haline gelir; kimse onun için orada olmasa bile. En zor kısmı ise şudur: Derinlerde güçlü olmaya çalışmıyordur. Sadece birinin, hayatı boyunca herkes için yaptığı şeyi, bir gün onun için de yapmasını bekliyordur.
Eğer aynı imtihandan geçmediyseniz, aynı taşlara takılıp yere kapanmadıysanız, aynı sancının peşinde geceler boyu gözyaşı dökmediyseniz ve yaranız aynı yerde değilse, kimsenin yaşadıkları hakkında bu kadar kolay konuşmayın. Çünkü kim, hangi savaşta nelerini yitirdi, bilemezsiniz.
Nasıl mıyım?
Hep düşünüyorum uyku düzenim yok.. yalnız hissediyorum her şeyi kafama takılıyorum.. hayattan keyif almıyorum.. iyiyim diyorum ama değilim kendimi anlatamıyorum.. içim dolu ama susuyorum.. sadece yorgunum.
Alaçatı'da ev sattım.Oğlum beni aradığında sesi titriyordu.“Baba… iyi misin?” dedi.
Alaçatı’dan İzmir’e giden yolda olduğumu duyunca uyandı herhâlde.Çok nadir arar beni.
Gülümsedim.
“İyiyim oğlum,” dedim. “Birazdan çay içeceğim.”
Adım Hasan.
Yetmiş üç yaşındayım.
Ve üç ay önce hayatımda yaptığım en doğru ama en “ayıp” sayılan şeyi yaptım.
Alaçatı’daki taş evimi sattım.
Hani şu herkesin fotoğraf çektirdiği, kapısına yasemin saran, “ne şanslı adam” dedikleri ev…
Oğlum ben gidince butik otel yapacaktı o evi.Erken gittim belki ama uzağa degil İzmir'e.
Eşim Emine’yi iki yıl önce kaybettikten sonra o ev büyüdükçe büyüdü.
Duvarlar genişledi, odalar uzadı.
Sessizlik yayıldı.
Sabah kalkıyordum.
Çay demliyordum.
Karşıma kimse oturmuyordu.
Televizyon açıktı ama konuşan bana bakmıyordu.
Akşam oluyordu, kapı hiç çalmıyordu.
Telefon çalıyordu heyecanlanıyordum.internet taahut diyordu ya da benzerleri.
Biz buna “huzur” deriz ya…
Değilmiş.
Mezar sessizliğiymiş.
Bir gün aynaya baktım.
“Hasan,” dedim,
“Sen böyle ölmeye başlamışsın.”
Ve Evi sattım.
Komşular konuştu.
Akrabalar sustu.
Çocuklarım “baba delirdi” dedi.
“Bu yaşta ne yapıyorsun?” dediler.
“Millet Alaçatı’da ev almak için canını verirken sen satıyorsun.”
Ben bir oda kiraladım.
İzmir’de, eski bir apartmanda.
Üç artı bir ev.
Üç genç yaşıyor.
İlan şöyleydi:
“Oda kiralık. Kira günü aksamasın. Gürültü makul olsun.”
Kapıyı çaldığımda çocuklar bana baktı.
Sanki icradan gelmişim gibi.
Biri dedi ki:
“Amca… yanlış geldin galiba?”
_Doğalgaz gecikti biliyoruz.Ama ödeyeceğiz.
“Yok,” dedim.
“Ben Hasan. Yeni ev arkadaşınız.”
İlk hafta şoktu.
Bulaşıklar birikmiş.
Ayakkabılar kapının önünde değil, her yerde.
Gece biri geliyor, sabah diğeri çıkıyor.
Bir akşam salonda otururken çocuklardan biri sordu:
“Hasan amca… bizi ev sahibine şikâyet etmezsin değil mi?”
Güldüm.
“Evladım,” dedim,
“Ben bu ülkede 80’leri gördüm.
Elektrik kesintisinde mumla ders çalıştım.
Sizden korkmam.
Ama çayı iyi demlerim bitirirseniz, yeni çayı siz koyarsınız.”
Zamanla alıştık.
Ben sabah erken kalkıyorum.
Onlar uyanamıyor.
Ben yemek yapıyorum.
Onlar dışarıdan söylüyor ama yetmiyor.
Bir akşam çocuklardan biri eve geldi.
Yüzü bembeyaz.
İki işte çalışıyor.
Okula gidiyor.
Kirası, yol parası, kitap…
Tencereyi koymuştum.
Kuru fasulye.
Pilav.
Yanına turşu.
“Gel,” dedim.
Sessizce yedi.
Sonra durdu.
“Ben bunu en son babaannemde yemiştim,” dedi.
O gün bana “Hasan Amca” demeyi bıraktılar.
“Abi” dediler.
Ben onları sabah sınavlarına kaldırıyorum.
Biriyle konuşmaları gerektiğinde “sen de haklısın” demeyi öğretiyorum.
Faturayı nasıl kontrol edeceklerini anlatıyorum.
Onlar da bana telefon öğretiyor.
Kartla ödeme.
Uygulamalar.
Müzik.
“Abi bu şarkı sana gider,” diyorlar.
Bir akşam dediler ki:
“Hazırlan. Çıkıyoruz.”
Alaçatı değil.
Lüks değil.
Bir mekan.
Ucuz.
Samimi.
Masaya oturduk.
Biri saz aldı.
“Abi bir türkü söyle.”
Uzun zamandır sesimi çıkarmamışım.
Ama söyledim.
Masadaki herkes sustu.
Gençler… yaşlılar…
Herkes.
O an şunu anladım:
İnsan yaşlanınca yalnızlaşmıyor.
Yalnız bırakılıyor.
Ben artık büyük bir evde yalnız değilim.
Küçük bir evde hayatın içindeyim.
Oğlum hâlâ soruyor:
“Baba geri dönmeyecek misin?��
“Yok,” diyorum.
“Ben geçmişte yaşamaktan çıktım.”
Bu evde ses var.
Dağınıklık var.
Gelecek var.
Eğer bu satırları büyük bir evde, sessizlikle okuyorsan…
Bil ki sorun ev değil.
Sorun sessizlik.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey
bir oda,
bir tencere,
ve biriyle aynı masada gülmektir.
Yaş kaç olursa olsun.
Alıntıdır..
yalvarıyorum kartları açık oynayın üstü kapalı laflarınızdan çıkarım yapmak istemiyorum beni sevmiyo musun küselim darıldın mı anlat özür dileyeyim bıktım iletişim özürlülüğünüzden
Sonra anladım ki; Aşk, sabahlara kadar konuşup sevdiğini söylemek değil,
Aslında aşk;
soğuyamamak, vazgeçememek.
Olmayacağını ne kadar bilsek de oldurmaya çalışmak. En ağır lafları bile affetmekmiş.
Herkese koştum , herkesin halinden anlamaya çalıştım sonra farkettim ki kimse benim ne kıymetimi biliyor , ne halimden anlıyor .
Kimse benim için ince düşünmemiş, bu acı suratıma kapı gibi çarptı…
Söz ağızdan çıkana kadar o senin esirindir , ağızdan çıktıktan sonra sen onun esirisindir
O yüzden her insan��n nasibi hayali kadardır insan hayatı düşünün rengine boyanır …
Yalnız kalmayı, kendini yalıtmayı seçen insanları hassas veya hasta sanmayın. Onların çoğu, toplumca kanıksanmış iki yüzlü ve zorba insan ilişkilerinden artık tiksinmiş ve en küçük zorbalığa bile toleransı kalmamış, gerçek ruhlardır.