Tütünümüz vardı, Tütünbank açıldı, Pancarımız vardı, Şekerbank açıldı, Pamuğumuz vardı, Pamukbank, Madenimiz vardı, Etibank açıldı, Kumaşımız vardı, Sümerbank açıldı.
Şimdi ne tütün ne pamuk ne pancar ne maden kaldı. Hepsin son 15 yılda yabancılara sattılar. Satmakla yetinmediler, bir de bunları dışarıdan getirmeye başladılar. Bunları yapanlara alk tuttular, beka deyip duacı oldular.
Anayasa mahkemesinin ışıkları yanığında “ halkın iradesine darbe” , ama bir partiye yasada olmamasına rağmen ve yasaya aykırı olarak mutlak butlan “iradeye darbe “ değil öyle mi ?
Şimdi anladık mı Kılıçdaroğlu'nun niye dün konuştuğunu.
Demek ki mutlak butlan kararı çıkacağını da biliyormuş.
Hiç utanmadan gelip o koltuğa oturur mu?
Emin olun oturur.
Kifayetsiz muhterisler topluluğu...
Herhangi bir partinin YSK ile onanmış kurultayı, 2 yıl sonra “mutlak butlan” ile iptal edilebiliyorsa, mühürsüz pusulaların kabul edildiği 2017 referandumu da iptal edilebilir demektir!
Cumhuriyet Halk Partimizle ilgili mutlak butlan kararı verilmiş olması; Türkiye’de hukukun, demokrasinin ve millet iradesinin nasıl ağır bir baskı altında bırakıldığının en açık göstergelerinden biridir.
Üstelik burada en dikkat çekici ve en vahim noktalardan biri şudur… Henüz ceza davaları sonuçlanmamışken, mahkemenin fiilen “seçime hile karıştırıldığı” yönünde bir kanaat ortaya koyması; ceza mahkemesinin yerine geçerek hüküm tesis etmesi anlamına gelmektedir. Oysa hukuk devletinde hiç kimse, hiçbir kurum; kesinleşmemiş bir yargılama sürecinin yerine geçemez.
Anayasa’nın 79. maddesi açıktır. Seçimlerin yönetimi ve denetimi Yüksek Seçim Kurulu’nun yetkisindedir ve YSK kararları kesindir.
Seçim süreçlerinin yönetimi ve siyasi partilerin kongre iradesi konusunda yetkinin hangi kurumlarda olduğu anayasamızda da açıkça belirtilmiştir. İl ve ilçe seçim kurullarının görev ve yetkileri ortadayken bu sınırlar aşılamaz.
Elbette ortada bir yargı kararı vardır ve hukuk devletinde hiçbir karar yok sayılmaz. Ancak hukuki süreçler; siyasi partileri zayıflatmanın, bölmenin ya da tasfiye etmenin aracı hâline de getirilemez.
Amaç; Cumhuriyet Halk Partisi’ni kendi içinde tartışmaların içine çekmek, birlik duygusunu zedelemek ve Türkiye’nin ana muhalefetini etkisiz hâle getirmektir.
Böyle bir sürecin Türkiye’ye hiçbir faydası yoktur. Tam tersine bu tablo; toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir, siyasete olan güveni zayıflatır ve yalnızca iktidarın ekmeğine yağ sürer.
Bu nedenle yapılması gereken; gerilimi büyütmek değil, aklıselimle hareket ederek partinin kendi iradesiyle 1-2 ay içerisinde kongre kararı alacağını açıklaması ve süreci demokratik teamüller içerisinde işletmesidir.
Bu süreci birlik ve beraberlik içerisinde, sükûnetle atlatmak; bize umudunu bağlamış milyonlarca insana karşı en büyük sorumluluğumuzdur. Ben dahil bu sorumluluktan hiçbirimiz kaçamayız.
Bu süreçte birlik ve beraberliğimize zarar verecek tutum ve söylemlerden özellikle kaçınmak gerekmektedir. Aksi takdirde bu kararları alanlar ve bu tartışmaları büyütmek isteyenler amaçlarına ulaşmış olacaktır.
Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal tablo ortadayken, iktidarın önümüzdeki dönemde baskın seçim dahil her türlü siyasi hamleyi gündeme getirme ihtimalinin de oldukça yüksek olduğu unutulmamalıdır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; sadece Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi içinde kenetlenmesi değildir. Türkiye’nin demokrasiye, hukuka ve millet iradesine inanan tüm muhalefet kesimlerinin ortak akıl ve ortak vicdanda bir araya gelmesidir.
