Sayın Reis Sedat Peker’in, Kurban Bayramı vesilesiyle ihtiyaç sahipleri için gönderdiği yardımlar, Yüce Allah’tan hayır ve bereket niyetiyle Türkiye’nin dört bir yanında dağıtılmaya devam ediyor.
Öyle bir yerdeyim ki kardeşlerim…
Bilmiyorum burası Okçular Tepesi mi… Şehitler Tepesi mi… Yoksa cennet mi… Çünkü vallahi başka bir koku var burada… Bu normal bir toprak kokusu değil… Peygamberimizin kokusu var sanki bu sokaklarda… İnsan bazen durup düşünüyor… Acaba Efendimiz ﷺ bu sokaklardan mı geçti … Acaba Cibril burada mıydı… Ya Hz. Ali?.. Hüseyinimiz… Hasanımız… Sanki hepsi burada Gazzeli kardeşlerimizi kucaklamış gibi… Çünkü bazı yerler vardır kardeşlerim; insan oraya gidince kalbi titrer. Gazze öyle bir yer… Öyle güzel ki kokusu bu Gazze’nin… Yanmış duvarların arasından bile huzur geliyor insana… Enkazın ortasında bile secde kokusu var… İnsan yürürken ayağını toprağa değil de sanki bir duanın içine basıyor…
Bir gece daracık bir sokağa girdim kardeşlerim… Etraf yıkılmıştı… Duvarlar parçalanmıştı… Gökyüzü kararmıştı… Ama vallahi tarif edemediğim bir huzur vardı. Küçük bir çocuk gördüm… Üstü başı toz içindeydi. Ayakkabısı yoktu. Ama yüzünde öyle bir tebessüm vardı ki insan bakınca utanıyor… Dünyanın en güçlü orduları o çocuğun evini yıkmıştı ama gözlerindeki nuru söndürememişti… İşte Gazze bu kardeşlerim… Dünyanın ölüm dediği yerde diriliş var burada… İnsanların “bitti” dediği yerde başka bir iman başlıyor…
Bugün sokaklarda gezdim kardeşlerim… Etraf yıkılmıştı… Duvarlar parçalanmıştı… Gökyüzü kararmıştı… Ama vallahi tarif edemediğim bir huzur vardı. Küçük çocuklar gördüm… Dudakları kurumuştu. Ellerinde küçücük boş bir bidonlar vardı… Su arıyorlardı kardeşlerim… Sadece su… Dünyanın en basit nimeti… Ama Gazze’de bazen en büyük servete dönüşüyor su… Çocuklar sokak sokak dolaşıyordu. Her yere bakıyor… Her enkazın önünde duruyor… Sonra sessizce annesine dönüp “Anne biraz su bulabildin mi?” diye soruyordu… Vallahi o an insanın içine bıçak saplanıyor kardeşlerim…
Ve işte tam o an… Kerbela geldi aklıma…
Çünkü tarih bazen sadece tekrar etmez kardeşlerim… Aynı acıyı yeniden insanlığın yüzüne çarpar… Aynı yarayı başka bir coğrafyada yeniden kanatır… İsimler değişir… Şehirler değişir… Ama zalimin bakışı değişmez… Kerbela’da ne olduysa bugün de başka topraklarda aynı karanlık dolaşıyor… O gün Fırat’ın kenarında susuz bırakılanlar vardı… Bugün de denizin dibinde susuz kalan çocuklar var… O gün çadırlardan yükselen ağlayış vardı…
Kerbela’da güneş başka doğuyordu sanki… Kum bile yanıyordu… Rüzgâr bile matem taşıyordu… Hz. Hüseyin’in çadırlarında günlerdir su yoktu… Düşünün kardeşlerim… Peygamber Efendimiz’in öpüp kokladığı torunları… Cennet gençlerinin efendileri… susuz bırakılmıştı… Çocukların dudakları paramparça olmuştu… Küçücük bedenler titriyordu… Anneler çocuklarını susturamıyordu… Çünkü açlığı bazen insan bastırır… Ama susuzluk başka şeydir kardeşlerim… Su yoksa hayat bile insanın boğazına düğümlenir… Küçük yavrular gecenin karanlığında “su…” diye inliyordu… Ama karşılarında öyle taşlaşmış kalpler vardı ki… Fırat gözlerinin önünde akıyordu… Su oradaydı… Hayat oradaydı… Ama bir yudumu bile çok gördüler…
Düşünebiliyor musunuz kardeşlerim… Bir ordu düşünün… Elinde binlerce kılıç var ama en büyük silah olarak susuzluğu kullanıyor… Çünkü biliyorlardı… Su kesildiğinde sadece beden yorulmaz… İnsanlığın vicdanı da kurur… Ve işte o gün Kerbela’da sadece Hz. Hüseyin’in çadırları susuz kalmadı… İnsanlığın kalbi susuz kaldı… Merhamet öldü… Vicdan kurudu… İnsan olmanın anlamı paramparça edildi…
Rivayet edilir ki çocukların ağlayışı geceleri çölün içine yayılıyordu… Kadınlar göğe bakıyordu… Belki bir bulut gelir diye… Belki Allah bir rahmet indirir diye… Belki bir damla düşer diye… Ama gökyüzü bile mahzundu o gün… Çünkü yeryüzünde Peygamber’in emanetine kıyan bir kalabalık vardı… Hz. Hüseyin sadece savaşmıyordu kardeşlerim… O gün insanlığın şerefini omzunda taşıyordu… Açtı… Susuzdu… Yalnızdı… Ama eğilmedi… Çünkü bazı insanlar ölümü göze alır ama zalime boyun eğmez…
