O, üçüncü sınıf politikacıların kuru hamasetine meze olamayacak kadar derin ve ilâhî bir cesaretin sahibiydi.
Eğer o cesaretin zekâtı bir an için yeryüzüne saçılacak olsa, nice korkak ruh, bir anda nur ile dolup yiğitliğe uyanırdı.
Ona “terörist” diyenler, kendi namuslarına dil uzatıldığında gölgelerine bile sığınacak kadar âcizken; o, İslâm’a uzanan karanlık eller karşısında bedenini ilâhî bir mıknatıs haline getirdi.
Mermiler, kaderin emriyle ona koştu; ruhu ise daha o ilk isabetle ebedî âleme kanat açtı.
10 Temmuz 2006…
Kaderin yazılıp mühürlendiği o mübarek an.
Şamil’in kanı, Şamil’in nuru…
Şamil Basayev.
Rabbim, o kutlu şehadetini kabul buyursun; ruhunu en yüksek makamlara, ebedî sırların aydınlığına ulaştırsın.
Amin.
O gemiler, bizim değildi. Goben ve Breslau’ydu adları; Kaiser’in demirden ejderhaları.
Yavuz ve Midilli diye vaftiz edildiğinde ise, İttihatçı soytarıların elinde imparatorluğun son fermanı hâline geldiler.
Bir pagan ateşiyle Çanakkale’yi yalayan, Karadeniz’i kana bulayan, bizi hesapsız bir cihana sürükleyen o gemiler…
Ne zafer getirdiler ne şan; sadece enkaz ve hicran bıraktılar ardlarında.
Koskoca imparatorluğun mezarını kazan iki Alman harp gemisi.
O gemiler geldikten sonra, ne donanma kaldı ne de imparatorluk… Sadece küller kaldı Boğaz’da.
Dolayısıyla benzetme uygun olmamış.
Sayın Abdurrahman Dilipak Hocam,
"Irmak yatağını arıyor.. Küllerinden yeniden dirilen Zümrüd-ü Anka gibi yeni bir diriliş hamlesi bu. Bir “Yed-i Beyza” yıkılan uygarlığımızı yeniden inşa etmek için ölü bedenlerimize hayat veriyor.."
Sizi, hep bu muhteşem cümlenizle hatırlamak isterim.
Fakat son dönemde Reis-i Cumhur Erdoğan’a karşı takındığınız cephe, gönlümde derin bir burukluk yarattı; zira o ateşli kaleminizden beklediğim, birliğin harcıydı, ayrılığın değil.
Geçen hafta Bilkent Şehir Hastanesi’nin koridorlarında sizi gördüm. Yanınıza varıp, o müstesna paragrafınızı bizzat okuyarak bir “merhaba” demek, hürmetlerimi sunmak niyetindeydim. Lakin telaşın girdabında fırsat el vermedi.
Tez zamanda afiyet bulmanızı, kaleminizden o kadim ırmağın yeniden gürül gürül akmasını niyaz ederim.
Hürmet ve muhabbetle..
İyi de, rahmetli Erbakan hocamız döneminde de Nato'nun çatısı altındaydık ve Nato'dan çıkmaktan hiç bahsetmedi.
İkibin yıllık Türk Devlet aklı "küstüm size, oynamıyorum işte" şeklinde işlemezki.
Derenin kurbağasını, aynı derenin taşlarıyla avlayacağız inşallah… Kendi akışımızın içinden, kendi sularımızın sillesini vuracağız zalime. Nehir kendi yatağını bilir; biz de o yatağın içinden, kadim bir stratejiyle, zaferi yoğuracağız.
Selametle kal 🖐️
Ankara’nın sıcak rüzgârları, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin kubbesini okşarken, dünya yeniden bir masaya oturuyor; eski ittifakların tozu, yeni rüzgârlarla savruluyor. Trump’ın gölgesi, F-35’lerin kanatlarında parıldayan bir “müjde” mi yoksa sadece bir gölge oyunu mu? Sorun bu değil aslında. Soru, kadim bir imparatorluğun torunlarının bu masada ne kadar “ev sahibi” olabildiği.
