Almanya’nın gündeme getirmemeye çalıştığı “kayıp mülteci çocuklar” konusu hepinizin bildiği konulardan biri. 2015 yılından bu yana Almanya’da yaklaşık 10 bin’den fazla mülteci çocuğun kayıp olduğu bilinirken, devlet yetkilileri tarafından konuya hiçbir açıklama yapılmıyor.
Bu çocukların teknolojiye kör kütük güveni çok acayip bir durum. Yani girdiğin yolu görmüyor musun? İnsan hiç mi sorgulamaz acaba bir hata mı var diye. Hepsini geçtim, acaba yaya yolu mu seçtim der insan yahu.
Navigasyona uyup saçma sapan bir yere girmiş olan bir şoför haberi okumuştum geçenlerde. Okurken de dalga geçtim. Az önce paket servisi yapan kuryemizin birinden bir fotoğraf geldi. “Navigasyon yolu böyle göstermiş, çıkamıyormuş” o olmayan yola girerken, aklın neredeydi bile diyemiyor insan..
Bülent Abi hepimizin yapması gerekeni yapıyor, Gazze'de kimi günlerdir aç kimi çaresiz ailelerle görüşüyor, sırayla linklerini paylaşıp bizi hayra ortak olmaya çağırıyor. Büyük paralar verecek durumumuz olmayabilir ama azlarımız birleşir çok olur, onlara da umut olur. El verelim.
“Babana bile güvenme” sözünün canlı örneği olmuş. Yemek gibi basit bir konu yüzünden, babasının saygısızlığından dolayı çocuğa sürekli sorgulayacağı, asla tam tamına güven ilişkisi oluşmayacak bir travma yüklemiş. Allah bu çocukcağızın yolunu bahtını bu babaya rağmen açık etsin.
Konya Bilimfest’i gezdik bugün. Bu memleketi her alanda saatlerce eleştirebiliriz ama bilimfest-teknofest gibi benzeri etkinliklere çamur atıp laf edeni de ıslak meşe odunu ile dinlene dinlene dövebiliriz bence.
Konya Meramda belediye tesislerinin birine çocuklar için trafik parkuru kurulmuş. Çok da güzel olmuş. Trafik ışıkları, levhalar falan filan. Mirza kırmızı ışıkta beklerken, ters yön gelen mi dersiniz, ya sen niye bekliyorsun sürsene diyen mi.. ufak ufak veletler trafik magandası ruhuyla inmiş parkura. Bizimki de saf saf ama kırmızı falan diyor. Yavrum benim, alman disiplininden sıyrılamadı. Emniyet kemeri, yaya geçiti, kırmızı ışık, sağ şerit hepsine uydu.
Dezenformasyonla Mücadele Merkezi:
Çeşitli sosyal medya mecralarında “Japon sosyal medya fenomeni Yoshi Enomoto’nun oturma izni başvurusunun reddedildiği ve bu nedenle Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldığı” yönünde paylaşılan iddialar, eksik bilgilendirmeye dayalı manipülatif içeriklerdir.
İlgili şahsa, çalışma izni alması ve yasal kalışı gerekçelendirmesi gerektiği tebliğ edilmiş; buna rağmen şahıs, çalışma izni başvurusunda bulunmadan ticari faaliyetlerine devam etmiştir.
Her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de oturma ve çalışma izinleri belirli kurallara tabidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti misafirperverliğiyle tanınmakta, bu çerçevede herkesin yasalara riayet etmesi beklenmektedir.
Bakırköy Mazhar Osman Devlet Hastanesine hasbelkader işiniz düştüyse koşarak kaçın, ardınıza bile bakmadan kaçın.
Daha önce buraya yazmıştım, annem (kayınvalidem) inme nedeniyle geçen hafta pazartesi günü gecikmeli olarak İstanbul’a Bakırköy Mazhar Osman İnme Merkezi’ne sevk edilmişti. Orada yaşadığımız kabus, trombektomi işlemi için annemin elbiselerini keserlerken, onu acilden ilgili birime taşıyacak 112 personelinin sarf ettiği “OOo ELLEMELİ HASTA MI VAR” cümlesiyle başladı.
Eşimin içeride olduğunu fark etmeyen aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz şahıs, onu görünce sıvıştı ama biz hala 70 yaşında bilinçsiz şekilde yatan bir kadın hastadan bahsederken ELLERİNİ OVUŞTURARAK İÇERİ GİREN sağlık personelinin “ELLEMELİ HASTA” tabirini kullanmasına dair ne bir açıklama duyduk ne de bir özür. Bu kelimeyi normal bulan asistan kadın doktordan “nasıl normal olabildiğini” sorduğumuzda “bakın, annenize biz bakıyoruz” şeklinde bize dönen tehditvari imalara, üç maymunu oynayan hemşirelerden adeta “Beyaz Kod” vermek için sizi provoke etmeye çalışan hastane personeline burası gerçekten “Allah kurtarsın” denilecek bir yer.
