En büyük dileklerimden biri güzel Türkiye'mde gerçek anlamda hukukun, adaletin, demokrasinin, laikliğin tesis edilmesi; eğitim sisteminin işin ehli uzmanlarca geliştirilmesi, ülkeyi sefalete sürükleyen kara cehaletin son bulması;
Evet vakit buldum :)
Öncelikle bu gibi yorumların tuzağı şu:
İçinde az da olsa bir doğruluk payı var. Ama aslında “klinik içgörü” kılığına girmiş, bilimsel temeli olmayan, yanlış yönlendiren bir yorum.
🔻 Eğitimli anneler sorunlu çocuk mu yetiştirir?
Bu Gülseren Hanım’ın kişisel fikri olsa gerek, çünkü literatür bunu söylemiyor. Büyük ihtimalle de örneklem, istatistik hatası yapıyor.
Eğitimli aileler bir sorunu fark etmeye ve bir uzmana gitmeye daha yatkın olabilir, eğitimsiz aileler paraları olsa bile psikiyatra gitmiyor olabilir. Ya da muayene ücretini ödeyebilenler belirli bir gelir seviyesine, dolayısıyla eğitime sahip insanlar olabilir. Yani eğitim sorunu üretmiyor, yardım aramayı üretiyor olabilir. (Ayrıca babalar nerde?)
Ve bu konuda literatür tersini söylüyor zaten. Annenin eğitimi ve kendine ait ekonomik gücü olması, çocuk gelişimi açısından elimizdeki koruyucu faktörlerden biri. Çocuk sağkalımı, dil ve bilişsel gelişim, ruh sağlığı, okul başarısı… neredeyse her şeyi olumlu yönde etkiliyor.
Ama ters yöne de savrulmayalım. “Eğitimli anneler sorunlu çocuk yetiştirir” diye kesin konuşmak ne kadar hatalıysa, “eğitimli anneler harika çocuk yetiştirir” demek de o kadar hatalı. Annenin eğitimi koruyucu bir faktör, yani şansı artıran bir zemin, ama bir garanti değil. Diploması olmayan, sıcak, tutarlı ve çocuğa uyumlu bir anne / baba, üç dil bilen ama çocuğuyla duygusal teması kopuk bir anne / babadan daha sağlıklı bir çocuk büyütebilir.
🔻 Zorluk ve travma konusu
İnsanların travma ve stres kavramlarını karıştırması normal, ama Gülseren Hanım’ın karıştırması normal değil.
“Çocuklar hiç travma görmeden büyütülüyor” denemez. Ama “çocukların hiç stres, hiç zorluk görmeden büyütülmeye çalışılması iyi değildir” denebilir.
Çocuğun da yetişkinin de, hiç kimsenin travmaya ihtiyacı yoktur. Travma iyi bir şey değildir, travma romantizmi yapmayalım lütfen.
İnsanlar bazı zor deneyimler yaşar. Bazıları travmatik etki yaratır, bazıları yaratmaz. Travma olayın kendisi değildir, kişinin o olaya verdiği tepkidir.
Çocuğun gelişimsel olarak ihtiyacı olan şey travma değil, optimal hayal kırıklığıdır, yani çocuğun güvendiği birinin yanında, güvenli bir üssü varken, kaldırabileceği kadar küçük hayal kırıklıkları yaşamasıdır.
Evet, çocukların bir parça zorlanmasını, bir parça hayal kırıklığı yaşamalarını isteriz. Bu konuyu çalışmış tüm kuramcılar, aklı başında her çocuk gelişimci aynı şeyi söyler:
📌 Yaşa, mizaca, duruma uygun, ölçülü bir engel, ölçülü bir zorlanma çocuğa engelleri aşmayı öğretir. Kaldırabileceğinden büyük zorlanma ve stres ise çocuğa zarar verebilir.
Bu çeliğe su vermek ya da yemek yaparken terbiyeyi azar azar yedirmek gibidir. Ki bence ebeveynliğin en zor kısmı da tam burası. Kendi mutlak görüşlerimizi aşıp “bu çocuğun neye ihtiyacı var” diye görebilmek ve ona göre şekillenebilmek. Eldeki malzemeye ve duruma göre davranabilmek.
