Marmara Üniversitesi
Dersaadet'te ilim ve kültür tâlibi, Hanefiyyü'l-mezhep Türk.
“Herkesin bir mesleği olmalı, bir de meşgalesi. O meşgale bütün kültürümüzdür”
İbn-i Teymiyye:
"Sahabe devrinde cariyeler kalplerin selametiyle başı açık hizmet ederdi. Lakin bugünün şartlarında güzel Türk cariyelerini o devirdeki gibi insanların arasında başı açık yürütmek, doğrudan büyük bir fesat kapısını açmaktır."
(Mecmûu’l-Fetâvâ, 15/418)
Anti-Lgbt Ant-i Sol Liberal bir Sünnî,milliyetperver bir Türk akademisyen olarak olarak Boğaziçini feth etmeyi nasip et Ya Rab! Misyoner artıkları sizi paraşütmüş gayet de hakediyor orda olmayı sırf ideolojinizden değil diye kuduruyorsunuz bir de felsefe mezunu olacaklar.
Bugün Felsefe mezuniyet töreninde bir arkadaşımız paraşüt akademisyenden diploma alırken fotoğraf çekilmek istemedi. Bunun üzerine paraşüt Yasin Ramazan Başaran arkadaşımızın diplomasını vermek istemedi ve fiziksel olarak müdahale etti!
Yasin Ramazan Başaran derhal bölümden uzaklaştırılmalıdır.
Arkadaşımızın yanındayız, öğrenciler size boyun eğmeyecek!
Şeyhülislâm Ebu'ssuûd Efendi'nin İrşad-ı Akl-ı Selîm'in de naklettiği Bursa Kadısı iken gördüğü şühedanın cismânî olarak da hayatta olduğuna dâir rüyası:
Ömer Hocam, selefsiz Selefîleri kudurtmuş yine yorumlarda, sağ olsun. Ne dediğini anlıyorlar mı emin değilim de Zâhidü’l-Kevserî Merhum’a da iftira etmeye devam ediyorlar; yok efendim, 'Selefe ta'n etmiş' Allah hâşâ sivrisineğe oturur diyen adama 'Selef' diyenler böyle der tabii.
Müteşabih naslarla ilgili seleften nakledilen bazı görüşlerde "Bunları zahirleri üzere bırakırız" şeklinde bir ifadenin yer aldığı malumdur.
Peki bu sözlerdeki "zâhir" den kasıt nedir?
İmam Muhammed Zahid el-Kevserî'nin el-Akîdetu'n-Nizâmiyye ta'likindeki çok mühim ifadeleri:
Zamânında hilâfet onun idi; hatâ muhâlefet edenin idi. İmârete o müstehik idi, ve o da’vâda muhikk idi. Onun ictihâdı onda idi, ve âlemin salâhı bunda idi ki halîfe o ola; cihânı adl ile doldura.
Na’tü Emir'ül Mü'minin Hüseyn
Tazarrunâme Sinan Paşa
Âlûsî merhum Bağdat'tan yola çıkarak Anadolu'da muhtelif şehirlere uğrayarak Dersaadet'e geliyor. Sadrıazam ve Şeyhülislam Ârif Hikmet Beyfendi ile mülaki oluyor.
Büyük Müfessir İmam Âlûsî Erzurum’da
Bağdat’tan İstanbul’a yaptığı seyahat sırasında Erzurum’a uğrayarak bir müddet burada ikamet eden İmam Âlûsî, bu yolculuğunu anlattığı ve “Neşvetü’ş-Şümûl fî’s-Seferi ilâ İstanbul” adını verdiği bir eser telif etmiştir.
