Zeybek... Dünyanın en ağır ve en şatafatlı danslarından. Peki bu dansın kökeni ne? Türkler mi?
Evet, öyle.
Öncelikle Zeybek, ilk başlarda Yunanistan'da özellikle Rodos adasında "Turkikos" olarak bilinmekteydi, yani "Türk" veya "Türk'e ait olan". Alkis Raftis de, Elfleida-Theodore Petrides kardeşler de bu durumu belirtmişlerdir. Ayrıca Rodosluların, Türklere de çok nadiren de olsa "Sayvakikos" dediği tespit edilmiştir. Yunanca'da aslında "b" harfi yoktur, bu harfi genelde "v" olarak telaffuz ederler. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda, Türklere aslında "Saybakikos" yani "Zeybek(ler)" dediklerini söyleyebiliriz. Burada şu soruyu soruyoruz. Bir halk, neden "kendisine ait olan bir dansı" başka bir halka atıfta bulunmak için kullansın ki?
Bir başka konu ise ritim. Zeybek, 9 zamanlı ölçüye sahiptir. Buna kıyasla, 10.000'den fazla dansı olan Yunanların, 9 zamanlı ölçüsü neredeyse yoktur. Hatta bilgili bir Yunan'a 9 zaman ölçülü bir dans sorduğunuzda alacağınız ilk cevap yüksek ihtimalle "Zeibekiko" olacaktır.
Halikarnas Balıkçısı'nı yazan yazarımız Cevat Şakir K. "Zeybek" dansının "Bağ bozumu festivallerinde yapılan bir dans olduğunu ve bundan dolayı kolların havada oynandığını" tüm hayal gücünü zorlayarak uydurmuştur. Evet, uydurmuştur. Çünkü burada bir soru devreye giriyor: "Madem öyle, yazar, zeybeğin ana figürlerinden biri olan diz çökme figürünü nasıl açıklıyor?"
Açıklayamıyor.
Zeybeğin, başta kartal olmak üzere kuşları taklit eden bir dans olduğu konusunda sadece Türk halkbilimciler değil, oyunun karakteristiğini inceleyen yabancı halkbilimciler de söylemektedir. Diz çökme figürü, bir kartalın konmasını veya avını yakalamasını temsil etmektedir. Kolların havada olması ise, kartalın kanatlarını açmasını temsil eder. Kartalın Türk kültüründe önemi ise bilinen bir gerçek. Yine bu yazarımız ve "Bengi" kelimesine bile Yunanca etimoloji bularak hayal gücünün sınırlarını zorlayan Recep Meriç, bu oyunun "Bağ bozumu festivallerinde Dionysus isimli Şarap Tanrısı için oynanan bir oyun olduğunu" ve "Pyrrhic" oyunu olduğunu yazmışlardır. Ancak burada, kendilerini rezil edecek bir noktayı gözden kaçırmışlar. Ksenefon, Anabasis'te Pyrrhic dansının Kotyora'da yapıldığını yazmıştır. Kotyora, bugün yarısı Doğu Karadeniz'de, yarısı Orta Karadeniz'de yer alan Ordu ilimizin eski adı. Ordu ilinde mahalli oyunlar arasında zeybek göreniniz oldu mu?
Yine Pyrrhic dansları arasında en bilineni "Serra" dansıdır. Oyun Trabzon'da oynanır. 7/16'lıktır. Yani 7 zaman ölçülüdür.
Bu bilgilerden yola çıkarak anlayabiliyoruz ki, Pyrrhic denilen danslar HORON tarzındadır.
Horonun ne kadar hızlı olduğunu hepimiz biliriz; zeybeğin ne kadar yavaş olduğunu da biliriz. İkisini bağdaştırmak nasıl bir aklın ürünü, onu bilemiyoruz.
Ancak tam bu noktada, asıl can alıcı noktaya geliyoruz. Pyrrhic dansların Dor kökenli olduğu konusunda Yunan halkbilimciler arasında genel bir kanı vardır. Dorlar, Muğla-Aydın taraflarında yaşıyorlardı.
