Eskiler şöyle derdi:
- Yaşı küçük olanla, yeni zengin olanla ve yeni makam sahibi olanla yakın olma…
- Mesleğinde eski olanla, bilgide köklü olanla ve eski komşuyla inatlaşma…
- Aklı küçük olanla, yaşı küçük olanla ve tecrübesi az olanla tartışma.
- Aklı kıt olanı, tecrübesi az olanı ve hayrı az olanı hoşnut etmeye çalışma…
- İmanı güçlü olanla, kuvvetli olanla ve hafızası güçlü olanla meydanlaşma…
- Karakteri zayıf olanla, nefsi zayıf olanla ve delili zayıf olanla istişare etme…
- Kalbi büyük olanı, himmeti yüksek olanı ve sözünün eri olanı küçümseme…
- Ufku geniş olanı, gönlü geniş olanı ve çözüm yolları çok olanı unutma…
- Ahlakı dar olanı, bakışı dar olanı ve düşüncesi dar olanı ikna etmeye çalışma…"
#açıkvenet
Bu günlerde değerini daha iyi anlıyoruz. Mekânın cennet olsun "Güzel" adam. Hasan Celal Güzel'in yıllar önce yazdığı o yazı:
"Sayın Milletvekillerine ithaf olunur- Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir 'enayi' olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren 'beytülmal'ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' dememişti.
Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle 'eşşek gibi' çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana 'uykusuz müsteşar' adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama 'Ne akılsız adam yahu!' şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.
Üzerinde 'T.C. Hükümeti' yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.
Meğer ben ne enayiymişim!...
Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur... Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman 'beleş' cep telefonlarımız da yoktu.
Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz.
Benim anladığım mânâda siyasete 'Zengin girilir, fakir çıkılır'. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP'taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran'daki daireyi; YDP'nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya'daki ev ile dedemden kalan Gaziantep'teki evin bana düşen hisselerini harcadım.
Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği 'Vakıflar Genel Müdürü' olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.
Sadece bununla kalsa neyse... ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan 'kıyak emekliliği' reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı'yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.
Meğer ben ne enayiymişim!...
***
Şimdi 70'ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım... Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda 'Dikili ağacım dahi yok'. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, 'Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?' lâfım vardı.
Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.
Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum."
FETÖ kumpasıyla Genelkurmay Başkanı olması engellenen, FETÖ’ye karşı koyarak duruşma günü mahkemeye gitmeyen ve adliye üzerinden F-16 uçurarak akıllara kazınan, “Erkekseniz gelin alın beni!” diyerek meydan okuyan Emekli Orgeneral Saldıray Berk Paşamızı vefatının 2. yılında saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz.
Bir gün Saldıray Paşa, helikopterle bölgedeki karakolları denetlemeye çıkar. Ancak bu seferki rotası önceden bildirilmemiştir. Hiç hesapta olmayan, kuş uçmaz kervan geçmez, oldukça yüksek rakımlı küçük bir üs bölgesine ani bir iniş yapar.
Pervane rüzgarı dinerken kapı açılır, Paşa aşağı iner. Tabii karakoldaki askerler ve genç teğmen şaşkınlıktan ne yapacağını bilemez. Hazırlıksız yakalanmanın verdiği o meşhur askerlik gerginliği havada asılı kalır.
Paşa, karakolu gezmeye başlar. Her köşeye bakar, her askerin gözünün içine bakarak hal hatır sorar. Bir ara mevzilerden birine yaklaşır ve oradaki nöbetçi askere döner:
“Evlat,” der, “Burası çok soğuk, kumanyanız tam mı? Isınıyor musunuz?”
Asker “Sağ olun komutanım, her şeyimiz tam!” diye tekmil verir. Paşa gülümser, ama bir eksiklik fark etmiştir. Teğmene döner: “Evlat, bu çocukların çayı nerede? Bu soğukta çaysız nöbet mi olur?”
Teğmen kekeleyerek, “Hemen demletiyorum komutanım,” derken Saldıray Berk elini kaldırır: “Dur, ben demleyeceğim. Siz geçin şöyle.”
Saldıray Paşa, bizzat mutfağa (veya o anki imkanlarla ocağın başına) geçer. Yanındaki korumalarını ve karakol personelini şaşkına çevirerek çayı demler, bardaklara doldurur ve nöbetçi askerlere bizzat kendi elleriyle götürür.