Aşırı korumacı, sınırsız bir tutum gerçekten zarar verebilir. Ebeveynlerin de buna bir meyli olabilir, hayattaki en büyük yatırımımız olan çocuklarımızın üstüne titreriz, bu insani, ayrıca çok tatlı ve masumlar doğal refleksimiz onları sarıp sarmalamaktır. Ama eğer bunu “aşırı” yapıyorsak kendimize sormalıyız: “Neden aşırı korumacı davranıyorum, neden korkuyorum?”
Tabi bunu yapabilmek için de öz farkındalık lazım. Onun için bence en iyi çocuk yetiştirme püf noktası kendi üzerinde uğraşmaktır.
Zeka dümdüz polijenik bir nitelik. Hâliyle zekanın sadece anneden geldiği iddiası problemli. Ha bu konuda şu 2 şeyi elbette söyleyebilirsiniz;
1) "Mitokondriyal DNA zekayı etkiler ve anneden geçer." diyebilirsiniz.
2) "Kognitif işlevlerle bağlantılı genlerin önemli bir kısmı X'te taşınıyor + erkekler bunu mutlaka anneden almak durumda." da diyebilirsiniz.
Ama bunlar beyin fizyolojisini ve zekâyı etkileyen diğer binlerce genin cinsiyet kromozomlarının ötesinde otozomlara dağılmış vaziyette olduğunu değiştirmez.
Çevresel etkiler vs. de var tabii ama babanın çocuğun zeka genetiğinde tamamen etkisiz olduğu söylemi abartılı bir popüler mitolojiden ibaret.
Sınırları zorlama tavrı bu. Deniyor. Direniyor.
Alanına girmeye, hükmetmeye çalışıyor. Çünkü senin o an yalnız kalmayı isteme gibi bir hakkın yok. İstesen bile bunun karşılığı yok, duyulmuyor, önemsenmiyor.
Buna “o” karar verebilir ancak.
Espriyle yapıyor ki sonrasında manipüle edebilsin, sana da yaranılmıyor diyebilsin.
O kadar bunaltıcı bir şey ki, yaşamayan bilmez dahi diyemeyeceğim 😅
Yaşamayan bile bilebilir 🙈
Amerikan ezberleriyle yorumlar yapıyorsunuz çok gülüyorum ya.
-Sadece Türk kadınlarının değil, kadın-erkek Türk toplumunun iş hayatına girmesi ne zamana tekabül ediyor?
-Cumhuriyet öncesi Anadolu'da "iş" diye bir kavram mı vardı?
-Bizde "iş" dediğimiz mevzu tam olarak ne zaman oluştu? Sanayi ne zaman kuruldu?
-İşçi tanımı ne zaman yapıldı? Ne zaman "sigorta" diye bir şey ortaya çıktı mesela? "Mesai" kelimesi hayatımıza ne zaman girdi?
Çoğu zaman atlanan şey şu;
Biz kadınıyla erkeğiyle Cumhuriyet'ten sonra bir ülkeyi, hep birlikte oluşturduk. Cumhuriyet öncesi de, yine hep birlikte marabalık, çiftçilik falan yapıyorduk. Bizim toplumumuzda kadınların eve kapandığı, erkeklerin geçimi sağladığı bir model yok, olmadı hiçbir zaman. Biz her zaman beraber çalıştık. Her zaman birlikte ezildik. Her zaman birlikte mücadele ettik.
Cumhuriyet öncesi kadınlar da erkekler de çocuk yaşta inek, koyun, keçi gütmeye başlar, kimisi çift sürer, çiftçilik yapardı. Bunu görmek için çok geriye gitmeye de gerek yok. Hayatında hiç sigortası olmamış Anadolu köylüsünü izleseniz, zaten anlarsınız. Zaten herkesin beraber çalıştığına şahitlik edersiniz.
Devlet eliyle oluşturulan şeyler sadece kadınlar için değil, erkekler için de oluşturuldu.
Öncesinde kadın-erkek ayrımı değil, ağa-maraba ayrımı vardı. Marabaların hiçbir hakkı yoktu. Sigorta yoktu. Mesai yoktu. Maaş yoktu. Cumhuriyet bize onları verdi. Bunu verirken de kadın-erkek diye bir ayrım gözetmedi.
Kadınlar iş hayatına nasıl dahil olduysa, en baştan beri erkekler de öyle dahil oldu.
Marabalık geçmişinizle yüzleşmeden yaptığınız her analiz, bu sebepten yarım kalıyor, ezberlerle konuşuyorsunuz sadece.
Bu yaklaşım nedeniyle toplumsal sorunlar, sanki kişinin kendi ruhsal problemiymiş gibi gösteriliyor.