Pyrrhic dansı yani horon, Kuzey taraflarına göç eden veya sürülen bazı Dorlarla yayıldı. Yani, Dorlar, horon tarzı bir oyun oynuyordu. Yüksek ihtimalle onların torunları da oynadı. Bu da demek oluyor ki, Ege bölgesinde yaşayan, Dorların torunları olan Rumların da asıl oyunları da horon veya benzeri bir oyundu. Zeybeğin onların oyunu olmadığına bir kanıt da budur; çünkü karakter, hız vs. bakımından bu kadar ters oyunların aynı bölgede, aynı halk tarafından yaratılması mümkün değildir. Hele ki söz konusu halkın 9 zamanlı bir ölçüsü neredeyse hiç yokken. Olan oyunlar da başka halklardan geçmedir. Hatta 9 zaman ölçülü horonlar bile Türklerin, Lazların, Ermenilerin vs. etkisiyle oluşmuştur.
Kısacası, Türkler Batı Anadolu'ya geldiklerinde karşılaştıkları, horon tarzı oyunlar oynayan Rumlardı. Zeybeğin kökeni olan oyun, bölgeye Türkler sayesinde geldi. Ege bölgesinde değişti, farklı şekillerde icra edildi ve bugünün zeybek oyunu hâline geldi.
Onu Anadolu'ya getiren ve yaşatan Türklerin, şanlı tarihlerini ve yiğitliklerini anlatan bir destan oldu.
Hadi şimdi buradaki kelimelerin gerçek orijinlerine bakalım mı? Arada Arapça ve Türkçe kelimeleri yürütmeye çalışmış, çok akıllı olduğu için.
Çeyrek: Farsçadır, Orta Asya'da yaşayan Türklerin dillerine de Farsça üzerinden girmiştir.
Dilaver: Farsça. Dil-âvar olarak türemiştir.
Zerafet: Arapça bir kelimedir. Arapça kelimeler, 3 sessiz harften türer, burada türediği harfler de "Zrf"tir. "Zarif" ve "zarf" kelimeleriyle aynı köktendir. Farsça ve Farsçanın lehçelerine Arapçadan geçmiştir.
Kör: Soğdça üzerinden dile girmiştir.
Abdest: Farsça.
Rehber: Farsça. "Rah" Farsça'sa "yol", "bar" ise "getiren-götüren, taşıyan" demektir.
Piyade: "Payadak" kelimesinden direkt geçmiştir. Farsça.
Destek: Destten geliyor. Farsça. Abdest ile aynı.
Dumur: Arapça bir kelimedir. "Dmr" kökeniyle türemiştir. "İncelmek, büzüşmek, zayıflamak" demektir.
Bedel: Arapça "bdl" kökeninden türemiştir. "Karşılık, eşdeğer" anlamlarına gelir.
Hoşaf: Hoş+ab. Farsça. "Tatlı, hoş su"
Sarhoş: Farsça. "Başı hoş/kafası hoş" demek.
Çapraz: Farsça. "Çaprast"tan geliyor.
Tandır: Arapça, "tannur" yani "fırın" kelimesinden geliyor.
Pînekleme: Farsça "pinaki" kelimesinden gelir. "Uyuklamak" demektir. Tavuk kümesi ne alaka?
Serserî: Seraser’den değil, Farsça "sar+sar"dan değil. "Başıboş" demektir.
Bekar: Arapça "Bikr" kelimesinden gelir, "bekâret" kelimesi ile aynı kökten gelir. Bu elemana göre bekâr "işsiz" demekse "bekâret"i nasıl açıklıyor?
Parçalamak: Parkirin kelimesinden gelmiyor, Farsça "pâre" kelimesinden geliyor. "Şekerpâre" kelimesindeki.
Cömert: "Caven-mert" kelimesinden gelir. Farsçadır. "Cesur yaratılışlı, yiğit" demektir.
Suvari: Farsça, "atlı kişi" demektir.
Çarmıh: Yine dile Farsça üzerinden geçmiştir.
Namert: Farsça "Na" olumsuzluk öneki ile "mert" kelimesinin birleşmesinden gelir. "Cesur olmayan" demektir.
Hunhar: Farsça, "kan" ve "yiyen" anlamında iki kelimenin birleşmesinden ortaya çıkmıştır.
Sebze: Farsça "yeşillik, ot" anlamına gelen "sabz" kelimesinden gelir.
Şirin: Farsçada "süt" anlamına gelen "şîr" kelimesinden gelir. "Süt gibi" demektir.
Sehpa: Gerçekten de "üç ayaklı" demektir. Ancak Orta Farsçadan geçmiştir, Türkçe ilk kaynaklarda "sipay" olarak geçer.
Sahtekar: Farsça "sahtan" yani "uydurma" kelimesinden türeyen "sahta" kelimesinden gelir.
Kalpazan: Arapçada "qalb" "bozuk" demektir. Farsçada "zan" "vuran/darp eden" demektir. İki kelime Farsçada türetilmiştir, "bozuk (yasak) para basan" demektir.
