Sevgili okuyucularımız, https://t.co/o1EOhO5pDm'un suskunluğu haklı eleştirilere yol açtı. Ne yazık ki ağır bir siber saldırıya uğradık; buna sağlık sorunları da eklenince geciktik. Birkaç güne düzenli yayınlarımıza dönüyoruz. Anlayışınız için teşekkürler. 🙏
Suriye’nin Hama bölgesinde HTŞ’li teröristler, işe gitmek üzere evinden çıkan Alevi babayı, boğazını keserek öldürdü ve cansız bedenini yolda bıraktı.
Suriye’de Alevi soykırımı -sessiz ve zamana yayılarak- devam ediyor.
Ey Halk Adına Konuşan Sanatçılar…
Suavi, Sabahat Akkiraz, Selda Bağcan, Zülfü Livaneli ve Onur Akın…
Yıllarca halka sol siyaset ve halkçılık adına hitap ettiniz. Belediye konserlerinde sahne aldınız, halkın ilgisi ve desteği sayesinde tanındınız, kazandınız, zenginleştiniz.
Şimdi soruyorum:
Bu halk için ne yaptınız?
Kaç okul yaptırdınız?
Kaç öğrenciye burs verdiniz?
Kaç aşevi kurdunuz?
Kaç yurt, kaç kalıcı sosyal tesis açtınız?
Kaç gencin hayatına doğrudan dokunacak kurumsal bir eser bıraktınız?
Kamuoyuna açık bilgilere göre Zülfü Livaneli adına bir vakıf bulunuyor. Ancak bu yapının kuruluşunda belediye desteği ve katkıları olduğu da biliniyor. Bunun dışında adınıza kayıtlı, geniş ölçekli ve kalıcı sosyal hizmet kurumları kamuoyunda pek görünmüyor.
Bir başka soru daha:
Derdi yoksullaşan halk olan, siyasette ahlak, şeffaflık ve arınma çağrısı yapan Kemal Kılıçdaroğlu sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?
Çünkü halk adına konuşmak başka şeydir, halka kalıcı eser bırakmak başka şey.
Ve bazen geriye dönüp bakıldığında, söylenen türkülerden çok bırakılan eserler konuşur.
Halk kimi nereye koyacağını bilir. Gözlerden de gönüllerden de düştünüz!
Evet... Böyle bir temizlik coktandir gerekli, KILICDAROGLU.... O Gandi, Mandi, eskindedi... Artik Sana soyadin referans, old mu? Beni Ankara'ya getirme, gelirsem,. agzini, burnunu dagitirim haaa😂😂😂
Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında toplanan MYK toplantısının ardından açıklama yapan Müslim Sarı, 9 CHP milletvekilinin disipline sevk edildiğini bildirdi.
Kararın ardından usul tartışmaları başladı.
CHP İstanbul Milletvekili Zeynel Emre yaptığı açıklamada, mevcut MYK’nın Parti Meclisi onayı olmadan oluşamayacağını savunurken, milletvekillerinin disipline sevkinin de MYK kararıyla değil, Parti Meclisi kararıyla yapılabileceğini belirtti.
Emre, söz konusu işlemlerin yarın yapılacak Parti Meclisi toplantısı öncesinde toplantıda çoğunluğu sağlamak amacıyla gerçekleştirildiğini öne sürdü.
Kilicdaroglu üzerinden yürütülen bu cirkin tartisma aslinda, Türkiye'de cok derin entellektüel sefalettin yasandigini gosteriyor. Adeta bu entellektüel sefaletin ampirik kaniti sergileniyor...
Bir soru: Ince CB baskanligina aday olmak istiyordu, KK da bunu Cumhurbaskanligi adayi yapip, her türlü destegi verdimi, verdi! Ince, CB ligini secimini kaybettigini ilan edip, sonucu kabul ettimi, etti! Peki istifa eden neden Kilicdaroglu olsun?Mantik bunun neresinde? Bir bilen?
Siz bu islerden anlamiyorsunuz... Bari yasiniza hürmetten ukalalik yapmayin...
Siz ve sizin gibilerin entellektuell sefilligi sahsen Beni dehsete dusuruyor...
Devletiniz, bir terôr orgútúdür dèrken, neden kiziyorsunuz, arkadaslar. Bu sozkonusu terór orgutúnún(devletin) , Túrkiye halkinin sadece bir kesimine yônelik yaptigi sistematik terorr eylemlerinin sadece bir ornegidir, daha niceleri var...
1966 Ortaca Katliamı'nın;
Öncesinde, 1942 yılında Şükrü Saraçoğlu döneminde yürürlüğe konulan Varlık Vergisi vardı.
Katliam sırasında Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Başbakan Süleyman Demirel, İçişleri Bakanı Faruk Sükan ve Diyanet başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı vardı.