Ve insan şimdi Gazze’ye bakınca… O eski yaranın yeniden açıldığını hissediyor… Yıkılmış duvarların arasında elinde boş bidonla dolaşan çocukları görünce… Günlerdir temiz su bulamayan anneleri görünce… Bir yudum su için saatlerce bekleyen insanları görünce… Kerbela geliyor insanın aklına… Çünkü zulüm aynı zulüm kardeşlerim… Yine çocuklar susuz… Yine anneler çaresiz… Yine dünyanın büyük kısmı sessiz… İşte insanın canını yakan da bu… Tarih değişiyor ama vicdansızlık değişmiyor…
Bazen bir çocuğun çatlamış dudağı bütün siyasetlerden daha ağır gelir insana… Çünkü o dudakta sadece susuzluk yoktur… Terk edilmişlik vardır… Unutulmuşluk vardır… Ve insanın içini parçalayan şey de budur… Kerbela’da çocuklar “su…” diye ağladı… Bugün de başka coğrafyalarda aynı kelime yankılanıyor… Belki dilleri farklı… Ama gözyaşının dili aynı kardeşlerim… Acının dili değişmiyor…
İşte bu yüzden Kerbela sadece geçmişte yaşanmış bir olay değildir… Kerbela bazen bir annenin boş tencereye bakışıdır… Bazen enkaz altında “anne…” diye bağıran çocuğun sesidir… Bazen de bir milletin yalnız bırakılışıdır… Ve insanın yüreği bunu hissedince içinden bir şey kopuyor kardeşlerim… Çünkü Hz. Hüseyin’in susuz kalan yavrularını düşününce… Bugünün susuz çocuklarına bakınca… İnsan sadece ağlamıyor… Utanıyor da… Bu çağın bütün teknolojisine rağmen hâlâ çocuklar susuz kalıyorsa… Demek ki dünya büyümemiş… Sadece kalabalıklaşmış…
Bugün Gazze sokaklarında dolaşırken vallahi aynı hissi yaşıyorum… Küçücük çocuklar ellerinde boş bidonlarla dolaşıyor… Anneler yağmur damlası biriktirmeye çalışıyor… Kardeş kardeşe su sırasını bırakıyor… Bir baba kendi susuyor ama son yudumu evladına veriyor… Ve insan ister istemez düşünüyor… Acaba Kerbela yeniden mi yaşanıyor…
Bir anne gördüm kardeşlerim… Kucağında küçücük bir bebek vardı. Çocuk ağlamıyordu bile artık… Çünkü bazen insan çok acıkınca susar… Çok susayınca sesi çıkmaz olur… Anne dudaklarını ıslatıp bebeğinin ağzına dokunduruyordu… Sanki kendi bedenindeki son nemi evladına vermeye çalışıyordu… İşte o an Hz. Hüseyin’in çadırları geldi aklıma… Kerbela’da anneler de böyle bakıyordu çocuklarına… Çaresiz… Yorgun… Ama teslim olmuş şekilde…
Ve insan şunu anlıyor kardeşlerim… Tarih sadece kitaplarda yaşamıyor… Tarih bazen gözlerinin önünde yeniden ayağa kalkıyor…
Bir ihtiyarla konuştum kardeşlerim… Enkaz olmuş evinin önünde oturuyordu. Elinde eski bir Kur’an vardı. Sayfaları yıpranmıştı. Bana dönüp şöyle dedi: “Evladım… Biz açlığa dayanırız… Bombaya da dayanırız… Ama çocukların susuzluğuna insanın kalbi dayanmıyor…” Vallahi o an konuşamadım kardeşlerim… Çünkü bazen kelimeler utanır… Bazı acılar anlatılamaz…
Kerbela’da da çocuklar “El atâş… El atâş…” diye ağlıyordu kardeşlerim… “Su… Su…” diye… Ve bugün Gazze’de aynı sesi duyuyorum ben… Aynı kurumuş dudakları görüyorum… Aynı göğe bakan gözleri görüyorum… Acaba bu yüzden mi Gazze’nin kokusu başka diye düşünüyorum bazen… Çünkü burada sadece bugünün acısı yok… Asırların hüznü dolaşıyor sokaklarda…
Bir gece bombaların sesi durmuştu kardeşlerim… Sessizlik çökmüştü şehrin üzerine… Uzakta bir çocuk ağlıyordu sadece… Sonra yaşlı bir adam ezan okumaya başladı… Minarenin yarısı yıkılmıştı ama sesi göğe yükseliyordu… Vallahi insan o an titriyor… Çünkü ölümün ortasında bile Allah’ın adı yankılanıyordu… Ve o an şunu düşündüm… Kerbela’da da gökyüzü böyle sessiz miydi acaba… Hz. Hüseyin son kez semaya baktığında böyle bir gece miydi…
Gazze insana çok şey öğretiyor kardeşlerim… Dünyanın ne kadar küçük olduğunu öğretiyor… Suyun bile bir nimet değil mucize olduğunu öğretiyor… Ve en çok da şunu öğretiyor; insan bazen aç kalır ama yine dayanır… Evini kaybeder yine dayanır… Ama çocukların gözyaşı insanın ruhunu parçalar…
Bir çocuk gördüm kardeşlerim… Belki sekiz yaşındaydı… Elinde boş şişeyle yürüyordu. Yorulmuştu. Bir duvarın kenarına oturdu. Sonra başını göğe kaldırıp sadece şunu söyledi: “Allah’ım bize biraz su gönder…” Vallahi o an dünya sustu sanki… Çünkü küçücük bir çocuğun duası bazen bütün ordulardan daha güçlüdür kardeşlerim…
Ve insan sonra dönüp kendine kızıyor… Biz bazen soframızdaki suyu beğenmiyoruz… Soğuk değil diye şikâyet ediyoruz… Ama burada insanlar bir damla temiz su için kilometrelerce yürüyebiliyor… İşte o zaman anlıyorsun… Nimeti kaybetmeden kıymetini anlayamıyoruz…
Gazze’nin geceleri başka kardeşlerim… İnsan göğe baktığında yıldızları değil duaları görüyor sanki… Çünkü burada herkes dua ediyor… Anne dua ediyor… Yetim dua ediyor… Aç insan dua ediyor… Ve vallahi bazı dualar göğe daha hızlı yükselir… Mazlumun duası gibi…