O gün o karakolda sadece bir denetleme yapılmamış, koca bir Ordu Komutanı, en uçtaki askeriyle aynı bardaktan çay içmiştir. Bu olay kısa sürede tüm bölgeye yayılır. Askerler arasında Saldıray Berk ismi, sadece “disiplin” değil, aynı zamanda “sırtını yaslayabileceğin bir dağ” anlamına gelmeye başlar.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.🇹🇷
TBMM Başkan Vekili Celal Adan:
-"Bir köyde oturan Turgut Efendi diye bir vatandaş, şapkalı bir vatandaş evinin önünde oturuyor. Bir araba geliyor evinin önüne, üç kişi iniyor kravatlı.
Turgut Efendi ayağa kalkıyor, kendilerine yer gösteriyor. Kendisi de karşıdaki bir taburenin üzerine oturuyor. Biri diyor ki, 'Ben valiyim' diyor, 'Bu kaymakam, bu da paşa' diyor, tuğgeneral. 'Biz seni ziyarete geldik Turgut amca' diyor.
Turgut amca da diyor ki, 'Devletin bir sürü işi var, bana haber verseydiniz ben gelirdim' diyor.
'Ya' diyorlar 'Turgut amca, sen bir şehit babasısın. 9 ay evvel evladını kaybettin.' 'Vatan sağ olsun' diyor, ne yapsın şehit babası... 'Ama şehit babası olduğun için de bankaya para yatırıyoruz, onu da çekmemişsin.'
Adam döndü dedi ki;
-'Devletin paraya ihtiyacı var, benim 850 lira gelirim var. O bana yetiyor, karı kocaya yetiyor' dedi.
Şimdi Turgut Efendi'nin olduğu bir ülkede, kim hırsızsa şe.....dir"
Partizan-Fenerbahçe maçında Sırp taraftarlar, Sırbistan’ın asırlarca tarih sahnesinden silinmesinin ilk adımı olan Kosova zaferini kazanan I. Murad’ın Obiliç tarafından şehid edilmesiyle ilgili bir pankart açtılar. Bu minyatür ve resimler ise sultanı şehid eden Miloş Obiliç’in öldürülüşünü ve Sultan Murad Meşhedi’ni gösteriyor.
15 Haziran 1389'da meydana gelen Birinci Kosova Savaşı'nda Osmanlılar büyük bir zafer kazandılar. Sırp Prensi Lazar savaşta öldü. Düşmanın bozguna uğrayıp kaçmasından sonra, Birinci Murad harp sahasını dolaşmaya başladı. Zafer için Allah’a şükrediyordu. Bu sırada savaşta yaralanmış olan Sırp despotunun damadı Miloş Obiliç, Müslüman olacağını ve önemli bilgiler vereceğini söyleyerek hükümdarın yanına geldi. Bir hançer ile Murad Hüdavendigâr’a saldıran Obiliç, hükümdarı yaralayarak attan düşürdü. Saldırgan, hükümdarın etrafındaki adamları tarafından hemen öldürüldü.
Birinci Murad’ın yaralandığı yerde bir çadır kurularak hükümdar tedavi altına alındı. Ancak yarası ağırdı. Hayatından ümit kesildiği için büyük oğlu Yıldırım Bâyezid çağrıldı. Sultanın şehid olmasından sonra Yıldırım Bâyezid hükümdar ilan edildi. Bu hadiseden sonra Osmanlı hükümdarlarının huzuruna çıkacak yabancıların, devlet görevlileri tarafından iki koluna girilmek suretiyle padişahın eteğini öpmelerine izin verildi.
Kosova sahrasında Sultan Murad’ın iç organlarının gömüldüğü türbe Rumeli Türkleri için kutsal bir ziyaretgâh hâline geldi. Sultan Murad Meşhedi, yani şehidliği diye anıldı. Osmanlı padişahları Rumeli fatihi hükümdarlarının türbesine büyük önem verdiler. Sultan İkinci Abdülhamid türbenin yanına ziyarete gelenler için bir misafirhane yaptı. Türbe Osmanlı döneminde Sultan Reşad’ın bölgeyi ziyareti sırasında elden geçirilerek, tamir edildi.
I. Kosova Savaşı’ndan sonra Balkanlar’da, Osmanlılar’a karşı koyabilecek Macarlardan başka bir güç kalmadı. Fetret devrinde dahi Sırplar ve diğer Balkan milletleri bu bölgelerdeki Osmanlı teşkilatlanması ve eski kuvvetlerini kaybettikleri için bağımsızlıklarını tam olarak tekrar kazanamadılar.