Herkes Mansur Yavaş'ı yerden yere vuruyor ama kimse dönüp de bu adam ne yapmaya çalışıyor dememiş yani. Yavaş, öyle rüzgara göre yön değiştiren bir siyasetçi değil. Adamda devlet adamı kumaşı var. Sükuneti de oradan geliyor. Yargının siyasallaştırıldığı bir ortamda, CHP'nin kendi içindeki kavgayla yok olmasını engellemeye çalışıyor adam. Partinin hukuk dışı bir karara maruz kalması- Yavaş buna hukukun yetki aşımı diyor çünkü adam hukukçu aynı zamanda-karşısında gereksiz bir kargaşanın içine sürüklenip provokasyonlara gelmek yerine diyor ki ...Madem yargı sopasıyla meşruiyetimiz sorgulanıyor. Biz de gider sandığı koyarız. Tıpkı İBB seçimlerinde yaptığımız gibi. Şu anki yönetim tekrar seçilip meşruiyetini tazeler diyor . Yanlış mı diyor adam?
CHP’ye mutlak butlan kararı çıkmasının ardından, Muharrem İnce’nin Kemal Kılıçdaroğlu için yıllar önce söyledikleri gündem oldu.
"Kim sarayın adamı, kim sarayla mücadele ediyor bunu zaman içerisinde anlarsınız…"
Bilgi Üniversitesi farklı ve özgün bir vizyonla, bir akademisyenler grubunun öncülüğünde sol liberal kültürün baskın karakteriyle kurulmuştu. İlk kurulduğu yer olan Kuştepe’de mahallede yerleşik Roman halkın öğrencilerle kucaklaşması bakımından da bilinen kalıpları yıkıyordu; okulda konuşulan, konuşturulan konular bakımından da. Üniversitelerde baş örtüsü yasaklandığında talimatlara uymayıp öğrencilere kapısını açmış, yine bir kapatma tehdidiyle dizginlenmişti. Santral’e taşındığında bir festivaller cennetine dönüşmüş, bu kez de üniversitelerde bira ve içki yasağı konusunu ülke gündemine taşımıştı. İçinde müzesi, üniversiteye ait resim koleksiyonu olan bir üniversiteydi.
Kanımca bir “vaha” gibiydi.
Elden ele değişen yönetim ve sahipler onu ilk vizyonundan kopardı; idari bakımdan çürüttü. Yıllardır içeriden, dışarıdan her türlü baskı ve bozgunculuğa karşı karakteri ve kurum kültürüyle, akademisyenlerinin aidiyeti ve sorumluluk duygusuyla ayakta kalmaya çalışıyordu.
Onu kapatarak yok etmek yerine yeniden ayağa kaldırmak; ona bir nefes verip yeniden diriltmek ülkemiz için bir kazanç olurdu. Tıpkı öncekiler gibi onun öğrencileri ve akademisyenleri de farklı kurumlara dağıtılacak. Bir şekilde zaman içerisinde kriz çözülecek. Önceki tecrübelerde görüldüğü üzere bu dosya da ilk andaki tepkiselliğin zamanla yok oluşuyla kapanacak.
Ancak, bir daha Türkiye’de böyle bir vizyon hayata geçirilebilir mi bilemiyorum. Ben de kuruluşundan itibaren 10 yıl bu kuruma emek vermiş bir akademisyen olarak eski Üniversiteme reva görülen bu muamele karşısında çok üzgünüm.
Bilgi Üniversitesi kapatılmamalıydı; aksine yeniden yaşama döndürülmesi için nefes verilmeliydi. Çok ama çok yazık oldu😔
Hala şoktayım.
Cumhurbaşkanı gece kararnamesiyle Bilgi Üniversitesi'ni kapatmış öğrenciler Mimar Sinan'a aktarılacakmış.
Mutlak butlandan sonra yaşadığım ikinci şok buydu.
Sanki otobüsten otobüse yolcu aktarıyor mübarek.
Ya Allah aşkına artık bu ucube düzeni kapatın!
İzmir'de bir müteahhit, emekli generalin oğlunu öldürmüş olay yeri inceleme polisleri cinayeti intihar gibi göstermek için delil karartmış, adli tıp intihar raporu düzenlemiş, savcı dosyayı kapatmış.
Emekli general oğlunun cinayetini ortaya çıkarmak 8 yıl uğraşmış. Polisler delil karartmaktan yargılanıyor. Adli tıp raporu yeniden hazırlandı ve intihar değil cinayet olduğu ortaya çıktı.
Kıçı kırık bir müteahhit polisi savcıyı adli tıbbı bağlamış. Paşa çocuğuna bunu yapan sıradan anadolu insanına neler yapmaz. Yargı ve emniyet bu kadar yozlaşmamalıydı. Bir devletin dini adalettir. Parası ve adamı olanın cinayet örtbas edebildiği bir ülke olmamalıyız.
Mansur Yavaş;
"Yapılabilecek en erken seçimi çok büyük farkla kazanıp, Milli Eğitim başta olmak üzere Türkiye'yi eski ayarlarına döndüreceğiz
Türkiye'nin çöken kurumlarını ayağa kaldırıp, Cumhuriyet ayarlarına döndüreceğiz
Bu güzel vatanı bize emanet edenlere borcumuz var"👌
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş:
• Siz bu ülkede Melih Gökçek ve ailesini yargılamadan asla hukuktan bahsedemezsiniz. Verdiğimiz dosyalar ortada.