Bazen düşünüyorum kardeşlerim… Acaba Hz. Hasan bugün Gazze’de dolaşsaydı ne hissederdi… Hz. Hüseyin bir çocuğun susuzluktan kuruyan dudaklarını görseydi ne yapardı… Sonra içimden bir ses diyor ki; işte bu yüzden Gazze’nin kokusu başka… Çünkü burada sadece insanlar yaşamıyor… Burada tarih nefes alıyor… Burada Kerbela’nın hüznü dolaşıyor… Burada Bedir’in sabrı dolaşıyor… Burada Kudüs’ün emaneti dolaşıyor…
Ve vallahi kardeşlerim… Dünya Gazze’ye sadece savaş olarak bakıyor… Ama ben başka bir şey görüyorum… Ben burada insanlığın imtihanını görüyorum… Çünkü herkes konuşuyor ama çocuklar hâlâ susuz… Herkes paylaşım yapıyor ama anneler hâlâ su kuyruğunda… Herkes kınama yayınlıyor ama küçücük bedenler hâlâ enkaz altından çıkarılıyor…
Bir baba gördüm kardeşlerim… Elindeki son suyu evladına verdi… Kendisi içmedi… Sonra sessizce göğe baktı. İşte insan o an anlıyor… Babalık bazen ölürken bile evladını düşünmektir… Ve vallahi o manzara bana Hz. Hüseyin’i hatırlattı… Çünkü Kerbela’da da büyükler susadı ama önce çocukları düşündü…
Gazze’nin kokusu bu yüzden başka kardeşlerim… Çünkü burada ihanet değil sadakat var… Gösteriş değil teslimiyet var… Korku değil sabır var… İnsan burada dünyanın gerçek yüzünü görüyor… Kimin gerçekten insan olduğunu… Kimin sadece sustuğunu…
Ve bir gün tarih bunları yazacak kardeşlerim… Diyecek ki; dünyanın sustuğu zamanda bir şehir aç kaldı… Susuz kaldı… Ama yine de secde etmeyi bırakmadı… Çocuklar yetim kaldı ama Allah demekten vazgeçmedi… Anneler evlatsız kaldı ama teslimiyetini kaybetmedi…
Belki de bu yüzden Gazze’nin kokusu başka…
Çünkü bazı şehirlerde sadece insanlar yaşamaz kardeşlerim…
Bazı şehirlerde şehitlerin duası dolaşır…
Bazı şehirlerde melekler ağlar…
Bazı şehirlerde gökyüzü yere daha yakındır…
Ve bazı şehirler vardır ki…
Onlara baktığında sadece bugünü değil…
Kerbela’yı da görürsün…
Gazze’nin kokusu başka kardeşlerim…
Evet;
Peygamberimiz ﷺ buradaydı… Gazzeli çocukları öpüyor, saçlarını okşuyordu… Hz. Hüseyinimiz… Hz. Hasanımız… Diğer şehitler… Melekler… Hepsi buradaydı… O yüzden böyle güzel kokuyor bu Gazze…
Bazıları hâlâ siyaseti sandık gecesi biten bir yarış sanıyor…
Oysa devlet dediğin şey; sadece oy oranıyla değil, kriz anında ortak akılla ayakta kalır.
Türkiye artık eski Türkiye değil.
Bu millet, kavga eden lider değil; masaya yumruğunu vurduğunda herkesin sustuğu bir irade arıyor.
Önümüzdeki süreçte isimlerden çok “denge” konuşulacak.
Çünkü bu coğrafyada mesele parti değil, devletin devamıdır.
Ve unutmayın…
Bazen en büyük karar, bir kişinin değil; herkesin mecbur kaldığı ortak mutabakattan çıkar.
Sessiz hazırlık yapanlar bunu biliyor.
Bağıranlar ise hâlâ eski oyunun devam ettiğini sanıyor.
*******
Bu seçim, geçmiş seçimlere benzemeyecek.
Çünkü bu kez mesele sadece “kim kazanacak?” meselesi değil…
Mesele, Türkiye’nin önündeki fırtınayı kimin yöneteceği meselesi.
İnsanlar hâlâ olayı parti kavgası sanıyor.
Sağ–sol… iktidar–muhalefet… eski ezberler…
Ama devletler, büyük kırılma dönemlerinde başka türlü karar verir.
Çünkü bazı zamanlarda sandık sadece milletin değil, devlet aklının da önüne gelir.
O gün geldiğinde insanların karşısına çıkacak isim @RTErdogan olur ya da başka biri…
Asıl önemli olan isim değil; o ismin hangi mutabakatla oraya geldiği olacak.
Çünkü Türkiye, artık kişisel hırslarla yönetilecek bir dönemin içinde değil.
Etrafımız ateş çemberiyken… ekonomi, göç, savaş ve bölgesel kırılmalar kapıdayken… bu devlet uzun sürecek iç kavga istemiyor.
Bu yüzden göreceksiniz…
Sert konuşanlar bile bir noktadan sonra aynı masaya oturacak.
Bugün birbirine düşman gibi görünen yapıların bile bazı konularda aynı cümleyi kurduğunu duyacaksınız.
Çünkü devletin bekası söz konusu olduğunda; ideolojiler yavaşlar, zorunluluk konuşur.
Ve belki de Cumhuriyet tarihinde ilk kez insanlar şunu anlayacak:
Bazen en güçlü lider, en çok bağıran değil…
Herkesin “tamam, bu dönemi bu yönetsin” dediği kişidir.
Türkiye yeni döneme kavga ederek değil…
Mecbur kalınmış bir ortak akılla girecek.
Çünkü dünya değişiyor.
Dün Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş bir tercih değil; dönemin şartıydı.
Mustafa Kemal’in yaptığı hamleler, o günün parçalanan dünyasında devletin ayakta kalabilmesi için zorunlu bir kırılmaydı.
