Halk inançlarında güneş ve ay tutulmalarının sebebi; kötü ruhların veya yelbegen/celbegen adı verilen yedi başlı devlerin ayı veya güneşi zapt etmeye ve onları yemeye çalışmasıdır. Bu durumda güneş ve ayı kurtarmak, onlara musallat olan kara iyeleri korkutup kaçırmak için halk sokağa dökülür; boş tenekelere vurulur, davul çalınır ve havaya silahla ateş edilerek gürültü çıkarılır.
Hıdırellez gününde ve gecesinde insanların doğanın uyanışını kutlamak, şifa, bereket ve kısmet bulmak amacıyla gerçekleştirdiği ritüeller oldukça çeşitlidir.
Geceleyin gül ağacının dibine veya dallarına ev, araba ve beşik gibi dileklerin sembolleri yerleştirilir, deniz kenarlarında kumsallara şekiller çizilir ve niyet çömleğine takılar atılarak ertesi sabah maniler eşliğinde geri alınır. Haneye bereketi çekmek için pencerelerin önüne para bırakılır, cüzdanların ve kilerlerin ağzı açık tutulur, sabah güneş doğmadan toplanan çiğ taneleriyle şifa niyetine yoğurt veya hamur mayalanır. İnsanlar, hastalıklardan ve günahlardan arınmak inancıyla yakılan ateşin üzerinden üç kez atlar, sabah erkenden deniz veya akarsu kenarlarına giderek yıkanır ve yeşillik alanlara kurulan salıncaklarda sallanırlar. Bayramın uğurunu ve bereketini bozmamak adına o gün ev süpürmek veya iş yapmak gibi eylemlerden kesinlikle kaçınılırken; yöre halkı zengin fakir ayrımı gözetmeksizin doğada kurulan ortak sofralarda hazırlanan yiyecekleri hep birlikte paylaşır, türbeleri ziyaret ederek adaklar adarlar.
Kurt Ağzı Bağlama Geleneği
Kaybolan ve gece dışarıda kalan hayvanların kurtlar tarafından parçalanmasını önlemek için kurtağzı bağlama işlemi yapılır. Bu işlemde genellikle bir hoca tarafından okunan dualar eşliğinde bir bıçağın ağzı kapatılır ve böylece kurdun da ağzının bağlandığına, kaybolan hayvana zarar veremeyeceğine inanılır.
Kaybolan hayvan sağ salim bulunup getirildiğinde ise, kurdun açlıktan ölmesini engellemek için hocanın kapattığı bıçağın ağzı mutlaka tekrar açılır.
Kırk Basması ve Kırklama Ritüelleri:
Halk arasında doğumdan sonraki kırk gün içinde anne ve bebeğin çeşitli nesnelerden veya durumlardan olumsuz etkilenebileceğine, yani kırk basacağına inanılır. Örneğin; kırkı çıkmadan lohusa evine et sokulursa çocuğa kırk basacağına inanıldığı için eve etin girmesi mecburi ise önce çocuk kapıya çıkarılır, et içeri alındıktan sonra çocuk etin üzerinden geçirilerek eve sokulur.
Kırk basmasını önlemek ve bu kritik süreci manevi manada temizlenerek bitirmek için kırklama ritüeli yapılır. Bu ritüelde genellikle dereden toplanan kırk adet küçük taş, altın bir yüzük veya gümüş gibi nesneler bir kaba atılır ve bu suyla önce bebek, ardından anne yıkanır. Yıkanılan bu suyun daha sonra ayak basılmayan, temiz bir yere dökülmesine özen gösterilir.
Eski Türk kozmolojisinde yeryüzünün doğrudan suların altındaki bir balığın, bazen de kaplumbağa veya kurbağanın, sırtında durduğuna inanılırdı.
Bu devasa kozmik balık, göğün merkezindeki Kutup Yıldızı'na yani Demir Kazık'a zincirlerle bağlı olarak tasavvur edilir.
İnanışa göre bu balık zincirlerinden kurtulmaya çalışıp başını eğerse veya kımıldarsa yeryüzünde devasa tufanlar ve depremler meydana gelir.
Anadolu halk inançlarında köpek ve çakal gibi hayvanların acı ve uzun şekilde uluması görünmez tehlikelerin ya da o çevrede yakın zamanda yaşanacak bir ölüm olayının habercisi sayılarak tekin kabul edilmez.
Doğu Karadeniz'de, özellikle Sürmene ve çevresinde çakal uluması duyulduğunda bu sesin getireceği uğursuzluktan korunmak amacıyla ayakkabılar çıkarılarak ters çevrilir. Aynı bölgede uygulanan bir başka yöntemde ise, çirkin ve bed sesin ölüme sebep olacağı inancıyla evin döşemesine "kara bıçak bağrına tas!" denilerek bir bıçak saplanır.