Katliamın ardından Alevilere yönelik saldırılar ve katliamlar peş peşe geldi.
Elbistan (1967)
Hekimhan (1968)
Kırıkhan (1971)
2 Şubat Mitingi Malatya (1975)
5-16 Şubat Malatya (1975)
Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı (1975)
Malatya katliamı (1978)
Sivas Katliamı (1978)
Maraş Katliamı (1978)
Çorum Katliamı (1980)
Madımak Katliamı (1993)
Gazi ve Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi katliamı (1995)
Bu zincir, Alevilere yönelik sistematik baskı ve saldırıların münferit değil, süreklilik gösteren bir tarihsel çizgi içinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Sonuç: Ortaca katliamına Aleviler sesiz kalmayacaktı... Ne yazık ki öyle oldu.
1966 Ortaca Katliamı'nın;
Öncesinde, 1942 yılında Şükrü Saraçoğlu döneminde yürürlüğe konulan Varlık Vergisi vardı.
Katliam sırasında Dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Başbakan Süleyman Demirel, İçişleri Bakanı Faruk Sükan ve Diyanet başkanı İbrahim Bedrettin Elmalı vardı.
Katliamın ardından Alevilere yönelik saldırılar ve katliamlar peş peşe geldi.
Elbistan (1967)
Hekimhan (1968)
Kırıkhan (1971)
2 Şubat Mitingi Malatya (1975)
5-16 Şubat Malatya (1975)
Akçadağ Öğretmen Okulu Olayı (1975)
Malatya katliamı (1978)
Sivas Katliamı (1978)
Maraş Katliamı (1978)
Çorum Katliamı (1980)
Madımak Katliamı (1993)
Gazi ve Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi katliamı (1995)
Bu zincir, Alevilere yönelik sistematik baskı ve saldırıların münferit değil, süreklilik gösteren bir tarihsel çizgi içinde değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Sonuç: Ortaca katliamına Aleviler sesiz kalmayacaktı... Ne yazık ki öyle oldu.
Ortaca Alevi Katliamı'nın 60. Yıldönümü (5-16 Haziran 1966)
12 gün süren çatışmalarda ne kadar insan öldüğü tam olarak bilinmiyor. Dönemin karanlıkta kalmış/bırakılmış Alevi katliamlarından birisidir Ortaca katliamı.
Bu topraklarda bir çok katliam yaşandı. Bunların bir kısmı geniş kitlelerce biliniyor, anılıyor, hesap verilmesi isteniyor; bir kısmı ise nispeten az biliniyor. Geçtiğimiz günlerde yolum Muğla'nın Ortaca ilçesine düştü. Bir sohbet sırasında 1966 yılında Ortaca'da bir katliam yaşandığını öğrendim. Yaşananların detaylarını Ortaca'da öğrenemedim. 50 yıl önce yaşananlar nedeniyle hala bir tedirginlik var. Dönüşümde Ortaca vakası hakkında bulabildiklerimi okudum.
Osmanlı kayıtlarında “Cemat tahtacıyan” olarak geçen ve genel olarak “tahtacılar” olarak adlandırılan Türkmen Aleviler, 11. Yüz yılda Anadolu’ya göç eden “Ağaçeri” soyundan gelen bir topluluk.
Genel olarak Anadolu’ya göç ettikten sonra yoğun olarak Toroslar bölgesine (Akdeniz) yerleşen göçebe topluluk, ağaç işleriyle uğraştıklarından dolayı “Tahtacılar” olarak anılıyor. Göçebe süren yaşamları gereği eğitimden ve yol, su, elektrik gibi hizmetlerden yoksun bir hayat sürdüklerinden, dışlanmış ve hor görülmüşler. Kapalı bir toplum olarak yaşam sürmeleri nedeniyle, Alevi olmalarına rağmen şamanizmin etkileri günümüzde bile görülüyor.
1942 başlarında İstanbul gazetelerinde genel olarak gayrimüslimler, özel olarak da Yahudileri hedef alan, hırsızlık, vurgunculuk, dolandırıcılık temalı haberler ve karikatürler yoğunlaşmıştı. Şair Orhan Seyfi Orhon, 24 Eylül 1942 tarihli Akbaba’daki yazısında iktidarın ağzındaki baklayı çıkaracaktı:
“Kelle İstiyorum! Ben ki bir tavuk bile kesilirken bakamam; karıncaları, sinekleri öldüremem, kelle istiyorum. Yumruklarım sıkılmış, dişlerim kısılmış, at meydanında kazan kaldıran yeniçeriden daha hiddetli bir sesle kelle istiyorum, vurguncunun kellesini!”