İmparatorluk kimliğinden ulus-devlet kimliğine geçiş…
Yeni bir vatandaşlık tanımı…
Yeni bir sistem…
Hatta “Türk” adının doğrudan devletin merkezine yerleştirilmesi bile o günün konjonktürünün sonucuydu.
Bugün ise başka bir kırılmanın eşiğindeyiz.
Yeni dünya düzeni kurulurken; enerji yolları değişiyor, sınırlar tartışılıyor, ekonomiler yeniden şekilleniyor, yapay zekâdan savunma sanayine kadar her şey başka bir döneme evriliyor.
Ve böyle zamanlarda devletler eski reflekslerle yaşayamaz.
Türkiye’nin önünde şimdi ikinci büyük eşik duruyor.
Nasıl ki dün Cumhuriyet gerekiyorduysa…
Bugün de yeni çağın ruhuna uygun güçlü bir devlet modeli gerekiyor.
Bu yüzden Ankara’daki sessizlik sıradan değil.
Çünkü bazen devletler, en büyük değişimleri bağırarak değil; sessiz hazırlanarak yapar.
Önümüzdeki süreçte insanlar sadece lider değişimini değil…
Sistemin, yönetim anlayışının ve devlet refleksinin dönüşümünü izleyecek.
Çünkü yeni çağ; eski kavgalarla değil, büyük mutabakatlarla kurulacak.
Corona’yı hatırlayın…
İnsanları eve kapattılar.
Korkuttular.
Susturdular.
Sonra bir anda sulandırdılar.
Birileri çıktı…
“Yalandı” dedi.
“Film gibiydi” dedi.
“Abartıldı” dedi.
Peki neden biliyor musunuz?
Çünkü toplumun hafızasını öldürmek istediler.
Çünkü ikinci dalga geldiğinde insanlar ciddiye almasın istediler.
Çünkü yaklaşan büyük karanlığa karşı millet refleks göstermesin istediler.
BEN O GÜN NE DEDİM?
“Aldanmayın…” dedim.
“Asıl virüs denizden gelecek.” dedim.
Planları buydu...
Şimdi iyi dinleyin…
Denizler boşuna hareketlenmiyor.
Limanlar boşuna büyümüyor.
Küresel sevkiyat hatları boşuna bu kadar korunmuyor.
Bazı gemiler yük değil… başka şeyler taşıyor.
Ve bu gelecek olan şey…
Corona gibi hafif geçmeyecek.
Bu kez ölüm oranları konuşuluyor.
Bu kez rakamlar fısıltıyla dolaşıyor.
%40…
Bakın…
Bu oranı normal bir insan duyduğunda bile ürperir.
Ama onlar çoktan senaryoları hazırladı bile.
Temmuz sonrası…
Bu tarihe hazırlanıyorlar.
Bazı ülkeler neden sessizce stok yapıyor sanıyorsunuz?
Neden sağlık altyapıları yeniden masaya yatırılıyor?
Neden bazı küresel şirketlerin yöneticileri peş peşe güvenlik toplantıları yapıyor?
Çünkü yaklaşan şey… sadece hastalık değil.
Düzen değişimi.
İnsanlar önce birbirinden uzaklaştırılacak.
Sonra korkuyla yönetilecek.
Sonra “güvenlik” adı altında zincire vurulacak.
Ve yine aynı cümleyi kuracaklar:
“Bu sizin iyiliğiniz için…”
Hayır.
Bu kontrol için.
Corona bir fragmandı.
İnsanlığın sinir uçlarını ölçtüler.
Kim korkuyor…
Kim teslim oluyor…
Kim susuyor…
Hepsini kayıt altına aldılar.
Şimdi ikinci perdeyi hazırlıyorlar.
Bu yüzden dalga geçmiyorum.
Bu yüzden susup kenardan izlemiyorum.
Çünkü yaklaşan şeyin kokusu çok ağır geliyor.
Bazıları hâlâ uyuyor…
Bazıları hâlâ eğleniyor…
Bazıları hâlâ bunun bir komplo cümlesi olduğunu sanıyor.
Ama tarih şunu gösterdi:
En büyük felaketler gelmeden önce…
insanlar her şeyi normal sanıyordu.
Kaldığımız Yerden Devam Edelim...
PETROL 111 DOLARDA…
Ama mesele petrol değil.
Mesele şu:
Dün “virüs” dedikleri şeyi, bugün başka bir kılıfla geri getiriyorlar.
Adı savaş olmayacak.
Adı kriz olmayacak.
Adı karantina hiç olmayacak.
Ama sonuç aynı kapıya çıkacak.
Bu bir savaş hikâyesi değil.
Bu bir zincirleme reaksiyon.
➖Hürmüz Boğazı 28 Şubat’tan beri kapalı.
64 gündür dünyanın damarına basılmış durumda.
➖Tanker trafiği çökmüş.
Günde 120 gemiden, 3 gemiye düşmüş durumda.
➖Günde 14 milyon varil petrol piyasadan silinmiş.
Brent 111 dolar.
Dizel 5.38.
Benzin 6 doları geçmiş yerler var.
➖Sevkiyat pahalı yürürse, gıda başta olmak üzere her sektör pahalı olur.
Market pahalı dolarsa, sofra küçülür.
Sofra küçülürse, halk eve kapanır.
İşte mesele bu.
➖Gübre fiyatı bir ayda yüzde 40 artmış.
➖Gıda üretimi baskı altında.
➖Taşıma maliyeti patlamış.
➖Ülkeler sessiz sessiz karne sistemine geçiyor.
➖Güney Kore yakıtı kısmaya başladı.
➖Bangladeş sınırlamaya geçti.
➖Filipinler acil durum ilan etti.
➖Avustralya halkına “daha az kullanın” diye uyarı veriyor.
➖Japonya açık açık “benzini azaltın,” diyor.
Bakın bu olaylar haber değil.
Bu, devletlerin geri adım attığı an.
