Sahabeler hata yapmış mıdır, yapmıştır ve bu gayet normaldir. İsmet sıfatı sadece elçilere mahsustur. Onlar da insandı hata ve sevapları ile yaşadılar. Ancak ashabın hatalarını araştırıp üzerine din bina etmek en hafif ifade ile gaflettir. Ashabı kötülemenin ucu Hz.Muhammed’inﷺ arkadaşlarını, iki kızını nikahladığı Hz.Osman'ı, bir kızını nikahladığı Hz.Ali'yi, yaşarken cennetle müjdelediği arkadaşlarını, dostlarını iyi seçemediği vehmini doğurur ki fesat çıkarmak denen şeyin ete kemiğe bürünmüş en çirkin hali budur.
İmam Şafii’nin ifadesiyle “insanlar sahabeyi kötüleme imtihanına tabi tutulmuştur. Bu imtihanın sonucu ölen sahabeleri kötüleyenin ecirlerini yitirmesi, sahabelerin ise öldükten sonra da ecir kazanmaya devam etmesidir.” Resulullah’ıﷺ görme şerefine erişmiş, sohbetinde bulunmuş, övgüsüne mazhar olmuş insanları kötüleyen biri allame-i cihan olsa sözünün kıymeti yoktur.
Hz.Osman ile Hz.Ali’nin şereflerini yarıştırmak kimsenin haddi değildir. Değil onların, Vahşi'nin dahi şerefinin zekatı bugün pay edilse herkese yeter de artar. Abdurrahman ibn Avf’ı kötülemelerinin temel nedeni oluşturulan heyette halife olarak Hz.Osman’ı seçmesi.
Sahabelerin birbirleri ile aralarında geçen ve tamamına yakını da dünya meseleleri ile ilgili olan konularda taraf olarak ne gibi bir mertebe kazanılabilir? Öte yandan Hz.Ömer’i şehit eden Ebu Lulu adlı mecusinin kabrine türbe yapıp etrafında tavaf edenlerin Ömer(ra) ile ilgili düşünceleri de ortadadır.
Burada şunu görmek lazım. Fars toplumu kahren, kılıçla İslam olmuş bir topluluktu. Onlar tarihleri boyunca Arapları hor hakir gören, onlarla savaşmayı dahi basitlik olarak gören bir kibir içindeydiler. Ancak savaşlarda üst üste aldıkları yenilgiler, uğradıkları hezimetler onları şok etti. Kadisiye'den Nehrevan'a, Zat'üs Selasil'den Velece, Uleys, Hire, Anbar ve Firaz savaşlarına uzanan bu hezimetlerin sonucu Merzuban ve Rüstem gibi meşhur Fars komutanlarının ve nihayetinde de son Sasani Kisrası III.Yezdigerd'in öldürülüp Sasani İmparatorluğu'nun yok oluşu oldu. Son Kisra'nın kızı Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hüseyin'e ganimet olarak düştü ve Hüseyin'in ondan çocukları oldu. Böylece Farslara göre kisranın kanı kızı üzerinden Hüseyin'in soyu ile birleşti. Bugün şiadaki Hüseyin sevgisinin sebepleri arasında Kerbela faciası, zulmünde uğradığı zulüm kadar (ki bu hepimizin ciğerini her zaman yakar) bu kan bağının da etkisi vardır.
Meşhur Fars şairi Firdevsi'nin "Tuh sana felek, deve sütü içip kertenkele yiyen Arap Acem mülkünün eline geçirdi" sözünde en somut halini gördüğümüz bu kadim kibir Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi perdesi altında hususen bu fetihlerin gerçekleştiği dönemlerin halifeleri olan Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer nefretine dönüştü. Oysa Hz.Ali'nin Ebubekir ve Ömer ismini koyduğu çocukları vardı. İran fetihlerinin dünya savaş tarihinde şaşırtıcı bir biçimde üst üste Araplar tarafından kazanılmasının, en büyük ve kıymetli sancakları derefşikebyanın, Kisra'nın bileziklerinin ganimet olarak alınması, savaş fillerinin okçular tarafından gözlerinden vurularak, hortumları kesilerek imha edilmesinin, Sasani askerlerinin savaş meydanından kaçmaması için birbirlerine zincirlenmelerinin detaylarını el-Belazuri'nin Fütuh'ul Buldan adlı eserinde detaylı okuyabilirsiniz.