7 Temmuz 1942 tarihinde Başbakan Refik Saydam’ın ani ölümü sonrası 9 Temmuz'da kurulan Şükrü Saraçoğlu hükümeti, bu kışkırtmalarla birlikte 11 Kasım 1942’de Mecliste oy çokluğu ile Varlık Vergisi kanununu çıkarır.
Gayrimüslimlere tahakkuk ettirilen vergiler ödenemeyecek kadar yüksektir ve birçoğu bu vergileri ödeyemezler. 27 Ocak 1943 tarihinde vergilerini ödeyemeyen gayrimüslimler için başta Eskişehir/Sivrihisar, Erzurum/Aşkale olmak üzere değişik yerlerde hazırlanan çalışma kamplarına gönderilirler. Aşkale’ye gönderilen 1229 mükelleften 21’i, Kötü hava koşulları ve yetersiz bakım (kayıtlara göre) yaşamını yitirir.
O dönemdeki çalışma kamplarından birisi de Muğla/Dalaman'da kurulmuştu. Dalaman'da kurulan kamp yerinde Tahtacılar yaşamaktaydı. Kampın kurulması için bölgede yaşayan Tahtacılar önce yakında olan Fevziye köyüne gönderildi. Fevziye köyü de tahtacıların yerleşim bölgesiydi. Fevziye köyü küçüktü ve bu nüfusu kaldıramadı. Dalaman'dan Fevziye’ye gönderilen Tahtacılar buradan da şu anda “Ortaca” olarak bilinen eski adı “Oritenya” olan bölgeye gönderildiler/sürüldüler.
Gönderildikleri bölge bataklıktı. Tahtacılar çalışarak bölgedeki bataklığı kurutup tarıma elverişli hale getirdi. Bölge zenginleşti, yerleşim/nüfus arttı. Bölge yeni bir yerleşim alanına dönüştü. Böylece bugünkü Ortaca ilçesinin temeli atılmış oldu. (Her ne kadar Fethiye ve Muğla’nın arasında ve tam ortada bulunduğu için “Ortaca” denildiği söylense de eski adı olan “Oritenya”nın dönüştürülmesiyle yeni adının oluşturulduğu söylenir.)
1943 tarihinde temeli atılan Ortaca’nın nüfus yoğunluğu Dalaman’dan sürgün gönderilen Alevi Türkmenlerden oluşmaktaydı.
1960 başlarında Fevziye köyünün çok yakınında bulunan ve o dönemdeki adı “Kızılyurt” olan Güzelyurt bölgesinde yaşayan Sunnilerin Ağasına Fevziye köyü ile Ortaca arasındaki büyük bir bölge/arazi devlet tarafından verilir. Karşılığında Fevziye köyünde bulunan bir bataklığın kurutulması gerekmektedir ve ağa bu işlemi yerine getirmez.
Bataklığın kurutulma işlemi yapılmadığından Fevziye köyünde yaşayan Alevi Türkmenlerle ağanın aşireti Nurcu Sunniler arasında küçük çatışmalar başlar.
Önceleri küçük kavgalar ve sataşmalarla başlayan bu çatışma gittikçe büyür. Ağa Nazmi Yavuz adamlarını toplayarak Fevziye köyünde yaşayan ve Dalaman çayı etrafında pamuk toplayan Alevi kadınlara ve çocuklara saldırır. Hasırlara sararak çaya atarlar.
Sunnilerin ağası kendi çıkarları ve toprak için din kisvesi adı altında, “Aleviler camilerimizi yıkıyorlar” yalanıyla “Yeşil Bayrak” açarak 16 sunni köyü birleştirir. Amaç bölgede bulunan Alevi Türkmenleri kovmak ve bölgeye tamamen sahip olmaktır. “Bu topraklar bizimdir, tahtacılar dağlarınıza gidin” , “Bir tahtacı öldüren cennetliktir” , “Alevilerin namusu olmaz” sloganlarıyla 5 Haziran 1966 tarihinde Ortaca’ya doğru yola çıkan yaklaşık 1000 silahlı insan ilk önce bir sinemayı basar ve iki kadına tecavüz edilir. Sinema sahibi ve içerisinde bulunanlarla birlikte yakılır.
Ortaca’nın ilk belediye başkanı Ziya Çavuş makamında grupça yakalanır, zorla saç ve sakalı kesilir, bir belge imzalattırılarak makamından alınır ve yerine saldırganlarca Sunni biri atanır. (Bugüne kadar Aleviler Belediye Başkanı olamamıştır)
Hiçbir güvenlik görevlisi müdahalede bulunmaz. Alevi Türkmenler bu baskını beklemediği için şaşkındır ve kaçmaya çalışırlar.