Artık mesele tasarruf değil…
Mecburiyet.
Artık “kullanma” demiyorlar…
“Kullanamazsın” demeye hazırlanıyorlar.
Çünkü sistem sıkıştı.
Petrol yoksa hareket yok.
Hareket yoksa ekonomi yok.
Ekonomi yoksa özgürlük yok.
Dünya yavaşlatılıyor.
Kimse buna karantina demeyecek.
Zaten demelerine gerek yok.
İnsan işe gidemezse,
uçak kalkmazsa,
kamyon yürümezse,
market rafı pahalanırsa,
ülkeler yakıtı karneyle dağıtırsa…
Adı konmamış karantina başlamış demektir.
COVID’de bedeni eve kapattılar.
Şimdi ekonomiyi yola çıkaramayacaklar.
Farklı kılıf.
Aynı sonuç.
Bu mesele sıradan bir petrol haberi değil.
Bu, yaklaşan düzen değişiminin ayak sesidir.
(devam edecek)
Seri Devam...
(olup bitenler)
Mesele Çin’in nefesi.
Eskiden bir adamı devirmek için direkt kafasına vururlardı. Şimdi öyle değil. Şimdi adamın suyunu kesiyorlar, yemeğini kesiyorlar, dostlarını yalnız bırakıyorlar. Adam hâlâ ayakta ama içten içe eriyor.
Şimdi Çin’e yapılan tam olarak bu.
Rusya var yanında diyorsun ama o zaten savaşta, nefesi kesik. İran diyorsun, sürekli baskı, kriz, tehdit. Venezuela desen zaten karışık. Yani Çin’in “dayanırım” dediği kim varsa ya meşgul ya da zayıflatılmış.
Ama dikkat edilmesi gereken konu kimse Çin’in kapısına gidip “ben geldim” demiyor.
Çünkü mesele dövüşmek değil. Mesele yavaş yavaş boğmak.
Bak geçmişte aynısı oldu.
Japonya diye bir güç vardı.
ABD direkt saldırmadı.
Ne yaptı?
Petrolünü kesti.
Yollarını kapattı.
Müttefiklerini susturdu.
Japonya bir baktı tank var ama yakıt yok.
Donanma var ama hareket edemiyor.
Sonra ne oldu?
Sıkıştı… patladı.
Şimdi aynı sahnenin farklı versiyonu oynanıyor.
Çin dünyanın fabrikası tamam. Ama fabrikayı çalıştıran ne? Enerji. O enerji dışarıdan geliyor. Yani aslında Çin güçlü ama bağımlı. İşte orası kritik.
Şimdi o bağımlı olduğu hatlar tek tek zorlanıyor.
İran hattı sıkıntı…
Rusya baskı altında…
Deniz yolları zaten riskli.
Ama Çin aptal değil. Japonya gibi “hemen vurayım” kafasında değil. Adam sabrediyor. Yeni yollar açıyor. Afrika’ya giriyor. alternatif ticaret kuruyor. Dolar yerine başka şeyler deniyor.
Yani biri kesiyor… diğeri yeniden bağlıyor.
Mesele şu aslında:
Kim daha sabırlı?
ABD mi… yoksa Çin mi?
Biri sürekli buduyor… diğeri sürekli yeniden filiz veriyor.
Ağaç hâlâ ayakta ama eskisi gibi rahat değil. Gölgesi var ama kökleri zorlanıyor.
Şimdi kritik soru geliyor…
Japonya gibi bir gün “yeter” deyip masayı mı devirecek?
Yoksa dişini sıkıp bekleyip oyunu mu değiştirecek?
Devlet, kimsesizlerin kimsesi olduğu zaman asıl çok güçlüdür.
Vatandaşın böyle bir yapıya aidiyet duygusu asla azalmaz, pekişir, kaya gibi sağlam olur. Bu yüzden @adalet_bakanlik ‘nın son dönemde faali bulunamayan dosyaları tekrar ele alması son derece değerli ve kıymetlidir.
Dostlarıma tavsiyemdir…
Özellikle bu dönemde; siyasi öngörüler, kriz tahminleri ve sert yorumlardan uzak durun.
Görünenin arkasında, yavaş ama kararlı ilerleyen bir iç temizlik süreci var.
Herkesin gördüğüyle değil…
Devletin sözüyle hareket edin.
Bugün ortalık çok gürültülü.
Herkes konuşuyor, herkes hüküm veriyor.
Ama gerçek süreçler…
Ne ekranlarda yürür,
Ne de yorumlarda şekillenir.
Sözlerim yanlış anlaşılmasın;
Susun demiyorum.
Ama şunu bilin:
Her doğru, her yerde söylenmez.
Her bilgi, herkesle paylaşılmaz.
Bazen geri durmak…
Korku değil, ferasettir.
Bazen susmak…
Boşluk değil, duruştur.
Çünkü bu süreçte mesele konuşmak değil…
Tarafını doğru yerde tutmaktır.
Ve unutmayın:
Devlet öyle her şeyi konuşarak anlatmaz…
Konuştuğu yerde zaten iş bitmiştir.
Asıl olan, konuşmadığı yerde başlar.
Siz görmezsiniz,
Ama o yürür.
Siz duymazsınız,
Ama o yapar.
Ve bir gün bakarsınız…
Herkesin tartıştığı mesele,
Çoktan kapanmıştır.
Amjad Yousef
Esad rejimine bağlı bir istihbaratcı.
2013’te Tadamon Katliamı sırasında sivilleri infaz eden pislik.
O meşhur video vardı hatırlarsınız;
İnsanları çukura dizip infaz ediyor,
Üzerlerine benzin döküp yakıyordu.
Gece yapılan operasyon ile alındı...
Esselamu Aleyküm kardeşlerim…
Bu mesele bir tarih anlatısı değil, bir hafıza meselesidir; çünkü hafıza kaybolduğunda sadece geçmiş değil, gelecek de başkasının kalemiyle yazılır.