Sistem hatalarını gizliyor, suç bireyin üzerine kalıyor. Yoksulluk, sömürü, iş güvencesizliği ve siyasi baskılar görünmez oluyor.
Ruh sağlığı elbette önemli ancak toplumsal bağlamdan koparıldığında ideolojik bir araca dönüşüyor. Toplumsal sorunlar bireye teşhis koyarak normalleştiriliyor.İnsanların yaşadığı sıkıntılar, sistem hatalarından değil, kişinin yetersiz uyumundan kaynaklanıyormuş gibi sunuluyor.Bu da toplumun itiraz gücünü zayıflatıyor.Hak talebi geri plana itiliyor.Sistemi değiştirmek yerine, insanlara sadece kendini geliştir deniyor. Ruh sağlığı söyleminin yaygınlaşması toplumsal ve ekonomik gerçekleri perdeleyebiliyor.Bu yüzden bireysel acıları küçümsemeden ama onları toplumsal arka planıyla birlikte ele almak gerekiyor.
Ne olursa olsun güzel kokmalı insan. Toplu taşımadayım ve yanıma oturan adam izmarit gibi kokuyor. Duş aldım, tertemiz giyindim ve bu boktan koku üzerime sindi. Saçmalık değil mi bu. Ne hakkın var yani?
Bu yalnızca bir hijyen meselesi de değil, uygarlık testi. Koku, insanın başkasına sunduğu ilk bildiridir. Birinin yanına oturduğunda, aslında görünmez bir anlaşma yaparsın. Sana zarar vermeyeceğim, nefesini kirletmeyeceğim. Fakat izmarit kokulu adam, bu anlaşmayı paramparça etti.. Küllük gibi kokmak, aslında topluma başkan, ben kendi enkazımda yaşıyorum, seni de bu yangına ortak ediyorum demektir.
Bence bir toplumun terbiyesi, toplu taşımada anlaşılır. Biri özenle temizlenip tertemiz gelir, diğeri tüm köhne alışkanlıklarını yanında taşır. Sonra da senin üstüne siner. İşte o an, bireysel özensizlik kamusal hak ihlaline dönüşür. Çünkü temizlik yalnızca sabunla değil, saygıyla da ilgili bir şey.
Hatay Amanos Dağları’nda yer alan bu muhteşem vadinin yakınlarında(kaynağına yakın deniyor) bir maden/taş ocağı açılacağını öğrendik. Geçilmez Kanyon, suyun bu kadar önemli olduğu bir coğrafyada onlarca önemli türe ev sahipliği yapmanın yanısıra tertemiz suları ve etrafına verdiği yaşam ile de eşsizlik sunuyor. Sanayi ile her tarafı kaplanan Dörtyol, Erzin ve Payas ilçelerine hala hayat suyu oluyor. Bu elzem konunun dikkatle gözden geçirilmesi ve böyle bir proje varsa iptali gündemde olmalı. Geçilmez Kanyon, geçilmez haliyle büyüleyici. Şimdilik paylaşmak istemediğimiz(zarar görmemesi adına) Türkiye’nin ve yakın coğrafyasının en nadide canlısı da burada yaşıyor. Böyle değerlerin, kısa vadeli işler için heba edilmemesi günümüz ikliminde ve kuraklığında şart.
Sayın hükümet nüfus artışı devam etsin mi istiyorsunuz.
Yardımcı olayım:
-Doğum Parası: Her yeni doğan çocuk için aileye maddi yardım verilmesi ilk çocuk asgari ücret seviyesinde
- Çocuk Sayısına Göre Artan Aile Desteği: 3 ve üzeri çocuk sahibi ailelere yüksek aylık destek
-Vergi İndirimi: Çok çocuklu ailelere daha az vergi yükü
-Ücretsiz Kreş/OkulÇocuk bakımı ve eğitim giderlerinin azaltılması
- Yeni evlenen çiftlere düşük faizli konut kredisi verilmesi
- Kira yardımı, çocuk sayısına göre konut tahsisi
- Toplu konut projelerinde çocuklu ailelere öncelik
- Doğum izni + iş güvencesi:Kadının çocuk sahibi olurken işini kaybetmemesi
- Esnek çalışma saatleri:Çocuklu annelere uyumlu iş saatleri
-Çocuk bakımı desteği: Kreş yardımı, evde bakım parası
- Çocuk evlat edinme süreçlerinin kolaylaştırılması
Şunu da unutma ey hükümet: Güvensiz ekonomik, siyasal ortamda insanlar doğum yapmaktan kaçınır.
