Üçüncü kitabım “TARİH – EMEK – KURAM: Diyalektik Yaklaşımlar” Doğu Kitabevi etiketiyle yayımlandı.
İşçi sınıfının değişen profilinden sınıf siyasetinin geleceğine, yapay zekânın ekonomi politiğinden Cumhuriyet Devrimi’nin ideolojik temellerine; gençlik hareketlerinden Sovyetler Birliği'nin tarihsel çelişkilerine, Türkiye sosyalist hareketine yön veren teorisyenlerden kapitalizmin güncel krizlerine uzanan geniş bir perspektifle, dünyaya diyalektik ve tarihsel materyalist bir bakış sunmaya çalıştım.
Toplumsal uyanışa, sınıf bilincine ve mücadele geleneğine küçük de olsa bir katkı sunması umuduyla…
"İbrahim Utku Nar, tarihsel materyalist perspektifle kaleme aldığı yazılarında, Türkiye’nin siyasal geçmişini, emek rejimlerini ve sosyalist düşüncenin güncel olanaklarını ele alıyor. Kıvılcımlı’dan Troçki’ye, Osmanlı’dan dijital kapitalizme geniş bir yelpazede açılan bu metinler, sınıf temelinde düşünen okurlar için eleştirel bir bakış açısı sunuyor."
@realAnilAba
👉Kitabı satın alabileceğiniz internet siteleri:
https://t.co/Q9JoCIGTOL
https://t.co/ersNihsxJf
https://t.co/P4K2Nt5L6G
https://t.co/80mAFGcG6E
https://t.co/xlKNECPUgO
@dogukitabevi
Geçenlerde devletin yok pahasına elinden çıkardığı Beykoz Kundura Fabrikası'nın "hafıza sergisi"ni gezerken tam bunu düşünüyordum:
Osmanlı'dan miras, sonradan Sümerbank'a geçen bu fabrikaya Anadolu'nun dört bir yanından işçiler gelir. Çoğunun hiçbir kalifikasyonu yoktur. Fabrikada işe başlarlar. Orada sadece deri işlemeyi, kundura dikmeyi değil farklı kökenlerden işçiler olarak sosyalleşmeyi, fabrikanın verdiği eğitimler sayesinde (fabrikanın bir eğitim dairesi var) pek çok temel bilgiyi ve hatta bazıları yurtdışında gezilere gönderilerek dünyayı öğrenirler. Çocukları fabrikanın kreşinde büyür. Kendileri öğle araları fabrikanın ağaçlı bahçesinde sohbet eder, voleybol oynar...
Fabrika değil; bir semt, aynı zamanda koca bir kente giriş okulu.
Beykoz'u bilen bilir. Çok önemli sanayi tesisleriyle dolu bu ilçeye Anadolu'dan kopup gelen işçilere konut sağlanmaz, herkes bir göz eve başını sokar. İşçiye ihtiyaç vardır ancak onları barındırmak için planlı bir kentleşme politikası yoktur.
Ancak yine de zaman içinde Kundura Fabrikası gibi fabrikalar koca semtte bir yaşam örgütler. Sonra sendika gelir, birlikte tartışırlar; Beykoz çayırında eğlenceler düzenlenir, birlikte eğlenirler; futbol takımı kurulur Atatürk kupası alırlar; arada "şehre ineceğiz" deyip temiz kıyafetlerle Beyoğlu'na giderler.
Bu arada fabrika sürekli geliştirilir.
Sonra ne olursa olur; 1986'da fabrika zarar etmeye başlar. AKP gelir Osmanlı mirası bu sanayi tesisini 2003'te yok pahasına satar. Bir arkadaşımın deyimiyle dünyanın en güzel kamusal varlıklarından biri o zamanın parasıyla Erenköy'de bir apartman fiyatına satılır.
İşçi sınıfı dağılır; insani ve kamusal olan yok edilir.
Bildiğim kadarıyla fabrikayı satın alan kişi burayı film platosu olarak kullandırmaya başlar.
Şu anda bu fabrikanın o güzelim arazisinde bizim gibi okumuş yazmışına "hafıza sergisi" halka ise Recep İvedik çekimi...
Koca bir köylü toplumu olan Cumhuriyet illa ki dönüşecekti. O köy nüfusu kente akacaktı. Ama bugün artık ne köyü köye ne kenti kente benziyorsa sorunu önce köylüde ya da kentlide değil bu tercihlerde aramalıyız.
Köyünde kalanın tütünü yok, kente gelenin birer "kentlileşme okulu" olan fabrikaları. Bunları yok edenlerle uğraşacağımıza birbirimizin boğazına mı sarılalım.
Not: ESG'nin bu programının tamamını izlemeden bu videodaki iddia üzerine yazdım.
Bir sosyal bilimcinin böyle konuşmasına anlam veremiyorum. Biz öğrencilere insan doğası diye bir şey olmadığını, insanın maddi koşulların ve tarihin şekillendirdiği sosyal bir varlık olduğunu öğretiyoruz.