Committee of Union and Progress yani İttihat ve Terakki devleti kurtarmak için geldi ama hatalı kararlar aldı; en kritik hata Birinci Dünya Savaşı oldu ve bu karar Osmanlı’nın sonunu hızlandırdı. Borç batağı büyüdü, üretim zayıfladı, sanayi yok denecek kadar azaldı; Balkanlar gitti, Arap coğrafyası koptu, ortak kimlik zayıfladı. Gerçek şudur: dış güçler tek başına yıkamazdı, iç zayıflık tek başına çökertmezdi ama ikisi birleşince devlet içeriden çözülürken dışarıdan parçalandı ve bir imparatorluk çöktü. Fakat mesele sadece bir çöküş değildi; bir kapı kapandı ve o kapının arkasından başkaları içeri girdi, sessizce, hesaplı, planlı. Osmanlı çekildiğinde Ortadoğu sahipsiz kalmadı, aksine sahipleri değişti.
Mark Sykes ve François Georges-Picot bir masanın başına oturdular; önlerinde harita, ellerinde kalem vardı ama ne aşiret tanıdılar ne millet ne tarih; çizdiler, bir çizgi attılar orası Irak oldu, bir çizgi daha attılar orası Suriye, bir çizgi daha attılar orası Ürdün; toprak bölünmedi sadece, insan parçalandı.
T. E. Lawrence bir isimdi ama tek başına bir ordu gibi çalıştı; Araplara “Osmanlı’yı yıkın, size özgürlük vereceğiz” dedi, onlar inandı, demiryollarını patlattılar, kendi devletlerine kurşun sıktılar ve sonra verilen sözler çöle gömüldü.
Gertrude Bell bir kadındı ama arkasında bir imparatorluk aklı vardı; Irak’ı kurdu ama halkına sormadı, kral seçti ama milletin iradesini umursamadı.
St. John Philby adını değiştirdi, kimliğini değiştirdi ama görevini değiştirmedi; Suud ailesinin yanına yerleşti, bir devleti içeriden büyüttü.
Sharif Hussein Osmanlı’ya başkaldırdı, özgürlük sandı ama fark etmedi, kendi toprağını başkasına açtı. Faisal I of Iraq kral oldu ama kendi halkının seçimiyle değil, bir imzanın sonucu, bir planın parçası olarak.
Abdulaziz Ibn Saud ile bir güç doğdu ama arkasında yalnız değildi; destek vardı, yön vardı ve o yön başkasına aitti.
Gerçek neydi?
Ortadoğu’da devletler kurulmadı, kuruldu sandırıldı;
Liderler yükselmedi, yükseltildi;
Sınırlar oluşmadı, çizildi.
Mısır’dan Irak’a, Şam’dan Hicaz’a aynı senaryo işledi:
Önce kaos, sonra kurtarıcı, sonra bağımlılık. Bugün hâlâ savaş neden bitmiyor, neden sınırlar huzur getirmiyor, neden kardeş kardeşe düşman; çünkü temel çürük. O gün çizilen haritalar bugün akan kanın sebebi, o gün kurulan düzen bugün yıkılmayan zincir. Irak’ı hatırla ama sadece Irak’ı değil, Mısır’ı hatırla, Suriye’yi hatırla, Hicaz’ı hatırla ve şunu unutma: bir milleti dışarıdan yıkamazlar, içeriden kapı açılmadan; kapıyı kim açtıysa tarihin en ağır yükünü de o taşıyacak...
ve o yük İttihat ve Terakki’nin omuzlarına da yazıldı.
Yanlış hesaplar yapıldı, dünya doğru okunamadı, devlet ateşin ortasına sürüldü; dışarıda hesap yapanlar, içeride hataya açık olanlar ve bir an geldi karar verildi, savaş başladı. Sonrası toprak kaybı değil, hafıza kaybıydı; sınır değil, kopuştu; sadece ümmet dağılmadı, denge bozuldu.
Osmanlı çekildiğinde sadece bayrak inmedi, denge çöktü ve o günden sonra çizilen harita bir coğrafya değil bir hesap defteri oldu. Bir zamanlar aynı gövdenin damarları olan topraklarda petrolün kokusu yayılınca kardeşlik geri çekildi, çıkar öne geçti;
Musul alındı, Kerkük tartışmalı bırakıldı çünkü mesele halk değildi, enerjiydi.
Mısır bir medeniyetin kalbiydi ama Süveyş’e kilit vurulunca yönetimler değişti, iradeler yönlendirildi; artık Mısır sadece bir ülke değil bir geçiş kapısı.
Saudi Arabia çölün ortasında bir güç olarak doğdu ama bu güç kendiliğinden büyümedi, denge üzerine kuruldu; petrol vardı ama yön başka yerdeydi.
Suriye parçalanmış bir harita olarak kaldı, bitmeyen savaşla birlikte bir devlet olmaktan çıktı, bir paylaşım alanına dönüştü.
Ürdün sessizdi ama stratejikti; bir tampon, bir denge noktası olarak var oldu, kendi iradesinden çok konumuyla ayakta kaldı.
Palestine ve özellikle Gaza Şeridi artık bir şehir değil bir imtihan oldu; çocuklar aç, toprak yanıyor, gökyüzü susmuyor ama dünya susuyor.
Bu harita doğal değil; cetvelle çizildi, krizle beslendi, çatışmayla ayakta tutuldu ve bugün denge hâlâ kurulmadı çünkü o denge toprakla değil adaletle kurulacaktı. Musul ağlıyor, Kerkük bekliyor, Şam yorgun, Kahire suskun, Riyad hesapta, Amman dengede ama Gazze yanıyor.
Unulmasın...
Devlet bir anda büyümez, bir anda ayağa kalkmaz, katman katman ilerler;
Mustafa Kemal bir enkazdan devlet çıkardı, önce sınırı çizdi sonra egemenliği millete verdi, bu bir kabuk değil temeldi.