12 Haziran’da odun toplamaya çıkan Alevi aileye dört kişi saldırır, erkeği ağaca bağlayıp eşine tecavüz ederler. Ertesi gün olayı öğrenen Aleviler Ağanın köyünü basarlar, çatışmada bir sunni ölür.
Çatışmalar ve Alevilere karşı uygulanan baskı artarak devam etmektedir. Ne dönemin Muğla Valisi Hasan Basa, ne İçişleri Bakanı Mehmet Faruk Sükan ne de Başbakan Süleyman Demirel hiç bir müdahalede bulunmazlar. Aleviler elde silah nöbet tutmaktadır.
16 Haziran’a kadar devam eden çatışma ve baskılar sonucu birçok Alevi Türkmen bölgeyi terk etmek zorunda kalır. Kalanlar ise silahla nöbet tutarak her an korku içerisinde yaşamaya devam ederler. Günümüzde de bu sinmişlik ve korku kendisini belli etmektedir.
12 gün süren bu çatışmalarda ne kadar insan öldüğü tam olarak bilinmiyor. Dönemin karanlıkta kalmış/bırakılmış Alevi katliamlarından birisidir Ortaca katliamı.
Bine yakın insanın bir günde nasıl silahlandığı, on kilometrelik yolda neden emniyet tedbirleri alınmadığı ve 12 gün süren olaylara neden müdahalede bulunulmadığı soru işaretleri olarak kalır!
Ortaca olayları/katliamı için yetkililerin sözlerine bakınca asıl vahamet ortaya çıkmaktadır.
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay; “Türkiye Laiktir. Sunnilik-Alevilik olmadığını, halkın itikatını kendisinin ayarlayabileceğini” söyler.
Başbakan Süleyman Demirel; “Olaylar münferit vakalardır” diyerek bizi asla yanıltmaz!
İçişleri Bakanı Mehmet Faruk Sükan; “Türkiyemizde sureti katiye de bir mezhep kavgası olamaz” diyerek bugünlerimize kadar yaşananların gelmekte olduğunu vurgular.
Muğla Valisi Hasan Basa; “Mezhep çatışması yoktur. Irza geçme iddiasının da olayla ilgisi olmayan münferit bir hadisedir,” diyerek “olay nasıl kapatılır” konusunda gelecek nesil’e örnek teşkil eder...
Nami Temeltaş - Bianet
Biliyorsunuz,ben siyasal olarak imamoglu karsitiyim. Ama durusmaya getirilirken ugradigi on ur kirici muamele asla kabul edilemez. Siyasal góruslerimiz farkli olabilir ama asla yadsinamaz ortak bir paydamiz var: insan olmak. Ve bu ortak paydadan dogan insan haklarimizi savunmak!
#VeyselGüney :14 Şubat 1957, Davulku, Hekimhan, Malatya da doğdu.
10 Haziran 1981, Gaziantep), Devrimci Yol'un İskenderun sorumlusu militan.
12 Eylül Darbesi'nden sonra 1980-1984 arasında idam edilen 17 yoldaştan biridir.
12 Eylül darbesi sürecinde idam edilen ve naaşı ailesine verilmeyen, "buna mezar gerekmez, kemiklerini kedilere, köpeklere atacağım" Denildi ve hâlen bulunamadı!
Veysel Güney için memleketi Malatya'nın Hekimhan ilçesine bağlı Davulku köyünde yaptırılan sembolik anıt mezarın açılışı 28 Eylül 2013 tarihinde 78 ler yoldaşları tarafından yapıldı!
Saygılarımla anıyorum..
ÇIPLAK ARAMA, ÇOCUKLARIYLA TEHDİT...
Dünden beri, İBB Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker'in savunmasını okuyorum. Okudukça insanın kanı çekiliyor. Bir dava düşünün ki, tutuklandıktan ancak 15 ay sonra hakim karşısına çıkıp, savunma yapabiliyorsunuz.
Gözaltına alınırken geride 2 kız çocuğunu tek başına bırakmak zorunda kaldı. Emniyette "çıplak aramaya" tabi tutuldu. Tutuklandıktan sonra savcının kendisini itirafçılığa zorlamak için " Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" diyerek çocuklarıyla tehdit ettiğini anlatıyor.
Fatoş Pınar Türker'in Silivri Cezaevi'ndeki savunmasını, herkese duyurmak gerekir ki bu ülkede adalet sisteminin ne hale getirildiğini herkes görsün.
