1991 yılında; 'altyapı' olarak kapitalist ekonomik model, üst yapı olarak demokrasi, kurallara dayalı düzen ve insan hakları zaferi olarak ilan edilmişti. Ancak 2008 yılı küresel ekonomik kriziyle başlayan alt yapıdaki değişim dinamiği; demokrasi, kurallara dayalı dünya düzeni ve insan hakları, yani üst-yapıya yüklenen anlamların sorgulanmasına yol açtı.
Günümüzde bu sorgulama süreci yeni bir boyuta ulaştı: Artık kapitalist model mutlak bir referans noktası olmaktan çıktı, demokrasi çekim merkezi özelliğini yitirdi, kurallara dayalı dünya düzeni geçerliliği tartışmaya açık hale geldi ve insan hakları kavramsal düzeyde kalarak toplumsal gerçeklikten koptu.
Ekonomik, toplumsal, siyasal ve uluslararası ilişkiler boyutlarının yanı sıra; kavramsal, kuramsal ve metodolojik düzeylerde de yeni yaklaşımların geliştirilmesi gereken önemli bir süreçten geçiyoruz.
1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Irak, Kuveyt’i ilhak ederek Basra merkezli küresel petrol düzenini değiştirmeye çalıştı. Ancak ABD liderliğinde oluşan küresel koalisyon, bu girişimi engelleyerek Washington’un küresel hegemonyasını tescilledi. Günümüzde ise İran, Hürmüz Boğazı’ndaki hamleleriyle Irak'ın o dönemki rolünü oynuyor. Fakat 1991’den farklı olarak ABD, bu kez uluslararası desteği arkasına almakta zorlanıyor ve böylece hegemonik pozisyonunu derinlemesine tartışmaya açıyor.
.@turk_politika’dan yine mutlu bir haber var. Alanında fark yaratmaya ve yeni nesil diplomatlarımızı yetiştirmeye devam eden Hocamızı, ekibini ve elbette değerli öğrencilerini candan tebrik ediyorum 👏👏
T.C. Dışişleri Bakanlığı Aday Konsolosluk ve İhtisas Memurluğu (KİM) Sınavına giren 5 öğrencimizin 4’ü sınavı kazandı. Bizleri gururlandıran öğrencilerimizi ve emek veren herkesi tebrik ederiz. 🙏
I. Dünya Savaşı sonrası ABD'nin Milletler Cemiyeti'ne katılmaması, kurumun başarısız olmasına ve bu yüzden II. Dünya Savaşının temelini hazırlamasına neden oldu. Bugün de ABD'nin BM ve NATO gibi kurumları yok sayarak hareket etmesi yine bir paylaşım mücadelesini tetikliyor.
2008 yılı Çin Batı’nın liberal demokrasisi olmadan ekonomik düzeyde başarı hikayesi yazılabileceğini kanıtladı. 2026 yılında İran, -Trump’ın uzlaşı isteği ve İsrail’in sahada yalnızlığı kalıcılılaşırsa- ABD ve İsrail’in salt askeri güçle sonuç değiştirebileceği inancı sarsılacak.
Geçmiş, ölü bir dönem değil konuşursak ve yazarak yaşattığımız bir olgudur. Bu bağlamda II. Dünya Savaşı uyguladığımız 'aktif tarafsızlık politikası' bugün bizzat zamanın ruhu ekseninde yeniden ürettiğimiz bir dönemi sembolize ediyor. Günümüzde bu dönemler Türkiye'nin tarihsel aklını hatırlatıyor; yani ölmedi yaşıyor
ABD, İran’a küredeki birçok bölgeden sadece biri olan Ortadoğu’daki çıkarları ve Çin’le rekabete hazırlık için saldırıyor. İsrail ise İran’a karşı bölgesel güvenlik değil bölgesel yayılmak için saldırgan bir politika benimsiyor. İran ise varlığı için savaşıyor.
Bu süreçte ABD’nin çıkarları konjonktürel, İsrail çıkarları bölgesel, İran’ın çıkarları ise varoluşsaldır. Ve varoluşu için mücadele eden, diğer aktöre göre daha büyük bir bedel ödemeye hazırdır. Uzun boyutlu savaşlarda güçten ziyade hayatiyet belirleyici etmendir.
Bir devletin hafızasını bilmeden bugün ve yarınını bilemeyiz. Osmanlı ilk olarak dini, daha sonra ise etnik boyutta küçüldü ve elinde tutunabileceği bir Anadolu kaldı. Elinde kalan son parçaya tutunan devlet, İran’dan İsrail’e ABD’den Çin’e çıkan tüm bölgesel ve küresel krizlerde sürece taraf olmaktan uzak, çözüm konusunda ise merkezde olması olağandır.
Türkiye günümüzdeki bölgesel ve küresel krizleri engelleyemez. Fakat krizin kendisine tesirini, önceliyici diplomasi ve krizleri yumuşatma adımlarıyla azaltabilir. Bugün de Türkiye bu adımları atmaktadır.
Bugün Türk dış politikasının 2022'de ortaya koyduğu/koyacağı dış politikayı açıkayan yaklaşım olan “Sorunsuz Çember” kavramsallaştırmasını sizlere anlatmaya çalışacağım dostlar. Uzun bir bilgisel olacak
📍Çalışmayı RT ederek daha çok kişiye ulaştırırsanız sevinirim
Başlıyoruz...
Kapasitesi neticesinde İran, İsrail/ABD’yi yenemez, ancak yıpratabilir. İsrail/ABD ise kapasitesi neticesinde yenebilir. Bu süreçte İran’ın ‘yıpratması’ başarıyken, İsrail/ABD’nin rejimi ‘yenmesi’ kayda değer sonuçtur.
Tolerans, bir tarafa karşı verilen ödündür ve yeni ödünlere zemin hazırlar. Uzlaşı ise karşılıklı çıkarlara dayanan bir olgudur. ABD/İsrail İran'a karşı uzlaşı değil tolerans isteğinde olduğu için pirince giderken evdeki bulgurdan da olabilir. Bu coğrafya aç gözlülüğü affetmez.
Veriye anlam veren, otorite tercihimizdir. Otoriteyi Türkiye alırsak bu önlenen saldırı İran topraklarından yapılmışt��r. Otorite olarak Batılı ‘müttefiklerimizi’ alırsak saldırı İran yönetimi tarafından yapılmıştır. Son olarak otoriteyi İran kabul edersek saldırı İran tarafından yapılmamıştır. Bu 3 stratejik muğlalık verileri birbirinden farklı mahiyete büründürüyor. Bu süreçte otorite tercihimiz inanışımızı belirleyecektir.
ABD/İsrail, 'sınırlı' güç ve sivil hassasiyetiyle hedeflerine ulaşamadığı için bugün saldırılarında 'sınır' tanımıyor. Günümüzde sınırı belirleyen, hedefin dayanma gücü, uluslararası kurumların dayattığı ilkeler değil. Bu yüzden küresel boyutta 1945 öncesine yani başa sarıyoruz.
Savaş bitmedi; Trump bugünlük bitti demek zorunda kaldı. Ne kadar ‘öngörülmez lider’ olursanız olun ekonomik çarkta bozulma başlarsa rasyonalizme dönmek kaçınılmaz.