Adnan Menderes kapıları açtı, toprağı üretime, milleti harekete soktu, devletin nefesini genişletti.
Turgut Özal ekonomiyi dünyaya bağladı, risk aldı, Türkiye’yi içe kapanıklıktan çıkardı.
Necmettin Erbakan sanayi dedi, milli üretim dedi, bağımsızlık fikrini diri tuttu.
Sonra sahne değişti; @RTErdogan uzun iktidarla önce içeride devleti toparladı, sonra dışarıda devleti görünür kıldı; savunma sanayisi büyüdü, sınır ötesi refleks kalıcı hâle geldi, diplomasi masada oturan değil sahada alan açan bir dile dönüştü.
Ve bugün geldiğimiz yerde artık eski Ortadoğu yok; Suriye’de bir dönem dışarıdan kurulmuş denklemler, vekil yapılar, taşeron örgütler, bölge halkının üstüne giydirilmiş kimlikler vardı ama şimdi o kabuk kırılıyor. Arap aşiretleri kendi toprağının hesabını sormaya başladı, bir dönem YPG/SDF çatısı altında tutulan yapı çözülmeye başladı, Şam merkezi yeniden alan toplamaya başladı, ABD geri çekildi, Rusya kuzeydoğuda gevşedi, İran’ın gölgesi geriledi, sahaya dışarıdan sürülen düzen zayıfladı.
Demek ki mesele şuydu: bölgeyi kuran yabancı akıl kalıcı değildi, kalıcı olan toprağın sahibi olan halktı.
Artık St. John Philby’nin devri değil, artık Lawrence masallarıyla yürüyen çağ değil, artık Bell’in cetvelle çizdiği harita tek başına hüküm veremiyor çünkü bölge halkı yeniden sahaya indi. Barzaniler dahi Türkiye ile aynı yolda yürüme kararı aldı. Mısır’la kurulan yeni temas da bu yüzden önemliydi; Türkiye ile Mısır arasında yıllar süren kopuşun ardından ilişkiler yeniden açıldı ve bu yakınlaşma Doğu Akdeniz’den Gazze dosyasına kadar bölgesel dengeyi etkileyen bir başlık hâline geldi.
Buradan sonra asıl gerçek şudur: Türkiye bugün sadece sınır koruyan bir devlet değil, çevresindeki boşluğu dolduran bir merkezdir. Silah sanayisi bunun omurgası oldu; SİHA’lar, akıllı mühimmat, hava savunma katmanları, deniz gücü, elektronik harp bunlar sadece teknoloji değil siyasi iradenin çelikleşmiş hâlidir. Suriye’nin geri dönüşü dediğin şey de budur; Türkiye artık sınırına kurulmuş terör koridorunu seyreden ülke değildir, sahaya giren, denge kuran, sonucu zorlayan ülkedir.
Irak tarafında da tablo yalnız Bağdat merkezli okunmuyor; Kuzey Irak dengesi, aşiretler, Erbil hattı, Türkmen coğrafyası ve Türkiye’nin güvenlik baskısı birlikte okunuyor. PKK bitti, Talabanilerden sonra Barzaniler de Türk devleti tarafında yer aldı; gördüler oyunu, bölge halkı olarak artık biz varız dediler. İran’ın zayıflayan bölgesel ağı da bu sahayı yeniden şekillendiriyor ve Filistin meselesi devlet olarak tanınması için baskı başlıklarından biri hâline geliyor.
Ortadoğu’dan sonra halkalar genişledi; çünkü devlet dediğin sınırda durmaz, ufukta yürür. Akdeniz’e bak, bir zamanlar başkalarının çizdiği bir denizdi ama şimdi o sularda gezen her gemi, her radar, her sondaj “ben buradayım” diyen bir iradenin izidir; orası sadece su değil, enerji, güç ve gelecek ve Türkiye artık o geleceğin dışında değil. Balkanlar’a bak, silah yok ama etki var; top mermi yok ama bağ var; bir köprü yapılıyor, bir cami restore ediliyor, bir masa kuruluyor ve herkes biliyor ki kriz çıkarsa Ankara konuşur; sessiz güç ama kalıcı güç. Kafkasya’ya bak, bir savaş oldu ve o savaş sadece cephede kazanılmadı; akıl kazandı, teknoloji kazandı, strateji kazandı ve bir gerçek ortaya çıktı: Türkiye artık sadece destekleyen değil oyunun sonucunu etkileyen güç. Afrika’ya bak, yıllarca unutulan kıta şimdi okullar, hastaneler, eğitim ve savunma iş birlikleriyle yeniden bağ kuruluyor; bu bir yardım değil, bir stratejik temas. Hint Okyanusu’na bak, uzak gibi durur ama ticaret oradan akar, enerji oradan geçer ve Türkiye artık sadece karada değil denizde de hesap yapıyor.
Aslında olan şudur: Ortadoğu’da zincir kırıldı ve o kırılan zincirin halkaları genişlemeye başladı; artık Türkiye bekleyen değil, tepki veren değil, seyreden değil, hamle yapan bir devlettir.
Mustafa Kemal devleti kurdu, sonrakiler onu büyüttü, Erdoğan dönemiyle birlikte o güç dışarı taştı;
145 yıllık hücresel bekleyiş sonunda devlet gördü, çözdü, planlamayı öğrendi ve gardını aldı.
Ve şimdi yeni bir eşikteyiz; bu artık sadece büyüme meselesi değil, bu ölüm kalım meselesi, sadece Türkiye için değil dünya için.
Kıyameti beklemiyorlar, onu tetikleyecek ortamı hazırlıyorlar.
Ortadoğu’da zincir kırıldı dedik, haritalar sarsıldı, halk sahaya indi ama bir şey daha vardı; gözle görülmeyen ama yön veren anlam. Bu coğrafya sadece toprak üzerinden okunmadı; sadece petrol değildi mesele, sadece sınır değildi; bazıları için burası bir inanç sahnesiydi. Dünya bazen akılla değil inanç kodlarıyla yönetilir ve o kodların içinde sadece ibadet yoktur; plan vardır, bekleyiş vardır ve hızlandırma isteği vardır.