"Sabah 5.30- 6.00'da. Ben iki kızımla dediğim gibi yalnız yaşıyorum. Çok ilginç. İşte polisler eve geldi. Tam polisler gelmeden yani onlar kapıyı çaldılar, ben hemen onları görünce şeyde ekranda, Allah'tan avukatımı arayabilmiştim, çünkü girince polisler hemen telefonumu aldılar. "Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
POLİSLER 'CİNAYET MASASINDAN GELİYORUZ" DEDİ, KIZLARIM AVAZ AVAZ AĞLIYORDU
İşte çocuklarım ağlıyor, işte diyorum ki, "Bir su vereyim". "Hayır". İşte küçük kızım okula gidecek, "Hayır, kimse kımıldamasın, delil karartmayın" diyor sürekli şey. Polis bey, komiser herhalde. O çok yani onun gözlerindeki bakışı hiç unutmayacağım. Bir tane kadın memur vardı en sonunda kızlarımla birlikte o da ağlıyordu. Dedim ki "Kaşe var mı" dedim. "Ne kaşesi" dedi. "Şirket kaşesi" dedim. "Yoo" dedim ben şirketin genel müdürüyüm kaşeyi ne yapayım? "Arayın evi" dedim, neyse evi arıyorlar filan. "Kimse yerinden kımıldamasın" filan dedi bize. Biz de böyle salonun ortasında pijamalarla duruyoruz. Kızlarım da haliyle ağlıyorlar ve ben yani bana sarılmak istiyorlar. "Sakın kimse birbirine dokunmasın" filan dedi. Dedim "Siz dedim mali suçlar için gelmediniz mi? Biz ne delili karartacağız?" Şey dedi polis; "Biz cinayet masadan geliyoruz" dedi. Öyle olunca benim kızlarım avaz avaz ağlamaya başladılar. Ben dedim "Ne cinayeti" dedim. Hayır dedim; "Şu an operasyon oluyor, polis kalmadı, biz geldik" dedi.
'ÇOCUĞUMA BİR BARDAK SU BİLE VEREMEDİM'
Yani hani delil karartma meselesi ve hani çocuğuma bir bardak su bile veremedim gerçekten ama o kadar hani tiyatro mu ya da kabus mu gibi desem o gerçekten polislerin gözlerindeki o şeyi hiç göremeyeceğim ama çok insani olan bir yanında polis memuru daha vardı. O hatta sonra beni sağlık kontrolüne götürdüğünde başına bir şey gelmeyecekse, annemi aradı iki kere, benim konuşmama izin verdi, "kızınız iyi" dedi, sonra tekrar aradı. Allah razı olsun kendisinden. Ben o şekilde çıktım evden. Küçük kızım da son kez okuluna uğramış oldum. O döneceğimi düşündü tabi akşam. 15 ay geçti üstünden. Vatan'a girdik, emniyete. Hakikaten ben oradan çıkamayacağım diye düşündüm ama sonra ben 2. girdim herhalde nezarete. Asistanım vardı. "Sen niye buradasın Canan" dedim.
EMNİYETTE ÇIPLAK ARAMA
“Beni de aldılar Pınar Hanım” dedi. Zaten sonra gerisi yağmur gibi yağdı, işte Fatoş geldi, Ceyda geldi. Tanımadığım bir sürü insan geldi. Sonra artık orada tabi hiç görmemişsinizdir muhtemelen görmeyin de inşallah nezarethaneyi ama zaman mefhumunuzu yitiriyorsunuz çünkü şeyin altında olduğu için Bodrum katı olduğu için hiç cam, pencere yok. Müthiş bir pislik var her tarafta. Artık kaçıncı gün ne şeyde, bir bilmiyorum. Bir kadın memur geldi, "Arama yapacağız" dedi. Sırayla götürüyorlar bizi. Geriye getiriyorlar. Ben de gittim. Böyle arşiv odası gibi bir yere aldı kadın memur beni. "Soyun" dedi. "Nasıl yani" dedim. Eldiven taktı eline. Arkada böyle klasörler, çok küçük bir oda. "Üstünü çıkar" dedi, "Üstünü çıkardım". Ama üstünü çıkarmanın hani zaten çıplaksın, ne kontrol edeceksin ama kontrol yaptı, "Tamam" dedi. "Üstünü giyebilirsin."
“Peki” dedim, “gidebilir miyim?” “Hayır” dedi. “Eşofmanını da indir” dedi. İndirdim. “Çamaşırını da”. “Nasıl yani” dedim? “İndireceksin” dedi. Dolayısıyla ikisini de ayak bileklerime kadar indirdim. “Şimdi yere çömel” dedi. Ondan sonra, o tutanlar varsa çıkabilir, ben utanmıyorum ama yani hani bu onurunu gururunu insanların belki şeyini yıkmak için yapılıyormuş ama hani yapan utansın, ben utanmıyorum. “Cinsel organını aç” dedi. Başını, arkanı dön, eğil filan. “Tamam” dedi. Halbuki ben şimdi biz ne olduğunu anlamıyoruz hani, bu arada ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Diğer arkadaşlarımızın farklı polis memurları varmış, daha farklı uygulamalar olmuş olabilir. Ben kendi deneyimimi anlatıyorum. Bir de bunun biz şey olduğunu da anlamadık yani hani eldiven taktı ya eline, eldiveni kullanmadığı için biz mutlu olduk. Çünkü ben böyle jinekolojik muayene filan gibi bir şey olacak zannettim. Hani eldiven takınca biz sevindik nezarette sonra, tutuklandıktan sonra Fatoş'un çığlıklarıyla Elif'in ağlamasını hiç unutmuyorum. Çünkü şimdi biz tutuklandık her şey film gibi.