Tekrar belirtiyorum, bir dinin ortaya çıkış aşamasındaki ilk müminlerini kötüleyerek o dinin mensubu olduğu iddiasında bulunmak mantıksız, akıl dışı ve hastalıklı bir tavırdır. Bu hastalığın sebepleri de yukarıda belirttiğim hadiselerde yatmaktadır. Sasani dönemi İran'ını anlamak için Allah'ın keskin kılıcı Halid bin Velid'in İran kisrasına yazdığı mektuplara bakmak önemlidir. Bu mektupların biri şöyledir: "Bismillahirrahmanirrahim. Halid bin Velid'den Farsların ulusu Kisraya, Rüstem, Mehran ve İran halkına: Selam doğru yola tabi olanlara olsun. Mülkünüzü elinizden alan, planlarınızı bozan, birliğinizi dağıtan Allah'a hamdolsun. Bundan sonra; kim bizim gibi namaz kılar, kıblemize yönelir ve kestiklerimizden yerse o Müslümandır. Hakları ve sorumlulukları bizler gibidir. Mektubu alınca bana rehineler gönderin. Onlar benim himayemdedir, korkmayın. Biz sizi İslâm’a davet ediyoruz. Eğer kabul etmezseniz cizye verirsiniz. Eğer cizye vermeyi kabul etmezseniz sizinle aramızda ancak savaş vardır. Allah'a yemin olsun, size öyle bir toplulukla geldim ki, sizin hayatı sevdiğiniz kadar ölümü seviyorlar." Bu mektuplar sizin şarabı, kadınları sevdiğiniz kadar ölümü seviyorlar şeklinde farklı versiyonlarla gider Sasanilere. Sasani kisrası yaşadıkları yenilgiler karşısında Çin imparatorundan yardım ister ancak gelen mektupta "Dağı sökmek isteseler sökecek insanlar karşısında sana bir yardımım dokunmaz" cevabı yazar. Müslüman Araplar İran'daki tüm ateşgedelerdeki ateşleri söndürür ve sonuçta İran giderek İslamlaşır. Bu süreç devam ederken Halid bin Velid İran topraklarından ayrılıp Suriye cephesine, Romalılarla savaşmaya gider ve dünya savaş tarihinin halen ders olarak okutulan meşhur Yermük Zaferi'ni kazanır. Ardından da Suriye'nin fethi diğer komutanlarla birlikte tamamlanır.