Evet, Mazhar Osman bir zamanlar sadece Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi olarak bilinirdi. Bugün neredeyse tüm diğer branşlar var ama maalesef korku filmlerinden fırlamış otoritesiz bir tımarhane gibi.
Daha acıklısı, annem bir haftadır orada yoğun bakımda yatıyor ve daha hala doktorunun adını bilmiyoruz. Bugüne kadar, her gün saatlerce orada beklememize rağmen her gün farklı bir doktorla sadece 2-3 dakika konuşabildik.
İlki geçen hafta pazartesi günü trombektomi işlemini yapan ve odasına girdiğimde öğle saatinde masasında bir şişe şarapla bulduğum bir radyoloji doktoruydu, kalanlar da çocuğumuz yaşında Tanrı kompleksi yaşayan asistan ya da nöbetçi yoğun bakım doktorları.
Bize sürekli yoğun bakım hali ezbere söyleniyor ve hastanız hakkında bilgiyi size nöroloji doktoru verecek deniyor ama tam bir haftadır o doktor kim, adını veren yok.
Annemin telefon ya da e-devlet şifresini bilsek (evet, pıhtı atması öncesi kendi şifrelerini aklında tutabilecek kadar sağlıklı bir kadındı) sistemden bakabileceğiz ama maalesef bu konuda elimiz kolumuz bağlı.
Bir hastanın ve hasta yakınının en temel hakkı, onun tedavisinden sorumlu doktoru tanımaktır, değil mi?
Bugün annem yoğun bakımdan çıkıyor, ben bu paragrafı yazarken nihayet bilgi geldi. Bakalım nasıl bir tablo ile karşılacağız ve en önemlisi karşımızda bir doktor muhatabımız olacak mı?
Bir haftadır yaşadığımız kabusun tamamını anlatmaya dilim varmıyor, çok sevdiğim doktor arkadaşlarımı meslektaşlarının kusurlarını yazıp mahcup etmek istemiyorum ama Bakırköy Mazhar Osman Devlet Hastanesinde gördüğüm tablo karşısında bir hafta sonunda yorumum şu: Balık baştan kokar. Bu hastanenin yönetim kadrosu başhekiminden başlayarak sorumsuz ve sorunlu.
Hastalandınız ya da hastanız var, buraya işiniz düştü, kaçın; bakın samimiyetle söylüyorum kaçın. Herkese ulaşabilen bir gazeteci olarak ben ve ailem bu kadar mağdur olduysa ulaşamayanlar neler yaşıyordur, Allah bilir. İstanbul’un göbeğinde böyle bir kötülük yok, olamaz. Olamaz.
Dev ekranda Hamas savaşçılarının şovunu izleyen İsrailliler… 1.5 yılın ardından Hamas bitmedi, Gazze halkı başka bir yere gönderilemedi, İsrail’in üstüne ise ‘soykırımcı’ etiketi yapıştı.
Mazen Hamada, Esed zindanlarında ağır işkencelere maruz kaldı.
2020 yılında af sözü verilmesi üzerine Hollanda'dan memleketi Şam'a döndü. Fakat kendisinden bir daha haber alınamadı.
Taştan yürekler, taştan heykeller gibi bir bir yıkılıyor!
61 yıl sonra zulmün simgeleri çökerken, özgürlüğün güneşi Suriye topraklarında yeniden doğuyor.
#ÖzgürSuriye
Ramazan günü Efraim’i durduran polisler arabadan indirip arama yapmıştı. Efraim araçtan inip diğer polislerle muhabbet ederken arama yapan polisler arabayı darmadağın edince tartışma çıkmış sonra da dövülmüştü. Karakola gelen ailesi de akşam dövülmüştü.
Almanya’da müthiş bir iç istihbarat oyunu hazırlanmış. Önce Solingen’de daeş’in üstlendiği bıçaklı saldırı, şimdi Moers. Önümüzdeki haftalarda daha nicesini haberlerden okuyacağız. Zanlılar ya vurulacak, ya tesadüfen Solingende de olduğu gibi kimliklerini düşürecek. Bir başka örgüt de hazır kurulmuş oyunu üstlenecek. Ardından Almanya’da peş peşe İslami çalışmalara, kuruluşlara, derneklere ve mescidlere denetimler ve yasaklar gelecek. Yıllar sonra da zanlıların alman iç iştihbaratına bağlantısı ortaya çıkacak ve öylece unutulup gidecek. Olan yine biz Almanya’da yaşayan müslümanlara olacak.
Alman iç istihbaratı sağolsun, yakında Almanya’da yaşayan müslümanlara tırnak makası taşımak bile yasaklanacak. Belli ki alman iç istihbaratı bu senenin favori örgütü olarak daeşi seçmiş.