Rusya'da Marksizmin kökeni sanıldığı gibi direkt işçi sınıfından değil, Narodnizmden (Halka Doğru hareketinden) yeşerdi. İlginç olan şu ki; Rus Narodnizminden mülhem bu "köycülük" ideolojisi, Türkiye Solu'nun da uzun süre genetik şifresini oluşturdu.
Bu durum sadece Maocu hareketlerle sınırlı değil. Genel anlamda solun düşünsel zeminine, örgütlenme stratejisine ve iletişim diline bütünüyle bir "köylülük kafası" damga vurdu. Türkülerden edebiyata, bağlamadan toplumcu gerçekçi romanlara kadar her yerde bu mistik izi görmek mümkün. Temel motivasyon hep aynıydı: Köye gidip halkı aydınlatmak veya kente göç etse de geleneksel bağlarını koruyan varoş halkına ulaşma çabası. Aydın, kendini hep halkın öğretmeni olarak konumlandırdı.
İşin parodoks tarafı, bu damar devletin kurumsal pratikleriyle de hep paslaştı. Türk Ocakları ile başlayan, Halkevleri ile olgunlaşan ve nihayetinde Köy Enstitüleri ile zirve yapan uygulamalar, aslında bu köycülük/halkçılık ideolojisinin kurumsal ayağıydı.
Özetle; Türkiye'de sol, Batı tipi endüstriyel bir işçi sınıfı kültüründen ziyade, kökleri Narodnizme dayanan "halkçı/köycü" bir aydınlatma misyonundan doğdu.
Jakobenliği, eline kırbaç alıp reaya gördüğü kesimleri zorla hizaya sokmak sanan bu arkadaşların işi gerçekten zor. Jakobenizm, Bonapartizm ve despotizm gibi kavramları çorba edip, kıraathane jargonuyla polemik üretmeye kalkışmak trajikomik bir cehalet örneği.
İşin acı tarafı, bu arkadaş yaslandığını iddia ettiği tarihsel Türkçü damarı bile tanımıyor. Bilse; Rus Narodnizminden, Fransız solidarizminden ve pozitivizminden beslenen ilk Türkçü kadroların Jakoben metodolojiden hiç de uzak olmadığını anlardı. Kurucu Türkçülerin kitle fetişizmiyle ya da dalkavuklukla işi yoktu. Onların aksiyonu, ucuz popülizme sığınıp kitlelere yaranmak değil; halkı eğitmek ve aydınlatmak için "halka doğru" yürümekti.
Bilimsel bir gerçekliktir ki halkın milli, dini, manevi ve kültürel kodlarıyla kavgalı olan hiçbir hareket kitleselleşemez.Türkiye'de sol, işçiyi ve köylüyü "eğitilmesi gereken geri bir kitle" olarak gören jakoben bir zihniyete hapsolmuştur.
Gerçek muhalefet sırça köşklerde, lüks sitelerde oturup halka üstten bakanların değil bu ülkenin bölünmez bütünlüğünü savunan, vatan dertlisi olan, milletin milli ve ekonomik çıkarlarını merkeze koyan milliyetçi ve yerli kadroların hakkıdır.
Gürsel Bey, size net bir teklifte bulunacağım. Korumalarınız olmadan, Pazartesi günü ya da istediğiniz bir gün Ankara'da Güvenpark'ta ya da Tunalı'da birlikte yürüyelim mi? Bakalım halk ne diyecek? Halka soralım, ona göre karar verelim. Ne dersiniz?
Güncel siyasetle ve gündemle eskisi kadar haşır neşir olmama sebebim ortada konuşulacak esaslı bir mesele olmadığı için. Tuzu kuru insanların hırs ve intikam duygusunu her şeyin önüne koyarak memleketi sürükledikleri nokta ortadayken konuşacak çok bir şey de yok esasen. Bir davası, esaslı bir dünya görüşü olmayan, bir fikirden ziyade makam sahiplerinin arkasına sığınarak var olmaya çalışan siyaset tüccarlarının dört bir yanı kapladığı bir ortamda sabretmekten başka bir şansımız yok. Aralarındaki her türlü farka rağmen, aydınlanma mirasımızın toplumcu damarını oluşturan Hikmet Kıvılcımlı'yı, Doğan Avcıoğlu'nu, Yalçın Küçük'ü, Behice Boran'ı, Uğur Mumcu'yu, Korkut Boratav'ı, Taner Timur'u ve nice ismi yaratan bu topraklardan ümit kesilmez.
Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
20 yıl sıfır vergi…
Olay şu: Son 3 yıldır Türkiye’de vergi mükellefi olmayan kişilere — yabancı veya yurtdışında yaşayan Türk fark etmeksizin — Türkiye’ye taşınırlarsa, yurtdışı kaynaklı gelirleri için 20 yıl boyunca gelir vergisi muafiyeti getirildi.
Bu durum “küresel sermaye / yüksek gelirli göçmen çekme” politikası olarak sunuluyor.