Göç: Eski Türkçe "kalkıp gitmek/taşınmak" anlamında "köç-" kelimesinden gelir. Tüm Türk dillerinde bulunmaktadır.
Göçer: Eski Türkçeden gelen "göç" kelimesiyle Türkçe fiilden isim yapım eki olan "-r, -ar, -ir" sonekiyle türemiştir. Dil olduğunu iddia ettiğiniz lehçede böyle bir sonek var mı? Varsa ne anlamda? Yoksa sondaki "-r" sonekini nasıl açıklıyorsunuz, başka örnek verebilir misiniz?
Levent: Direkt alınmıştır evet, ama Farsçadan. "Lavand" yani "başıboş gezen, işsiz" demektir.
Tenha: Farsça "tanha" yani "yalnız kişi" kelimesinden gelir.
Kültürünüz yok, ülkeniz yok, "bari bize ait bir şeyler olsun" diye çırpınmanızı anlıyorum ama bari dil çalmayın, kelimelere köken uydurmaya çalışmayın. Bu şekilde çok aciz ve ezik duruyorsunuz. Ya da zaten öyle misiniz?
Türkçe gerçekten çok orjinal ve sade bir dil gelin birlikte biraz inceleyelim:
Çeyrek: Çar û Yek (Dörtte Bir)
Dilaver: Dilawer yani cesur yürekli
Zerafet: Ziravdan gelir incelik demek
Kör: Kor, ko Kürtçe’de körelmek demek
Abdest: Avdest ele dökülen su
Rehber: Rêber yol gösteren
Piyade: Pî’den geliyor ayaktan
Destek: Dest’ten geliyor
Dumur: Du caran mir esası
Bedel: Berdêl’den gelir
Hoşav: Xweşav’dan gelir
Sarhoş: Serxweş’ten gelir
Çapraz: Çep û Rast
Tandır: Tendur Tenî ve Dû kelimesinden gelir
Pînekleme: Pîn’den gelir yani tavuk kümesi
Serserî: Seraser’den gelir yani yüzeysel
Bekar: Bêkar’dan gelir işsiz
Peşin: Pêşî’den gelir önceden verilen
Parçalamak: Parkirin kelimesinden geliyor
Cömert: Camêrd yani iyi adam demektir
Suvari: Suwar’dan gelir direkt alınmıştır
Çarmıh: Çar Mıx’tan gelir Dört Çivi yani
Namert: Ne Mêr’den gelir adam olmayan
Hunhar: Xwîn Xwar’dan gelir
Sebze: Sewz’den gelir. Soranca’da sewz yeşil sewze yeşillik demektir
Şirin: Direkt alınmıştır Şêrîn’dir orjinali
Sehpa: Sê pê’den gelir, üç ayaklı demek
Sahtekar: Sexte-Kar’dan gelir, sahte iş yapan anlamına gelir
Kalpazan: Qelp sahte demektir, Qelpezan yani sahteyi bilen demektir
Göç: Koç’tan direkt alınmıştır.
Göçer: Koçer’den direkt alınmıştır.
Levent: direkt alınmıştır, Lewend yani yakışıklı demektir
Tenha: Tenê’den gelir Soranice Tenya yalnız olan demektir
Günlük hayatta kullanılan yüzlerce kelime direkt Kürtçe’den araklanmıştır. Bu asimilasyon falan değil resmen başka bir dile çökme olayıdır. Ki Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca, İngilizce, Latince vd. girersek geriye ne kalır siz düşünün.
Devamı gelecektir..
@Buke_t Köyle alakası yok, şehirde yaşayanlarda da böyledir.
Ha senin gibi anne babama davetiye gönderecek kadar dejenere olmak yerine köylü olmayı tercih ederiz zaten.
Bu "bizim gelenek görenek"lerimiz değil Anadolu'nun neredeyse her yerinde olan bir gelenek görenek. Edirne'den tut Iğdır'a her yerde bu gelenekle karşılaşabilirsin.
Anne-babaya davetiye gönderilen bir düğün görmedim, çünkü ana baba zaten düğüne az veya çok katkıda bulunur. Düğünün bir bakıma "sahipleri" onlardır, düğüne gelen çoğu kişi de annen-baban sayesinde tanıdıklarındır.
"Senin" gelenek göreneklerin bizim halka ait değil gibi duruyor daha çok. Gelenek-görenekleri öğretmek için kurulan bir sayfaya gelenek-görenek öğretmeye de kalkma bir daha lütfen.