Trump, Avrupa’nın tembel şövalyelerine “Daha fazla altın, daha az şikâyet!” diye haykırırken, gözleri Ankara’ya çevriliyor. Türkiye, S-400’den sonra yeniden F-35’in kapısını aralayan bir anahtar mı? Yoksa Karadeniz’in anahtarı, Suriye’nin kapısı, Afrika’nın limanları ile zaten çoktan “müjde”yi kendi elleriyle yazmış bir aktör mü? Tarih, güçlü olanın masada sandalye değil, masanın kendisini taşıdığını öğretiyor. Belki de müjde, Trump’ın ağzından değil, Erdoğan’ın duruşundan çıkacak.
Kiev’in yaralı göğsünden hâlâ duman yükselirken, masada oturanlar “barış” kelimesini nasıl telaffuz edecek? Trump, “Ben hallederim” derken, Avrupa’nın liderleri kendi başkentlerindeki seçim sandıklarını mı yoksa Donbass’ın haritasını mı düşünüyor? Türkiye burada da bir köprü: Hem tahıl koridorunun mimarı, hem mülteci dalgasının seti, hem de “ne Doğu ne Batı” diye haykıran kadim ses. Ukrayna meselesinde bir gelişme olacaksa, o gelişme belki de masanın kenarında, iki büyük gücün arasında sessizce el sıkışan bir Türk eliyle şekillenecek.
Ey zirvenin şairleri, siz ki kelimelerle kale kurarsınız! Bu masa, sadece tank ve füze değil, aynı zamanda şiir ve hafıza masasıdır. Roma İmparatorluğu’nun küllerinden doğan bir ittifak, Osmanlı’nın mirasıyla yeniden harmanlanıyor. Belki de asıl “müjde”, eski düşmanlıkların küllerinden doğan yeni bir hikâyedir: Ne tamamen Batı’ya yaslanan, ne de Doğu’ya sırtını dönen; kendi ekseninde dönen, dimdik bir Türkiye.
Trump gülümserken, Avrupa tedirgin beklerken, Ukrayna acı çekerken… Ankara rüzgârı yine esiyor. Ve bu rüzgâr, sadece bayrakları değil, kaderleri de dalgalandırıyor.
Sizce bu dansın finali nasıl biter? Kalemler hazır, tarih sayfası açık…
Şair Necmettin Özgürsoy bir şiirinde şöyle diyordu;
"Sal kendini döşeğe yatıp uyuyalım,
Hiçbir şey olmazsa, bak sabah olur…"
Dolayısıyla; Hayırlı geceler.. :)
@Herdaiimgulumse Bu konuda farklı düşünüyorum:
Amerika zaten yahudilerin kontrolünde. Aksi harekette elini kolunu bağlarlar, gerekirse Kenedy'nin akıbetine uğratırlar.
Sarı kafa, Putin ve Erdoğan üçlüsünün perdenin arkasında başka planları var sanki.
Ankara’nın sıcak rüzgârları, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin kubbesini okşarken, dünya yeniden bir masaya oturuyor; eski ittifakların tozu, yeni rüzgârlarla savruluyor. Trump’ın gölgesi, F-35’lerin kanatlarında parıldayan bir “müjde” mi yoksa sadece bir gölge oyunu mu? Sorun bu değil aslında. Soru, kadim bir imparatorluğun torunlarının bu masada ne kadar “ev sahibi” olabildiği.
Trump, Avrupa’nın tembel şövalyelerine “Daha fazla altın, daha az şikâyet!” diye haykırırken, gözleri Ankara’ya çevriliyor. Türkiye, S-400’den sonra yeniden F-35’in kapısını aralayan bir anahtar mı? Yoksa Karadeniz’in anahtarı, Suriye’nin kapısı, Afrika’nın limanları ile zaten çoktan “müjde”yi kendi elleriyle yazmış bir aktör mü? Tarih, güçlü olanın masada sandalye değil, masanın kendisini taşıdığını öğretiyor. Belki de müjde, Trump’ın ağzından değil, Erdoğan’ın duruşundan çıkacak.