Erzurum’da bulunduğu sırada, dönemin büyük fakihlerinden ve halkın “zamanın İmâm-ı Âzam’ı ve Müftîü’l-Enâm’ı” diye hürmet ettiği Ömer Fazıl Efendi’ye icâzet verdiğini ifade eden İmam Âlûsî şöyle devam ediyor:
“Erzurum’a varınca biraz nefes aldım. Müşir Ahmet Hamdi Paşa tarafından güzel bir şekilde karşılandım. Cennetzâde Abdullah Efendi’nin konağında misafir kaldım. Bu şehrin halkından, ilim adamlarından ve ileri gelenlerinden büyük iltifat gördüm. On gün kadar Beydâvî Tefsiri’nden ders verdim. Bu derslerimiz Nebe’ Sûresi’nin dört âyetiyle sınırlı kalmıştı. Müderrislerden Ömer Fazıl ve Receb Efendiler muhatap mevkiinde idiler. Âlim ve fazıl olan bu iki zata, talepleri üzerine icâzet verdim ve bu icâzetnâmeleri bizzat kendim okudum. Bu icâzetler münasebetiyle büyük bir ziyafet düzenlenmişti. Zannetmem ki bunun bir benzeri Dârü’s-Selâm’dan başka bir yerde yapılabilsin…”
(Alûsî, Neşvetu’ş-Şümûl fi’s-Seferi ilâ İstanbul, Matbaatu Vilâyet-i Bağdat, Bağdat, 1293, s. 17-20)
Arada sırada şaka yapmak ise övülmüştür ve müminin ince ruhlu olduğunun göstergesidir. Bu yüzden şakalaşmakla arkadaşlık ve ülfet pekişir, soğukluk ve nefret gider. Peygamber’in de bazen şakalaştığı ama sadece doğruyu söylediği vakidir.
Şerh-i Ahlâk-ı Adudiyye-İsmail Müfîd
"Kızlar şimdi maneviyattan ziyade maddiyata müteveccih olup, ekseriyetle ve fesad-ı ahlak tesiriyle âsitân-ı ehlullahtan(Allah dostlarının eşiği) rûgerdan(yüz çevirmek) olmuşlardır."
Hüseyin Vassaf Bey
Ben bu hususa dair faydalı bir risale görmediğimden dolayı, muteber kitaplardan bu mevzuya dair taalluk eden meseleleri cem etmeyi murad ettim ve bu eseri "Mükâşefetü Hâli’l-Mevtâ ve’l-Berzah" (Ölülerin ve Berzah Aleminin Hallerinin Keşfi) tesmiye eyledim.
Eruzumlu müderris ve Müftî Kadızâde Erzurumî'nin (ö.1759) kabir ahvali ve berzah hayatına dâir “Kâşif'u hâli'l-mevtâ ve'l-berzah” nâm risalesinin Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi bölümü 1269 nr. kayıtlı 1ab. varağı.
Enes abim haklı, dağılın. Hanımefendilerin anlattığına göre üç günde konuşup evlenmemiz lazım; hatta telefondan dahi konuşmak mahzurlu. Ne yaparsanız yapın gençler konuşuyor da oturuyor da. Olması gereken, 'Bunların şer'î şartları şu şöyle şöyle olmalı,' demek. Vallâhu a’lem.
Fıkıh kitaplarını madem çok iyi biliyorsunuz, temas olmadığı, halvet olmadığı, müstehcen içerik konuşulmadığı sürece, evlilik maksadıyla karşı cinsle konuşmanın haramlığına dair bir ibare getirsenize biz de okuyalım. Haramlık iddiasında olan sizsiniz, siz getireceksiniz delili.
nefislerinin heva ve arzularına uyarak kendi kafalarından helâl ve haram uydurmuşlardır.
Âlûsî'den nakil sona erdi.
Domuz etinin mubah kılınması meselesinde olduğu gibi, kendi peygamberlerinin haram kıldığı şeyleri hevalarına uyarak helâl addedip şeriatı tahrif etmişlerdir.
Hazret-i İsa’nın bizzat tebliğ ettiği aslî şeriatta domuz eti tıpkı Musa şeriatında ve İslâm’da olduğu gibi haram idi.Pavlus'un tahrifatı Tanrının fikir değiştirmesi olmuyor.
Ehl-i Kitaptan bahseden,
(Onlar) Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymazlar... [Tevbe,29]+
2.000 yıl önce Tanrı Yahudilere domuz eti yemeyi yasaklıyor.
2.000 yıl sonra fikir değiştirip Hristiyanlara serbest bırakıyor.
600 sene sonra yine fikir değiştirip bu kez de Müslümanlara yasaklıyor.
Aynı Tanrı, aynı domuz, üç ayrı hüküm...
âyetinin tefsirinde Âlûsî merhum şöyle diyor:
Burada 'Resul' ile murad olunan, kendilerinin tâbi olduklarını iddia ettikleri kendi peygamberleridir (Hazret-i Musa yahut Hazret-i İsa'dır). Zira onlar, kendi peygamberlerinin şeriatını tebdil etmiş,