@asuuym Bana saldırmana gerek yok, gelenekler bu şekilde. Zaten sen bu kafayla düzgün bir yuva kuramazsın, evlenip de kimsenin başını yakma, kuşak falan da takmana gerek kalmaz.
Kırmızı kuşak gelinin bekâretini simgelemez. Albastı'dan korunuşu simgeler. Kadının yüzüne örtülen duvak da bundan dolayı kırmızıdır. Kadın doğum yapınca da başına kırmızı kurdele bağlanır, o da mı bekaretle alakalı?
@asuuym Beyaz gelinlik saflık, masumiyet ve evliliğe ilk adımı, kırmızı kuşak ise gelinin bekâretini simgeler.
Kuşak, baba ya da erkek kardeş tarafından bağlanır, bu da ailenin, gelini yeni ailesine onurla teslim ettiğini ifade eder.
Ailenin onuru ve namusun yoksa takmana gerek yok.
Giydiğiniz ve hayalini kurduğunuz Avrupa tarzı gelinlikler kefen gibi beyaz, anlamı ise "masumluk, saflık ve temizlik, dokunulmamışlık", yani bekaret inancının ta kendisi. Eleştirecek gelenek arıyorsanız oradan başlayın, çünkü kırmızı kuşağın bekaret ile bir alakası yok.
Yörede bu başlıklara "Gelin Çalısı" derler, son örnekleri de Karaburun'dadır. 1980'lere kadar gayet yaygın olmasına rağmen 1980'lerden sonra kullanımı maalesef düşmüştür.
Yörenin asıl geleneğinde sadece gelin başlığı değil, gelinin kıyafeti ve hatta damat giysileri bile çiçeklidir. Bunların da ötesinde; gelinin nedimeleri, kız kardeşleri veya yengeleri bile (gelinin görkemini geçmeyecek şekilde) süslenir ve çiçeklere bürünür.
Hangi mevsimdelerse, hangi çiçekler tazeyse gelinin başına o çiçekler takılır. Gelinin duvağına da ayrıca motifler işlenir. Bu motifleri genellikle gelinin başındaki çiçeklerle uyumlu işlemeye çalışırlar. İşlenen motifler 4 çeşittir, "Albur, Dallı, Çiçekli, Tepesi Güllü". Gelin baştan aşağı çiçeklerle donatıldıktan sonra odanın baş köşesine oturur. Kıpırdamaz, gülmez, yanına kimse de oturmaz, yakınında oturmak isteyen de ondan daha alçakta kalacak şekilde oturmalıdır; çünkü o, "Hayat Ağacı"nın temsilcisidir artık.
Gülnar Hatun, 731 yılında, Türkmenistan'ın Merv kentinde dünyaya geldiğine inanılan bir Türk kadınıdır. Soylu bir ailede dünyaya geldiği için okumayı ve yazmayı bilirdi, eğitimliydi. Dik duran, inatçı bir kız olarak yetişti.
O dönemler Emevî devletinin son dönemleriydi ve baskı arşa çıkmıştı. Gülnar'ın doğduğu yer de Emevî kontrolündeydi. Ancak bir sorun vardı, Emevîler bu dönemde Merv dolaylarında binlerce yasak koymuştu. Kadınlar gözleri dışında her yerlerini kapatmadan dolaşamıyor, Türkçe konuşmalarına izin verilmiyor; birlik ve dayanışmanın hakim olduğu Türk kültürüne çok ters düşecek şekilde, kadın ve erkeklerin bir araya gelmesine izin verilmiyordu. Dans etmeyi, eğlenceyi, çalgıyı çok seven Türklerin; dansları, eğlenceleri, türküleri ve çalgıları da yasaklanmıştı. Gülnar bunları bir yere kadar sineye çekebildi, tâ ki babası Emevîler tarafından öldürülene kadar. Babasının ölümüyle yıkılan Gülnar tam toparlanacaktı ki Gülnar'ın nişanlısı da öldürüldü. Gülnar bir yemin verdi; boyun eğmeyecekti, dik duracaktı. Gerekirse diğer soydaşlarına da dik durmaları için öncülük edecekti. Dediğini de yaptı, soydaşlarına öncülük etti. Çünkü onun kültüründe, kadın, öncülük de edebilirdi. Gülnar ve soydaşları, bir yola çıktı. Bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuktu bu, hiç durmadan yürüyen Türklerin yolculuğuydu. İran'ı aşarak, Anadolu'ya kadar geldiler. Adana-Mersin dolaylarına yerleştiler. O dönemde Abbasiler kurulmuş, o dolaylara hakim olmuşlardı. Gülnar, bu topraklara yerleşse de Abbasilerin hakimiyetini de kabul etmedi. Abbasilere karşı savaştı, savaşın başında olanlardan biri de oydu ve Gülnar Hatun artık "Büyük Ece" olmuştu. 769 senesinde Gülek Boğazı'nda kültürü, benliği için savaşırken öldü Gülnar Ece. Ancak artık bir kahramandı o, onun izini takip edip peşinden geleceklerin, ve hatta onu bile aşıp Balkanlara kadar gidecek olanların; durmadan, yorulmadan ve usanmadan yürüyenlerin koruyucu ruhu, anası, ecesiydi. Yani "Yörük"lerin...