'FATOŞ ÇOK ÇIĞLIK ATIYORDU'
O an bir avukatın telefonuyla annemi aradım, kızlarımla konuştu. Hepsi ağlıyorlar filan. Sonra biz Silivri'ye geldik akşam vakti. Hakikaten film gibi. Çünkü insan cezaevine düşeceğini hani bir de böyle yedi sülalesinde böyle bir şey olmayınca, hiç suça bulaşmayınca filan hiç insanın aklının ucundan geçmiyor ama olabiliyormuş. Her şey insana dairmiş. Geldik, bize dediler ki sizi dediler merak etmeyin biz 5 kadınız. Bir de dışarıdan bir firma temsilcisinin eşiymiş o var. Siz dediler 6 kişilik koğuşa koyacağız. A biz çok sevindik filan. Sonra müdür hanım dedi ki Adalet Bakanlığı'ndan dedi talimat işte talimat geldi dedi. Sizi ayrı ayrı koyacağız dedi. Bizi götürdüler böyle ilk biz el eleydik Elif'le zaten. Elif de İtalya'da tatildeydi, sonra ona hani firar filan dediler de Elif kendi ayağıyla geldi duruşma salonuna ve sürekli şey diye ağlıyor kendisi, hatırlamıyorum. "Ama ben gelmek zorundaydım Pınar Hanım, kaçamazdım" diyor. El ele tutuşuyoruz biz Elif'le, ilk koğuşun kapısına geldik, "Burası sen" dediler. Açtılar koğuşu, koydular beni içine. Kapı kapandı. Ben hemen cama koştum. Cama koştum çünkü bir yanımdaki koğuşa "Elif, Fatoş seni koydular mı?" Sonra Fatoş'u sonra seni sonra Elif'i. Fakat biz sırayla Fatoş çok çığlık atıyordu.
SAVCI: FATOŞ ŞİMDİ AĞLARSIN BÖYLE KARŞIMDA
Fatoş çok çığlık atınca, ben ona bir şey olacak diye ben bari susayım dedim yani bütün gece şey diye geçti o gecemiz. Çünkü birimiz susuyoruz, birimiz ağlıyoruz. Bir de daha fenası ses gelmezse birbirimizi görmüyoruz, camdan konuşuyoruz. Orası da ağırlaştırılmış müebbet arkadaşlar yatıyormuş. Alt katta da cama çıktı başka kadınlar, dedi ki İBB geldiniz mi dedi. Bizim için hazırlık yapılmış, o koridor boşaltılmış, biz de sizi bekliyorduk dedi. Öyle ilk geceyi geçirdik. Sonra ertesi gün mazgal açıldı, şey dedi ki bana, infaz koruma memuru, "Fatoş" dedi. "Efendim" dedim. "SEGBİS" dedi. Dedim ki "O ne?" "Mahkemeye çıkacaksın" dedi. "Ben daha yeni tutuklandım" dedim. "Dün çıktım mahkemeye" dedim. "Yine çıkacaksın" dedi. Dedim ben herhalde idam edecekler ya da şey, müebbet verecekler hemen hüküm giyiyorum. Yine ağlamaya başladım. "Dur" dedi, "mahkemeden niye ağlıyorsun?" Dedim ki "Ben bilmiyorum, bu ne SEGBİS ne?" İşte dedi böyle online ekrana bağlanıyorsunuz. Ben gittim oturdum, karşımda bir ekran açık ama "Adalet mülkün temelidir" yazmıyor, bir ofis orası. Böyle gözüm de ısırıyor Allah Allah diyorum, en sonunda kırmızı espresso makinesi vardı çünkü Savcı Bey bana o makinede kahve ikram etmişti. İfademi alan savcı, başkanım. Savcım, size soracağım şimdi. Siz tabii ki şey, sizin şahsınızla hiç alakası yok konunun ama hani meslektaşınız ya böyle bir uygulama var mı, yok mu? Dedi ki: "Ya" dedi, "Fatoş şimdi ağlarsın böyle karşımda" dedi, "ben sana ne dedim" dedi.