Kosova Savaşı’ndan sonra Sırplar bir daha kendilerini toparlayamadılar. Bu savaş Sırp Prensliği için bir ölüm darbesi oldu. Sırp tarihçiler, I. Kosova Savaşı'nı bağımsızlıklarını kaybettikleri tarih olarak yorumlarlar. Kosova Savaşı üzerine Sırplar tarafından, birçok halk şarkıları söylendi, ağıtlar yakıldı. 1992 yılında Sırpların, Bosna-Hersek'teki katliamları, Herald Tribune gibi bir kısım Avrupa basını tarafından Sırpların, Kosova Savaşı'nın intikamını almaları şeklinde yorumlandı.
10 Kasım 1938... Türk milletinin kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk 'ün ebediyete yürüdüğü ucmaga vardığı tarih, biz Türk milliyetçilerinin onun bıraktığı eserleri koruma ve vasiyetini yerine getirmenin başlangıç tarihidir.Ruhun şad olsun
Artık hayal kurmuyor, geleceği düşünmüyorum,hayattan bir beklentim de yok, günlük yaşıyorum, başımı yastığa koydugumda '' bu gün Allah için ne yaptın?'' diye soruyorum kendime.İnsanın alın teri göz yaşı gibidir,birinde sevgi diğerinde saygı vardır,yeter ki sahte olmasın .
Fenerbahçe tarihinde yerini alacaktır.Kendisi başarısız olmamıştır.Basarıları ortadadır,herkes biliyor.Turkiyede futbolda şampiyon olmak ya da olmamak,senin Fenerbahçe sevginden ve dürüstlüğün den daha değerli değildir.Çünkü futbol artık sadece spor değil
Ali Koç değil Türk futbolu ve maalesef Fenerbahçe kaybetti.Bir Fenerbahçeli olarak yazıyorum,kayıtsız şartsız Fenerbahçe yi seven bir menfaat beklemeyen, canını dişine takan düşman gibi davrananlarla yılmadan soyadına yakışır bir şekilde mücadele eden sayın Ali Koç Fenerbahçe tar
Bu gece Mevlid Kandili. Türkiye'de ve birçok İslam ülkesinde mevlidler okunacak. Irak ve Güneydoğu Anadolu'da bir Türk beyliği kuran Beğteginli hükümdarlarından Muzafferüddin Kökböri'nin 1200'lerde düzenlettiği muhteşem mevlid törenleri, daha sonra İslam dünyasına yayıldı.
Mevlid Kandilimiz mübarek olsun. Mübarek Mevlid Kandili'nin Milletimize, İslam Alemine ve İnsanlığa hayırlar getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Savaşı Türk milliyetçilerinin ve Mustafa Kemal Atatürk'ün savaş dehası ve benzeri olmayan bir mücadele ve müdahale savaşıdır.30 Ağustos Zafer Bayramı kutlu olsun.
Büyük taarruz, Türk tarihinin son asırlardaki en önemli taarruzudur
Milli Mücadele'nin sonunda 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz, Türk tarihinin son asırlarındaki en önemli taarruzudur. Mustafa Kemal Atatürk'ün komuta ettiği Türk kuvvetleri, Büyük Taarruz ile 14 gün gibi kısa bir sürede Yunan Ordusu'nu denize dökmüştü. İmparatorluğun son dönemindeki askeri başarılarımıza bakarsak bunların savunma savaşları olduğunu görürüz. Plevne, Şıpka, Yanya savunmaları gibi.
Sarıkamış ve Kanal harekâtı gibi taarruzları ise kaybetmiştik. 9 Eylül'de Yunan ordusunun Ege'ye dökülmesiyle neticelenen Büyük Taarruz'da ise büyük bir zafer kazanılıp, Türkler'in Asya'ya sürülmesi ve topraklarının paylaşılması planı olan Şark Meselesi'nde Avrupa'nın son noktayı koyması önlenmiştir.
Sene 1976, tıraş bıçağı firmasının (Gilette) dünyada yayınlanacak reklam teklifini reddeden Tarık Akan'dan bu kez otomobil reklamında oynaması istendi.
Yanıtı yne “Hayır” oldu. Daha sonra şampuan, diş macunu, banka vb. birçok önemli firmanın reklam teklifine de “hayır” dedi. 👇