Ve aşağıda da görüldüğü gibi ülkenin “tutucu” ya da “seküler” bölgelerine göre taşınılacak yerleri listeleniyor.
Doğan Avcıoğlu'nun Yön dergisi ve "Türkiye'nin Düzeni" eseriyle açtığı büyük tarihsel ve teorik ufka bir yolculuk...
Sevgili Emrah Safa Gürkan ile gerçekleştirdiğimiz bu derinlikli sohbete davetlisiniz. İyi seyirler. https://t.co/5DlzqAHd9U
Kemal Kılıçdaroğlu'nun basın danışmanı Atakan Sönmez'den CHP önünde teşhir edilen araçlara ilişkin Sözcü'ye açıklama:
"Araçların Aziz İhsan Aktaş ya da Özkan Yalım ile doğrudan bir ilişkisi bulunmuyor. Her iki isme yönelik iddialar ve soruşturmalar nedeniyle CHP envanterinden rastgele seçilen iki araç 'sembolik' olarak CHP Genel Merkezi önünde teşhir edildi.
Kemal Bey ve yönetimi tarafından söz konusu iddialar ve CHP üzerine kayıtlı araçlar hakkında gerekli soruşturma yapılacaktır. Hiçbir şaibe yoksa bu CHP'nin öz malıdır, otoparkında durur. Biz burada riski göstermek için sergilemeyi yaptık"
Seçme ve seçilme hakkının fiiliyatta kaldırıldığı, bağıra bağıra gelen seçimsiz Türkiye'ye hoşgeldik. Arınmaymış, temizlenmeymiş hepsi lafügüzaf. Herkes neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Fatih Hoca da güzelce özetlemiş.
🖊️Fatih Yaşlı (@fatih_yasli) yazdı
21 Mayıs: Bir milat
❝ İktidar yirmi yılı aşkın bir süredir elinde tuttuğu en güçlü silahı, yani sandığı kaybetmek üzere olduğunu görmüş ve 'seçimsizleştirme' süreci için düğmeye basmıştır. ❞
https://t.co/pTZfhzXtgH
Ülkede hatta bölgede onca sosyal, iktisadi, siyasi, askeri sorun var iken bunlar hakkında tek bir kelam etmeyip tek gündemleri CHP içi konular olan, sürekli iktidar medyasında boy gösterenlerin bu noktadan sonra siyaseti ne olacak mesela? Hani vaktiyle "Sarayla müzakere edilmez, mücadele edilir" diyorlardı ya. Mesela bu mücadeleyi nasıl yapacaklar? TGRT ekranları üzerinden mi?
Kimse siyasi eleştiriden muaf değil. En sert şekilde eleştirilmeli. "Aman öyle yapmayalım böyle demeyelim AKP'ye yarar" denilerek yıllarca saçma sapan bir pozisyonu dayatanlara karşı, toplumsal muhalefetin ana aktörlerinin yaptığı yanlışlara ve savrulmalara karşı ses yükseltilmesini, doğruların haykırılması gerektiğini savundum. Bu arkadaşlarınki o kapsama girmez. Mesela diyorlar ki, muhalif kanalların kapısı bize kapalı. Bize başka imkan bırakılmıyor. Bilişim ve sosyal medya çağındayız. Bugün youtube'daki kanalların izlenme oranları televizyondan bile yüksek. Geçelim o işi. Niyeti iyi olana mecra çok. Niyeti iyi olan sabah akşam CHP içi gündemle meşgul olmaz. Muhalefete bir vuruyorsa iktidara beş vurur!
Yeni Türkiye Partisi saf haliyle bir sermaye girişimiydi. Örgütü de tabanı da yoktu. Ekonomik krizi sermaye lehine çözecek bir üçlü oluşturulmuş (Özkan, Cem, Derviş) Hürriyet gazetesi gibi sermaye sözcüsü amiral gemilerine de PR yapma görevi verilmişti. Ne tabanı ne örgütü ne de tarihi olmadığı için hızla çöktü.
Sermaye de B planı olan AKP'ye yöneldi. AKP bir süredir ABD ve sermaye sınıfına, onların sözünden çıkmayacaklarına dair sözler veriyordu. Üstelik tabanları da vardı. Halkın öfkesini kontrol altında tutarak Derviş programını uygulayabilecekleri düşünülüyordu. Başardılar da.
Bugünkü siyasi tabloyla alakası varsa buyurun bulun.
Çok yazık, çok üzücü. Şu görüntüleri savunmanın herhangi bir sebebi olamaz. Ama söylemek de lazım, perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. 19 Mart 2025'ten beri böyle olacağı biliniyordu. Direniş ağını sönümleye sönümleye adamlar Genel Merkez'e baskın yapıp saldıracak kadar yüz buldu.
Antikomünizmden gözleri dönen ırkçılığın Kemalizmle ilgisi olmadığı gibi yapılan eylemin de antiemperyalizmle alakası yok.
İlkel İdeolojik tavır alışların lümpen sosyal medya hırsıyla birleşmesi ancak algoritmik duyguları tatmin eder.