Buca’daki Kent Lokantası’na ürün yetiştiren seranın su tankına tuz atarak sabotaj yapmışlar. Bu düpedüz kötülüğün örgütlü hali. Halk için üretilene, yoksula uzatılan ele düşmanlık bu. Şeytan kim ki sizin yanınızda, getir götürünüzü bile yapamaz…
söyleyecek çok şeyim var dinleyecek olursa. entelektüellik bir birikim meselesi olmaktan önce ahlaki bir duruş meselesidir. herkese eşit mesafede duramayan, birinden birine kibirle, nefretle, tiksintiyle bakandan entel olmaz. aparat olur. ağdalı türkçesi ile aparatlığını yapar. +
ve bu ne hikmetse çoğunluğu erkek olan bilge zatların hemen hemen hepsinde ortak olan devasa bir gerçeklik var: kadın düşmanlığı. o kızın türkçesini de anlamadım diyerek konuya geri dönmesi, “tiki türkçesi” diyerek aşağılaması, kızım sus derkenki mimikleri. bir şey baki işte.
söyleyecek çok şeyim var dinleyecek olursa. entelektüellik bir birikim meselesi olmaktan önce ahlaki bir duruş meselesidir. herkese eşit mesafede duramayan, birinden birine kibirle, nefretle, tiksintiyle bakandan entel olmaz. aparat olur. ağdalı türkçesi ile aparatlığını yapar. +
Konuya çok yanlış bakıyorsunuz.
Anlamıyorsunuz. Bilmiyorsunuz.
Üstüne üstlük bilmek ve öğrenmek için bir çaba da sarf etmiyorsunuz.
Bir umut belki öğrenmek istersiniz diye yazıyorum.
Avustralya ve Yeni Zelanda (özellikle Yeni Zelanda) halkları için Gelibolu Travması kültürel bir vaka.
İngiliz İmparatorluğu, kendi evlatlarına kıyamayıp buralardan topladığı çocukları Sarp Gelibolu sahillerinde Türk topçuların önüne attı. Hepsi telef oldu.
Yeni Zelanda küçük bir ülke. 1915'te Gelibolu'da dört binden fazla gençlerini kendileri açısından hiçbir anlamı olmayan bir savaşta İngiliz çıkarları için feda ettiler.
İngiliz İmparatorluğu'nun gözünde beş para etmeyen canları önemsiz insanlar olduklarını anladılar.
Gelibolu onların ulusal bilinçlerinin uyanması için başlı başına bir şamar oldu.
Memleketlerini savunan Türklere hayranlık duydular, biz neden bu insanlarla savaşıyoruz diye düşündüler, ateşkeslerde Türk askerleriyle birbirlerine konserve ve sigara ikram ettiler. Gelibolu'ya gelen her Anzak askeri Gelibolu'dan (eğer ölmediyse) Türklere sempati duyarak ayrıldı.
Gençlerin çoğu bilmiyor ama Reco'nun Ahmet Burak Erdoğan isminde ikinci bir oğlu var. Kendisi zamanında bir sanatçıyı trafik kazasında öldürdüğü halde sıfır ceza aldı. Üzerini öyle bir kapattılar ki çoğu kişi ismini bile bilmez, internette güncel fotoğrafını bile bulamazsınız.
Bazen bazı soruları sormak ve araştırmak bile doğru değildir. O kadar gereksiz bir araştırma ki bu. Akplilere sorulacak soru şudur. İmamoğlu ve diğer siyasi rehinelerin tutuklu kalmaya devam edilmelerini onaylıyor musunuz?
tutuklama kararı çıkan 18 yaşındaki kadın öğrenci ceza evine götürülmeyi kabul etmiyor.
"hiçbir delil olmadan beni tutuklayamazsınız" diye direniyor.
avukatlar olarak hakim/savcı ile görüşülüyor yeniden.
Milyonlarca insanda sıfır vatandaşlık bilinci var. Hak hukuk aramaz. Arayana köstek olur. Deprem, çevre, kurumlar, işçi hakları, hiçbiri için örgütlenmez. Polise tapar. Sınıf bilinci olmadığından "kazanan" olduğunu sanar. Ara sıra cihat kefen mefen saçmalar, o da insta için.