• O da yetmedi, geçtiğimiz günlerde Danıştay’dan oy birliği ile Gökçek’in yargılanması kararı çıktı.
• Hâlâ belediyeye müfettiş gelmedi. Bazı dosyalar var, zamanaşımına uğrasın diye bekliyorlar.
• Sayın Erdoğan, 1994’te seçildikten sonra Ekrem Başkan’a yapılan suçlamaların çok daha ağırları kendisine yapıldı. Ama kendisi 1 gün bile tutuklanmadı.
• Belediye Meclisi’nde de çoğunluğu yoktu ama Meclis üyeleri, “İstanbul halkı Refah Partisi’ni seçti” deyip Refah Partisi’nin gösterdiği adayı seçti.
• O günkü olgunluk bugün yok.
• Bugün Yeniden Refah Partili, Saadet Partili kim varsa transfer ediliyor. Onlarda da neredeyse belediye kalmadı.
• Yerel demokrasiye kast ediliyor. Yerel demokrasi olmadan demokrasi olmaz.
#madenişçileri kaç gündür ordalar ve ela Rümeysa cebeci kadar gündem olmadılar işte Türk milletinn geldiği noktanın özetidr bu bir yanda evine ekmek götüremeyen babanın gözyaşları biri uyusutucu partilerinde gezen hangisi TT bilin bakalım utanıyorum sizinle aynı havayı solumaktan
İstanbul Boğazı’nın kalbinde, Anadolu Kavağı’nda bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı haberi; Güneydoğu’da NATO Müşterek Kolordu Karargâhı planının hemen ardından gündeme geldi.
Buna, iki gün önce Boğaz yaklaşma sularında 1.500.000 varil ham petrol taşıyan Türk sahipli bir tankere, Ukrayna taktik ve teknikleriyle örtüşen insansız hava ve deniz araçlarıyla müdahale edilmesi eklendi.
Aynı dönemde küresel finansın en büyük aktörlerinden BlackRock’un Ankara ziyareti de tabloyu tamamlıyor.
Tüm bu gelişmeler, birbirinden bağımsız değil; aksine aynı jeopolitik baskı hattının parçaları olarak görülmelidir.
İran-ABD-İsrail çatışmaları sürerken ve İran sahada direnç göstermeye devam ederken, Türkiye’nin Karadeniz’de Rusya’yı doğrudan karşısına alabilecek bir NATO deniz unsurunu İstanbul Boğazı girişine konuşlandırması, stratejik denge açısından son derece riskli bir adımdır.
Bu hamle, sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi ve ekonomik sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Dört yılı aşkın süredir devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı boyunca Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin 19. maddesini uygulayarak dengeli ve tarafsız bir politika izlemeyi başarmıştı.
Bugün ise bu dengeyi zedeleyebilecek bir kararın gündeme gelmesi ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Türkiye bu kararı hangi koşullar altında almıştır? Yoğun bir dış baskı mı söz konusudur?
Yoksa ülke, NATO’nun bölgesel hamlelerinde ön cepheye sürülen bir araç haline mi getirilmektedir?
Daha da önemlisi; bu adım, Karadeniz’de başta Romanya olmak üzere bazı aktörlerin oldubittilerine ve olası “sahte bayrak” senaryolarına zemin hazırlayacak bir sürecin kapısını mı aralamaktadır?
Bu soruların cevabı, yalnızca bugünü değil, Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki jeopolitik konumunu da belirleyecektir.
İran, ABD&İsrail Savaşın dördüncü haftasına girerken, ABD–İran geriliminin perde arkasını; sadece askeri değil, finansal ve stratejik boyutlarıyla masaya yatırdık.
Trump’ın 48 saatlik tehditlerinden “müzakere” söylemine ani dönüşü tesadüf mü?
Yoksa 40 trilyon dolarlık borç yükü ve tahvil piyasasındaki sarsıntı mı geri adım attırdı?
Körfez’de enerji tesisleri hedef alınırsa ne olur?
İran’ın desalinasyon sistemlerini vurma tehdidi, bölgeyi susuzluk ve kitlesel göçe mi sürükler?
ABD’nin mühimmat tüketimi alarm veriyor:
Tomahawk, JASSM, THAAD… stoklar eriyor, üretim yetersiz.
Ve en kritik soru:
ABD–İsrail cephesi İran’ı yanlış mı okudu?
Bu programda; savaşın askeri yüzünün ötesine geçip finans, enerji, tarih ve stratejiyi tek bir resimde birleştirdik.
Bu sadece bir savaş değil, küresel düzenin kırılma anı.
ABD'nin hesapsız İran macerası yükünü kaldırması kolay değil.
https://t.co/Za2fNdezRZ @YouTube