Türklerde göğe kurban edilen hayvanlarla yeraltına kurban edilen hayvanların renkleri arasında bariz farklılıklar göze çarpar. Göksel ruhlara yahut tanrılara verilen kurbanlar genellikle ak veya sarı renkte olurken yeraltına verilen kurbanlar kara olur. Kıday-Bahsı için özellikle kara donlu at kesilmesi bunun bir örneğidir. Aynı durum Erlik için de geçerlidir. Erlik'e kurban verileceği zaman hem kara renkli hem de sakat veya çelimsiz hayvanlar seçilir. Bu durum göksel dünya ve yeraltı dünyası arasındaki zıtlığın en güzel yansımalarından biridir.
Kıday-Bahsı, unutulan ata zanaatına dikkat çekmek için demircilerin torunlarına bazen ağır bir hastalık musallat eder. Bu durumda zanaatkar, kam aracılığıyla ona kara donlu bir at kurban ederek zanaatını sürdürür ve hastalıktan ancak bu şekilde kurtulur.
Kıday-Bahsı, unutulan ata zanaatına dikkat çekmek için demircilerin torunlarına bazen ağır bir hastalık musallat eder. Bu durumda zanaatkar, kam aracılığıyla ona kara donlu bir at kurban ederek zanaatını sürdürür ve hastalıktan ancak bu şekilde kurtulur.
Yakutlarda kamlık ile demircilik zanaatı birbirine sıkı sıkıya bağlı kabul edilir ve bu iki meslek erbabının aynı yuvadan çıktığına inanılır. Demirciler, tıpkı kamlar gibi doğaüstü güçlerle iletişim kurabilen ve saygı duyulan mistik bir figür olarak görülmüştür.
Demircilerin ve kamların koruyucu ruhu, yerin altında yaşayan Kıday-Bahsı adlı iyedir. İnanışa göre insanlar, demircilik sanatını ve kamlama yeteneğini ilk defa bu ruhani varlıktan öğrenmişlerdir.
Kaşgarlı Mahmud'un aktardığı "kök temür kerü turmas" atasözü de bu inancın doğrudan bir yansımasıdır. Demirin dokunduğu her şeyi yaralayacağı düşüncesi, madene duyulan saygının ve onun cezalandırıcı gücüne olan derin inancın bir göstergesidir.
Demir, Türk kültüründe ulu ve kutsal bir madde sayıldığı için kılıç üzerine yemin etme geleneği son derece yaygın bir hukuki ve mistik uygulamadır. Ögel'in aktardığına göre çeşitli Türk boylarında ant içileceği zaman kılıç kınından çıkarılıp yanlamasına yere konulur. +
Kılıç üzerine yemin edilirken "Bu kök kirsün, kızıl çıksun" ifadesi kullanılırdı. Bu söz, yemin bozulduğu takdirde gök renkli demirin kişinin kanına bulanarak kızıl renkte çıkmasını ve demirin intikam almasını ifade eden caydırıcı bir bedduadır.
Kemiğin ateşte kızarmasıyla ortaya çıkan çizgiler düz bir doğrultuda ilerliyorsa bu, yolun açık ve girişilen işin hayırlı olacağına işaret sayılır. Çizgilerin eğri büğrü olması veya kemikte delikler oluşması ise, tehlike ve engellerin habercisi olarak yorumlanır.
Türk toplulukları verecekleri kararın sonucunu öğrenmek ya da gelecekten haber almak için çeşitli fallara başvurmuştur. Bunlardan biri de kürek falıdır. Kamlar veya falcılar, genellikle koç veya geyik kürek kemiğini ateşe tutarak üzerinde oluşan çatlakları okurlar.
Ayrıca Türkler, suyun Tanrının yüzünü gördüğüne ve bu nedenle de derin bir kozmik bilgiye sahip olduğuna inanmıştır. Kutsal bir varlık ve dünyalar arası bir sınır kabul edilen su, kirletilmekten ve saygısızlıktan kesin kurallarla korunur.
Eski Türk inançlarında su, yalnızca fiziksel bir madde değildir. Ruhu, hafızası ve kişiliği olan canlı bir varlık olarak tasavvur edilir. Bu animistik anlayışın bir sonucu olarak, tıpkı insanlar ve bitkiler gibi suların da bir ömrü olduğuna ve yaşlandığına inanılır. +
Dede Korkut hikayelerinde sulara doğrudan canlı bir varlık gibi hitap edilirken "akıntılı görklü suyun karımasın" şeklinde dualar edilmiştir. Buradaki karıma ifadesi, suyun yaşlanması; yani yavaşlaması, kuruması ve zamanla çekilerek yok olması anlamında kullanılmıştır. +