Bugünü anlamak için toplumsal hafızanın arka planında önemli yeri olan tarihi yaşanmışlıkları göz önünde bulundurmalıyız. Kuşkusuz Sasani İmparatorluğu büyük ve güçlü bir devletti. Roma İmparatorluğu'na kafa tutan, iki Roma imparatorunu esir almış bir güçtür. Pasargard yakınlarında, Nakş-ı Rüstem'de esir alınıp diz çökertilmiş Roma imparatoru Valentinianus'un sırtına basarak atına binen Kisra Şapur kabartması meşhurdur ve Fars gücü ve gururu adına çok şey söyler. Böylesi bir gücün hiç ummadıkları, "çulsuzlar, sizi bizim önümüze atan şey kesinlikle yaşadığınız açlıktır. Bizler cömert insanlarız, hayvanlarınızı getirin size arpa buğday verelim karnınızı doyurun, burada ölmeyin" dedikleri Araplar tarafından devletleri yıkılana kadar yenilmeleri asla unutulmadı. Bu bitmeyen travma İslamı yaşamanın en güzide örnekleri olan sahabeleri kötüleyerek, onlara küfür ve lanet ederek belirli bir dönemin sorun ve travmaları içine hapsolup, matem ve intikam söylemleri sarmalında din kurgusu geliştirmek şeklinde tezahür etti. İşin kökeni budur. Özeti de şudur: Sahabeye küfreden kişi Şii olmuş, Sünni olmuş fark etmez, sidikle abdest almış kişidir. Bin defa da abdest alsa necasetle alınan abdest geçerli olmaz. Dilediği kadar başka hususlarda güzel, mantıklı konuşsun hiç bir önemi yoktur çünkü esas olanı değersizleştirenin fürudaki kavilleri boş lakırdıdır hatta zehirlidir zira oradaki güzel, doğru sözlerden hareketle ashab hakkında söyledikleri hakkında da haklılık payı vardır belki zannına payanda olur o sözler ki belki de maksat budur, bilemeyiz şüphelidir, şüpheli şeyden de uzak durulur. O kadar Hristiyan mezhep var, aralarında türlü ayrılıklar var ama hiçbiri kalkıp Hz.İsa'nın(as) havarilerine küfür etmiyor. Hz.Muhammed’inﷺ arkadaşları da havariler gibidir bizim için. Aralarındaki ihtilaflar hususunda, Allah nasıl bizi o günlerde yaratıp bu meselelerin içine dahil etmediyse, biz de dilimizi tutup sükut ederiz. Etmeyip konuşup dursak, vay o şöyle demiş, bunun üzerine öbürü böyle demiş, o şunu yapmış, bu bunu yapmış... Bugün din adına taşımamız gereken erdemler, iyilikler ve güzel ahlak başlıklarında bu neye yarar? Magazin, dedikodu, gıybet, fitne, fesat ve 14 asır önce yaşanmış, kimi sisli puslu, taraflı anlatılar içerisinde gerçeklikle bağları şüpheli hale gelmiş kin deposu nakilleri gündem etmekle ne kazanabiliriz? Akıllı, makul insanın takılıp kalacağı şeyler mi bunlar? Örneğin ben Haşimi kökenli bir aileye mensubum. Bana kalsa, Fedek Arazisi meselesinde, araziyi Hz.Ebubekir'den talep etmesi hususunda Hz.Fatıma haklıydı. Hz.Ali ve amca Hz.Abbas'da bu hususta araya girip ricası olmuşlar ama Hz.Ebubekir bu araziyi Hz.Fatıma'ya vermemişti. Bana göre hakkı olan bir mirastı ama olmadı. Ne yapalım, şimdi bundan dolayı Hz.Ebubekir'e neden buğzedelim? Ya da Gadir-i Hum hadisesi. Hz.Ali genç yaşında ilk halife olsaydı kuvvetle muhtemel ne Hz.Ebubekir, ne Hz.Ömer ne de Hz.Osman halife olamayacaklardı. Kader kalemleri böyle yazdı, yazı kurudu ve böyle oldu. Hz.Ali ve Hz.Abbas Hz.Ebubekir'e halife seçildikten dört ya da altı ay sonra biat ettiler. Kendilerine danışılmadan, henüz onlar Hz.Muhammed’iﷺ yıkayıp kefenlerken yapılan bu seçimden rahatsız ve dargındılar. Bu durum ne Hz.Ebubekir'i, ne Hz.Ali'yi ne de Hz.Abbas'ı değerli ya da değersiz kılar. Nitekim bir süre sonra gidip biat ettiler, yanında yer alıp destek oldular. Kendileri bu meseleleri gereğinden fazla büyütmeyip kapatmışken, çocuklarına birbirlerinin adını verip, birbirlerini hayır ve güzellikle yad etmişken, 1400 sene sonra çıkıp birileri bu ve benzeri hadiseleri sanki dinin temeliymiş gibi görüp, kendilerini zerre ilgilendirmeyen alanlar etrafında fırtınalar kopartıyorsa o meseleden ziyade başka örtülü maksatları var demektir.