SAVCI: Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını
"Ben sana ne dedim" dedi, "ben senin ne olduğunu biliyorum ama sen bu adamlar sana" dedi "kumpas kuracak demedim mi" dedi. "Niye konuşmadın sen" dedi. "Verecektin ifadeni gidecektin" dedi. "Ama" dedim, "Sayın Savcım ben bildiğim her şeyi anlattım." "Bak şimdi" dedi, "sen git" dedi, "eşyalarını topla. Ben "dedi, "sana Çağlayan'dan araba göndereceğim" dedi. "Geleceksin" dedi, "burada" dedi, "bana" dedi "ifadeyi vereceksin, buradan" dedi "çocuklarına gidersin." Ben de dedim ki: "Savcım" dedim, "ben yeniden ifade veririm, vermemi istiyorsanız" dedim. "Bir avukatıma sorayım." Şimdi karşımdaki savcı ya, "Yok efendim" diyecek halim yok, ben bilmiyorum bir de hakikaten, ilk kez tutuklanmışız. Dedi, dedim ki "Tamam" dedim, "ben avukatıma bir danışayım" dedim. Böyle yaptı: "Hâlâ" dedi, "avukat diyorsun bana" dedi. "Sen" dedi, "bu kafayla bir daha" dedi "çocuklarını asla göremeyeceksin" dedi. "Sen bekârsın, değil mi?" dedi. Evet. "Velayetleri de sende?" Evet. "Senin çocukların" dedi, "reşit de değildi, değil mi?" dedi. Değil dedim. "Eh, artık Sosyal Hizmetler alır senin çocuklarını" dedi. Ha, bir anneye böyle denir mi? Çocuklarıyla tehdit ettiler. Az evvel şeyle söyledim ya size hani mal varlığı, "Sen bakıyordun, değil mi?" dedi. Evet. "Bak" dedi, "mal varlığı tedbiri için" dedi, "karar var benim elimde" dedi. "Ama ben" dedi, "28 Mart Cuma günü mesai bitimine kadar sana süre" dedi. Savcım bunu dedi. Ve o gün tebliğ edildi. "Ya bana gelir konuşursun" dedi, "ya da" dedi "malını mülkünü de alacağım" dedi.
'BEN HİÇ KİMSEYE HAKKIMI HELAL ETMİYORUM'
Yani bir şey söyleyeceğim. Şeyi anlayamıyorum. Hani mesela birisinin birisiyle husumeti olur... Hiç beni tanımıyor ki. Tanımadığı bir insandan insan nasıl nefret eder ki? Hani nasıl bunu söyle... Mesela annesi yok mu bu insanların? Hepimiz zıbın giymedik mi? Ben hiç kimseye hakkımı helal etmiyorum. "
Kriegspropaganda findet längst nicht nur über Medien statt. Sie ist, wie militärische Dokumente zeigen, ein "gesamtgesellschaftliches Projekt". Besonders Sorge bereitet mir, dass die Bundeswehr inzwischen verstärkt in Schule Werbung macht, was als "politische Bildung" oder "Friedenssicherung" bezeichnet wird.
Meiner Meinung nach sollte der Bundeswehr niemals erlaubt werden, Schulen zu besuchen. Vielmehr sollten die Schüler lernen, wie Kriegspropaganda funktioniert und wie Feindbilder medial aufgebaut werden.
Das gesamte Gespräch mit Dr. Pascal Lottaz finden Sie auf meinem YouTube-Kanal: https://t.co/4qJPy2mkkx
Folgen Sie mir auf Telegram: https://t.co/wC1x0C7toA
Sabahat hanim, cok iyimsersiniz ya hu😀 ne emperyalizmi, ne kapitalizmi?
Ilk benden duyacaksiniz: Kilicdaroglu'nun daha simdiden 7879 kölesi var. Lútfen su an icin bunu kimseye söylemeyin, birkac gún bekleyin. Adam bizi kadiya verir, mutlak tarumar oluruz...
Bazı arkadaşlar,
Çin kitabında yer alacak olan son sözlerime "ama Çin sosyalist değil" şeklinde bir itirazda bulunarak, Çinlilere sosyalizmin ne olduğunu öğretmeye çalışıyor.
Değerli arkadaşlar,
Sosyalizm, "herkesin yeteneğine ve herkesin emeğine" ilkesinin geçerli olduğu ve dolayısıyla HENÜZ kapitalist ÜRETİM-piyasa ekonomisinin varlığını sürdürdüğü toplumsal sistemdir. Birçok insan komünizmle sosyalizmi fena halde birbirine karıştırarak ikisini aynı şey sanıyor.
Çinli komünistler devrim yaptıklarında 450 milyon Çinlinin 400 milyonu hiç okuma yazması olmayan ve hatta doğru düzgün ekecek toprağı bile olmayan insan yığınlarından oluşuyordu. Bu ülkenin yöneticileri, açlıktan ve her yıl salgın hastalıktan ölen 4 milyon insanı sadece iyileştirmemeli, aynı zamanda açlıktan da kurtarmalıydılar.