Kiev’in yaralı göğsünden hâlâ duman yükselirken, masada oturanlar “barış” kelimesini nasıl telaffuz edecek? Trump, “Ben hallederim” derken, Avrupa’nın liderleri kendi başkentlerindeki seçim sandıklarını mı yoksa Donbass’ın haritasını mı düşünüyor? Türkiye burada da bir köprü: Hem tahıl koridorunun mimarı, hem mülteci dalgasının seti, hem de “ne Doğu ne Batı” diye haykıran kadim ses. Ukrayna meselesinde bir gelişme olacaksa, o gelişme belki de masanın kenarında, iki büyük gücün arasında sessizce el sıkışan bir Türk eliyle şekillenecek.
Ey zirvenin şairleri, siz ki kelimelerle kale kurarsınız! Bu masa, sadece tank ve füze değil, aynı zamanda şiir ve hafıza masasıdır. Roma İmparatorluğu’nun küllerinden doğan bir ittifak, Osmanlı’nın mirasıyla yeniden harmanlanıyor. Belki de asıl “müjde”, eski düşmanlıkların küllerinden doğan yeni bir hikâyedir: Ne tamamen Batı’ya yaslanan, ne de Doğu’ya sırtını dönen; kendi ekseninde dönen, dimdik bir Türkiye.
Trump gülümserken, Avrupa tedirgin beklerken, Ukrayna acı çekerken… Ankara rüzgârı yine esiyor. Ve bu rüzgâr, sadece bayrakları değil, kaderleri de dalgalandırıyor.
Sizce bu dansın finali nasıl biter? Kalemler hazır, tarih sayfası açık…
Bu bir rezillik, başörtüsünü fahişelik kostümüne çeviren ahlaksız fışkı !
Kutsal bir simgeyi seks objesi yaparak İslam'ı ve Müslümanları hedef alan alçak bir provokasyon.
Siyonist zihniyetin pis oyunu, dinsiz yaratıkların maneviyatı yok etme saldırısı. Allah belalarını versin, bu tür pislikler müslüman Anadolu toplumundan arındırılacak inşallah..
Tik tak.. tik tak... tik tak...
@_salih_klc_ Kerem'i satıp Aral'ı alma fikri çok da parlak fikir değil bence. Aral iyi topçu olabilir ama yeterince klas değil.
Kerem satılırsa o bölgeye Rashfoord yakışır, Savinho yakışır, Alajbegoviç yakışır, Tzolis yakışır, Summerville yakışır üstad.
5 Temmuz 1993
Tam otuz üç yıl evvel, bugün…
Ülkemizi Madımak yangınının hemen ardından iç savaşın kıyısına sürüklemek için, Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar Köyü’nde otuz üç masum insan, en vahşi usullerle katledildi ve köyleri ateşe verildi.
O gün Madımak Oteli’nde, gladyo provokasyonunun piyonları olarak değil, sıradan vatandaşlar olarak içeride can verenlerle hiçbir ilgisi olmayan bu mazlumlar, kendi topraklarında, kendi ocaklarında hunharca şehit edildi. Katiller ise hâlâ karanlığın içinde kaybolmuş, adaletin elinden kaçırılmış hâlde bekliyor.
Madımak ile Başbağlar’ı ayrı telden çalan, birini ağıtla, diğerini suskunlukla karşılayan her zihin, bence ya kör bir kinle doludur ya da insanlıktan nasibini almamış, kalbi kararmış bir varlıktır.
Zira o malum güruh, Madımak için kopardığı fırtınada insan hayatına duyduğu saygıdan değil, sadece kendi sapkın ideolojisine tapınmaktan başka bir şey hissetmemektedir. Onların matemleri insana değil, ideolojik putlarına, evlerinde besledikleri kediye köpeğe duydukları sevgiden bile daha sığ ve yapaydır. İnanan kesimi ezemedikleri her an “eziliyoruz” naraları atan bu ikiyüzlülük, insanlığın en çirkin yüzünü yansıtır.
Madımak’ın ve Başbağlar’ın katillerine de, şehitlerine de…
Allah, her birine hak ettikleri muameleyi layıkıyla eylesin.
Âmin..