Son olarak, geçen koskoca bir ramazan ayı boyunca iyilik, merhamet, fazilet, Kuran ve hadisten örneklerle kalplerimizi ferahlatmak yerine bu meseleler etrafında kalakalıp kısır bir mezhep ve ölüp gitmiş yazar, düşünürler etrafında bağırıp gönül kırmaktan öteye geçemediğimizi görmekten dolayı üzgün olduğumu belirtmek isterim. Avam bir üslup ve beden dili, tribün coşkusuyla arenada dövüşe çıkan gladyatörlere dönüştürülen taraflarla geçti gitti harcandı bir ayın manevi dinginliği ve onarıcı huzuru. Yanıbaşımızda yaşanan bir savaş ortamında bu ihtilafların gündeme getirilmesi işi daha da vahim kılıyor. Kuşatma altında meleklerin cinsiyetini tartışan ruhbanlar gibi olduk. İslamın ayrılıklarda tavrı nettir oysa: Hak odaklı bakar konuya. Haklı ve haksız olana dinini sormaz, adaletin gerektirdiği gibi hak üzerinden, haklıyı, zalime ve haddi aşana karşı mazlumu destekler. Mazlumu desteklememiz için Sünni olmasına hiç gerek yok. İsterse bizi sevmesin, hiç farketmez. Bir topluluğa karşı olan olumsuz düşüncemiz bizi adil olmaktan ayıramaz. Emredilen de budur. Her şey kendi bağlamında değerlendirilir. Falanca hususta sen şöylesin, o zaman bu olayda da al sana böyle demek hakkaniyetli, adil ve makul olmaz.
Allah işlerimizi hayra, doğruya çıkarsın. Tüm Ehl-i Beyte, tüm sahabelerimize dua ile.
Yüzündeki kan izleri silinir,
Allah bu mahzun çocuğun kalbindedir.
Esed neredesin bak biz buradayız
Burada vatanım,
Hiç tanımadığımız ağaçlar meyve vermiş,
Biz senden Allah’a sığındık
Sen kendinden cehenneme sığın..
….
Kardeşlerim, bu gece çok önemli ..
Bu gece Sumud tehlikeli bölgeye yani kırmızı alana girecek.
Bu gece uyumayalım
Etiketlere müstakil girişler yapalım.
Oradaki her kardeşimize
O şerefli gemilerdeki
Merhametin şerefini taşıyan her kardeşimiz candır
#MyAgendaSumud#SumuduKoruyun
Netanyahu ve Trump’ın teklifi: Gazze’yi(şimdilik) arka bahçe yapmak.
Körfez ülkeleriyle (hiçbir şey yaşanmamış gibi) 7 Ekim öncesine dönmek.
Hamas silah bıraktıktan sonra, bir daha savaşmadan Filistin’i ortadan kaldırmak.
Bunu yaparken Arap komşularıyla da (ABD’nin abiliğinde) ticari ve siyasi ilişkiler geliştirmek.
Sonra yeni hedeflere odaklanmak.
İki devletli çözüme ikisi de “tamam” demedi.
Filistin halkı için bundan daha tehlikeli ve sinsi bir plan olamaz.
Ve maalesef kabul edilecek gibi.
Olması gereken, İslam ülkelerinin derhal toplanıp, tüm bu başlıkları “Filistin Devleti şartıyla kabul ederiz” demesi.
Yoksa
Ne kestin -koç
Ne yedin -hiç!
Onbinlerce masum katledildi ve soykırımcı İsrail yeniden normal bir devlet gibi uluslararası topluma entegre edilecek!
Öyle mi!
İtalyalı üniversite öğrencileri,
İsrail’in
Sumud Filosu’na yönelik tehditleri karşısında
küresel direniş
çağrısında bulundu.