Bir anlayış der ki kıyamet beklenmez, zemin hazırlanır; kaos büyürse, savaşlar artarsa, dünya sarsılırsa son gelir ve o sonla birlikte yeni bir düzen kurulur.
Jacob Frank yani Yankiev Leibowicz geleneksel inançları reddedip kuralları tersine çeviren bir anlayış kurdu; takipçileri bir dönem Katolik Hristiyanlığa geçti ama bu geçiş samimiyetten çok baskıdan kaçmak ve güç kazanmak içindi. Yahudi toplumunun büyük çoğunluğu tarafından reddedilen bu yapı 1897’de Basel’de Theodor Herzl ile birlikte bir devlet fikrine dönüştü ve Siyonizm ile birlikte 1948’de İsrail Devleti olarak devam etti; plan işliyordu. Görünürde farklı yapılar vardı ama geri planda başka bir akıl vardı. 1990 sonrası yeni dünya düzeni ile birlikte yeni bir planlama devreye alındı; mesihi getirme çabası hızlandırıldı, süreç 1997’ye kadar ilerledi ama sonra tek bir yapının planı olmaktan çıktı, büyük devletlerin güç mücadelesinin yeni versiyonu hâline geldi. Kurdukları düzen sarsıldı çünkü Afrika, Ortadoğu, Arap coğrafyası ve Türkiye uyanmaya başladı; bunun üzerine bu bölgelerde savaşlar başlatıldı, rejimler hedef alındı, yerel güçler ve liderler kullanılarak ateş hatları oluşturuldu. Son aşamada ise mesihin gelişini zorlamak adına yeni görevler verildi, senaryolar kuruldu ve inanç üzerinden bir kaos zemini üretildi.
Ve sonuç… dünya bir kaosun içine çekildi. Bu bir yorum değil, bu bir hatırlatma; çünkü mesele sadece geçmişi bilmek değil, o geçmişin bugün nasıl devam ettiğini görmektir. Bu yazı bir son değil, bir eşiktir; çünkü fark eden için artık hiçbir şey eskisi gibi kalmaz.
Devam Edecek.....
Eski Senaryo:
Sünni–Şii savaşı ile birbirine kırdırmak istediler…
Olmadı.
Irak’ta Kürtleri denediler… tutmadı.
İran’da Şiileri denediler… sökmedi.
Aynı kıbleye dönenleri bölemediler.
Sünni–Şii savaşı dosyası askıya alındı.
Yeni senaryo:
Hristiyan – İslam çatışması.
Yeni perde…
Aynı oyun.
Ama bu kez karşılarında hazırlıksız bir dünya yok.
Vatikan
Gerilimi büyütmeden kontrol altında tutmaya çalışıyor.
Açık çatışmadan çok, dengeyi koruyan hamleler yapıyor.
Çünkü biliyorlar… kontrolsüz bir yangın herkesi yakar.
Türkiye
Merkezde duruyor.
Sünni hattın dağılmaması için sessiz ama sert bir denge kuruyor.
Bir yandan sahayı izliyor…
Bir yandan iç cepheyi diri tutmaya çalışıyor.
Çünkü mesele artık sadece din değil…
Mesele, Dünya.
Ve bu sefer…
Senaryoyu yazanlar değil,
uyanık kalanlar kazanacak.
ABD’nin içinde ise başka bir kırılma var…
Donald Trump
Sistemin içinde sadece konuşan değil bedel ödemeyi göze alan bir hamle yaptı.
Jeffrey Epstein dosyasını ortaya sürdü.
Bu, sadece bir skandal değil…
içerideki kirli ağlara atılmış bir kıvılcımdı.
Kendi çevresini yakmayı göze aldı.
Yakınındaki isimleri bile feda edebilecek bir hamle…
Ama gördüğü şey net:
Bu yapı sandığından daha derin…
daha örgütlü… daha sert.
O yüzden hızlı değil…
Yavaş ilerliyor.
Dikkatli ilerliyor.
Adım adım…
hamle hamle…
Ve sahne yalnız değil.
Arka planda farklı güç dengeleri var.
Vladimir Putin
ve @RTErdogan ile aynı anda akan bir denge…
Çünkü bu artık tek bir liderin savaşı değil…
Bu, sistemlerin savaşı.
Ve gerçek şu:
Bu düzen… bir isimle yıkılmaz.
Ama doğru hamlelerle…
çatlatılır.
Ve o çatlak oluştuğunda…
oyun değişir.
Ayla öğretmen aslında grevdeymiş. Ama “Çocuklar gelmiş, üzülmesinler” diyerek o gün sınıfa girmiş.
Saldırı başladığında korkuyla birbirine sarılan dört öğrencinin üzerine siper olmuş ve onları korurken hayatını kaybetmiş.
Her detayı ayrı üzüyor.
Allah, okyanusun derinliklerine bir dalgıç gönderir, tek bir küçük balık için.
Gökyüzünde yönünü kaybetmiş bir kuşu, rüzgârla yuvasına ulaştırır.
Toprağın altında kimsenin görmediği bir tohumu, yağmurla uyandırır.
Ve sen…
Bunca düzenin içinde, kendi rızkın için endişe ediyorsun.
Unutma…
Rızık sadece sofrana gelen ekmek değildir.
Bazen bir kapının açılmasıdır,
bazen bir insanın kalbine düşen merhamettir,
bazen de tam bitti dediğin yerde gelen bir nefeslik ferahlıktır.
Allah, karıncayı aç bırakmaz…
Karanlıkta yürüyen kulunu da sahipsiz bırakmaz.
Sen gayret et…
Yolunu şaşırma…
Helalden sapma…
Çünkü rızık seni bulur.
Sen ona koşmasan da… o sana yazılmıştır.
Elhamdülillah…