Bunun yanı sıra Çin'in emperyalist ablukaya ve saldırılara karşı da direnmesi gerekiyordu. Bunun için de silah, teknoloji ve en önemlisi sermaye birikimi gerekiyordu.
Çin 1949'dan ve özellikle de Kore Savaşı'nda ABD ve 30 Batılı ülkeyi yenilgiye uğratmasından itibaren hiçbir ülkeye uygulanmamış olan tam kuşatma ve abluka altına alınmıştı.
Taa 1972'ye kadar.
Çin BM'ye üye bile yapılmadı.
Bu durumda, köylü toplumunun üretim sürecine sokulması, teknoloji transferinin gerçekleşmesi ve en önemlisi de "ilk birikim ve sermaye"nin çoğaltılması gerekiyordu hem de acilen. Çünkü her yandan Çin'i boğmak için provokasyon yapılıyordu.
Sosyalist devrim ve düzen, ilk defa gerçek anlamda Sovyetler Birliği ve Çin tarafından uygulanmıştı ve her ikisi de bilmedikleri bir coğrafyada el yordamıyla yürüyerek başarılı olma yolunda ilerlemişti.
Sovyetler Birliği uygulamasıyla iflas etti ve havlu atarak yeniden kapitalist dünyaya katıldı. Çin ise Sovyetler'in düştüğü tuzaklardan kurtulmak için kendine Çin'in özgün koşullarına uygun yeni bir yol deneme yoluna girdi. Bu yol esasta Mao'nun tarif ettiği "Çin'in kendi tarihsel koşullarını dikkate alan" yoldur. Köylülerle devrim yaptı diye Mao'yu tefe koyan Avrupa-merkezci "komünistlerin" saldırısı ne işe yaradı? Hiçbir işe.
Mao, teoride olmayan yeni bir toplumsal durumu analiz etti ve Çin'in koşullarına uygun bir devrim modeli uygulayarak başarılı oldu.
Çin'in gerçek sermaye birikimi "Dışa Açılım ve Reform" programıyla değil, (sermaye en başta gelişmiş insan kaynağıdır) 1949-1980 yılları arasında oluşmuştu. Kapitalist dünyanın yüzeysel teorilerinden etkilenen birçok insan 1949-1980 yılları arasındaki muazzam başarıyı bilmiyor. Kitabımda bu dönemi uzun uzun anlattım. Fakat Çin'in bir adım daha ileri gitmesi ve dünyaya açılması, ticaret yapması, bilgi ve teknoloji alışverişi yapması lazımdı.
Kuşkusuz "Reform ve Dışa Açılım" uygulamasında birçok aşırılıklar oldu ve bunlara yönelik parti içinden uyarı ve tepkiler de geldi. Zaman zaman düzeltme hareketleri başlatıldı.
Çünkü Çinli yöneticiler de "sosyalizm, hepimiz için yeni bir coğrafyadır ve bu yolu el yordamıyla yürüyoruz" diyorlar. Yaptıklarının ve uygulamalarının herkese örnek olmasını da istemiyorlar, çünkü kendileri de gittikleri yolun dümdüz olmadığını, taşlı ve çukurlu olduğunu, ama arabayı sağ salim menzile ulaştırmak için en az 50 yıl daha gerektiğini söyleyip duruyorlar.
Şu anda Xi Jinping, liberal politikaların bazı olumsuz sonuçlarına karşı kapsamlı bir kampanya başlattı ve sonucunun nasıl olacağını henüz hiç kimse bilmiyor, fakat hem reformların hem de Xi Jinping'in başlattığı rüşvet ve yolsuzluğa karşı kampanyanın sonuçlarına bakılırsa, bugüne kadar muazzam bir başarı elde edildi. Bu yol kuşkusuz bazı arkadaşların kafalarındaki ve esas olarak kitabı bilgilere dayanan teoriye uymayabilir, ancak kanımca henüz devrimin ve sosyalizmin pratiğinin ne olduğunu bilmeyen arkadaşların, büyük konuşmaktansa, Çinlilerin deneyimlerini izlemelerini ve buradan "ne öğrenebilirim" diyerek mütevazı konum edinmelerini öneririm..
NOT: Bu arada sosyalizmin Marx'ın devrim ve sınıfsız toplum projesinde olmayan bazı arkadaşlar da itiraz edip, Sovyetler Birliği, Çin gibi ülkelerin hala kapitalizm aşamasında olduğunu ileri sürüyorlar. Onlara da yanıt verdim ama o yanıtımı ilk yorumda paylaşıyorum...