Gülnar Hatun'un izini takip eden; bıkmadan, usanmadan, soluksuzca yürüyenlerin, Anadolu ve Balkan Türklüğünün yapı taşı olan Yörüklerimizin, Yörükler Günü kutlu olsun!
Gülnar Hatun, 731 yılında, Türkmenistan'ın Merv kentinde dünyaya geldiğine inanılan bir Türk kadınıdır. Soylu bir ailede dünyaya geldiği için okumayı ve yazmayı bilirdi, eğitimliydi. Dik duran, inatçı bir kız olarak yetişti.
O dönemler Emevî devletinin son dönemleriydi ve baskı arşa çıkmıştı. Gülnar'ın doğduğu yer de Emevî kontrolündeydi. Ancak bir sorun vardı, Emevîler bu dönemde Merv dolaylarında binlerce yasak koymuştu. Kadınlar gözleri dışında her yerlerini kapatmadan dolaşamıyor, Türkçe konuşmalarına izin verilmiyor; birlik ve dayanışmanın hakim olduğu Türk kültürüne çok ters düşecek şekilde, kadın ve erkeklerin bir araya gelmesine izin verilmiyordu. Dans etmeyi, eğlenceyi, çalgıyı çok seven Türklerin; dansları, eğlenceleri, türküleri ve çalgıları da yasaklanmıştı. Gülnar bunları bir yere kadar sineye çekebildi, tâ ki babası Emevîler tarafından öldürülene kadar. Babasının ölümüyle yıkılan Gülnar tam toparlanacaktı ki Gülnar'ın nişanlısı da öldürüldü. Gülnar bir yemin verdi; boyun eğmeyecekti, dik duracaktı. Gerekirse diğer soydaşlarına da dik durmaları için öncülük edecekti. Dediğini de yaptı, soydaşlarına öncülük etti. Çünkü onun kültüründe, kadın, öncülük de edebilirdi. Gülnar ve soydaşları, bir yola çıktı. Bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuktu bu, hiç durmadan yürüyen Türklerin yolculuğuydu. İran'ı aşarak, Anadolu'ya kadar geldiler. Adana-Mersin dolaylarına yerleştiler. O dönemde Abbasiler kurulmuş, o dolaylara hakim olmuşlardı. Gülnar, bu topraklara yerleşse de Abbasilerin hakimiyetini de kabul etmedi. Abbasilere karşı savaştı, savaşın başında olanlardan biri de oydu ve Gülnar Hatun artık "Büyük Ece" olmuştu. 769 senesinde Gülek Boğazı'nda kültürü, benliği için savaşırken öldü Gülnar Ece. Ancak artık bir kahramandı o, onun izini takip edip peşinden geleceklerin, ve hatta onu bile aşıp Balkanlara kadar gidecek olanların; durmadan, yorulmadan ve usanmadan yürüyenlerin koruyucu ruhu, anası, ecesiydi. Yani "Yörük"lerin...
Gülnar Hatun'un izini takip eden; bıkmadan, usanmadan, soluksuzca yürüyenlerin, Anadolu ve Balkan Türklüğünün yapı taşı olan Yörüklerimizin, Yörükler Günü kutlu olsun!
@privinyo @gracecilikkkk Tamamdır cahil kardeşim, bundan sonra çeneni her yerde açma malum kafanın içi boş olduğundan çıkan ses de baş ağrısı yapan türden oluyor.
@privinyo @gracecilikkkk İzmir'in ana dansı olan zeybek oyununun bir Yörük oyunu olduğunu bilmeden, cahil cesareti ile, utanmadan şunu yazman... Lütfen gidip biraz tarih oku, çeneni de her yerde açma.