“İsrail filoyu engellerse
biz de üniversiteleri
kapatacağız”
Sumud, yalnızca Filistin’in değil, bütün insanlığın ortak emaneti ve ahdidir.
Sumud is not only Palestine’s, but the shared trust and covenant of all humanity.
#GlobalSumudFlotilla
Hür dünyanın bütün vicdân sahiplerine,
Bugün, gün boyu Gazze'deki yetkili kişilerden çok acı haberler aldım.
Gazze'deki büyük mezalim, tahammülü hatta tasavvuru dahi mümkün olmayan bir safhaya girmiştir. Başka siyasi ve insani krizlere odaklanarak Gazze'deki trajediyi geri planda bırakan kamuoyuna mevcut durumu ilan etmeyi insani bir vazife biliyorum.
Birkaç yıldır devam eden ağır bombardıman, toplu yıkım ve soykırımla beraber Gazze'de su, yiyecek ve ilaç başta olmak üzere temel hayatî ihtiyaçlar konusunda büyük bir mahrumiyet yaşanmaktaydı. Bu mahrumiyet son haddine ulaşmış durumdadır. Bebeğinden ihtiyarına, yaralısından hastasına, bütün Gazzeliler topyekün bir açlıkla karşı karşıyadır.
Uzun süredir açlığa direnen çocuklar, yaşlılar ve hastalar ölmektedir. Sınırlarda ihtiyacın binde biri dahi olmayan yardımların tabiri caizse damla damla dağıtılması nedeniyle büyük bir kaos oluşturulmaktadır. Şerefli Gazzeliler çocuklarına götürebilecekleri bir lokma için itiş kakış içine girmek zorunda bırakılmakta ve küçük düşürülmektedir. Dünya tarihinin en şerefli mücadelelerinden birini vererek her halükarda ayakta kalan bir halk, silahlı askerlerin karşısında yerlerde süründürülerek, aşağılanmaktadır. Yüzlerce kişi yiyeceğe ulaşmak isterken, hunharca katledilmektedir.
Bu açlık, tabiî bir afetin neticesi değildir. Alçakça uygulanan bir soykırım mühendisliğinin son aşamasıdır.
Değerli dostlar,
Süre tükenmektedir... Hayat tükenmektedir... Onur tükenmektedir...
Başta ilk günden itibaren Gazze'nin sesini tüm insanlığa duyuran Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere tüm yetkililere tarih boyunca insanlığın vicdan yükünü omuzlayan aziz milletimizin her ferdine sesleniyorum.
Lütfen tüm önceliklerimizi değiştirerek insanlığı bir kez daha Gazze'de yaşanan büyük trajediye yöneltelim.
Bu mutlak şer ve kötülüğe derhal müdahale edilmediği takdirde, -tıpkı Bosna gibi- bütün insanlığın utançla anacağı bir Gazze'miz olacak!
Vallahi ahirette Gazze'den sorulacağız!
Vallahi ahirette bunun hesabını veremeyeceğiz!
Yaralanmayı göze almadığımız yerde vicdan mayalanmıyor. Horlansa, itilip kakılsa veya sarsılsa da bulunduğu hak bildiğinden geri adım atmayan ve mazlumun/masumun safını terk etmeyen insanlar vicdanlı insanlardır. Çünkü vicdan Allah'ın içimizdeki son sığınağıdır, bir tohumun özü gibi, iyiliğin filizlenebileceği son yerdir.
Yalnızca bizim yapıp ettiklerimizden değil, yapmadıklarımızdan ve başkalarının eylemlerinden, eylemsizliklerinden dolayı da hesaba çekiliriz orada. Sustuklarımızdan, görmediklerimizden, başımızı çevirip görmezden geldiğimizden. “Neyi daha iyi yapabilirdim?” suali, vicdanlı benliği daima yoklar.
Ayşenur Ezgi Eygi'ye Allah'tan rahmet dilerim. Ruhu şad olsun.