Hiç bu kadar çok bilgiye ulaşmamıştık. Ancak belki de hiçbir zaman doğru ile yanlışı ayırmak bu kadar zor olmamıştı. Sosyal medya çağında çok tıklananı doğru sanmaya başladık. Yapay zekâ çağında ise yeni bir tehlikeyle karşı karşıyayız: Çok iyi anlatılanı doğru sanmak. Oysa popülerlik hakikat değildir. Akıcılık da doğruluk değildir. Yapay zekânın kendinden emin ve ikna edici konuşması, söylediğinin doğru olduğunu göstermez. Bilgi üretmenin maliyeti hızla sıfıra yaklaşıyor; doğru bilgiyi yanlış bilgiden ayırmanın maliyeti ise giderek artıyor. Bu yüzden yeniçağın en önemli zorluğu bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi sorgulamak olacak. Çünkü asıl mesele bilgiye sahip olmak değil, hakikati kaybetmemektir!
Türkiye hızla değişiyor ama bu değişimin en kritik göstergesi belki de nüfusumuz. Daha geç evleniyoruz, daha az çocuk sahibi oluyoruz, aileler küçülüyor ve yalnız yaşayanların oranı artıyor. 2014’te hanelerin %13,9’u tek kişilikken 2025’te bu oran %20,5’e çıktı. 65 yaş üzerindeki nüfusun payı ise 2007’de %7,1 iken 2025’te %11,1’e yükseldi. Mesele yalnızca “nüfus azalıyor” meselesi değil; aileden konuta, sağlıktan çalışma hayatına kadar bütün toplumsal yapımız değişiyor. Çıkış bulabilmek için öncelikle bu büyük demografik dönüşümü ve tüm alanlardaki yansımalarını derinlemesine anlamamız gerekiyor.
Önümüzdeki dönemin en önemli tartışmalarından biri yapay zekânın ürettiği bilgi ile hakikat arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı olacaktır. Teknoloji bize giderek daha hızlı, daha kişiselleştirilmiş ve daha ikna edici cevaplar verebilir. Fakat bu yeteneklerin hiçbiri şu temel soruyu ortadan kaldırmıyor: Bunun doğru olduğunu nereden biliyoruz? Sosyal medya çağında tıklama bu sorunun yerini doldurmaya başladı. Üretken yapay zekâ çağında aynı boşluğu akıcılığın, olasılığın veya kullanıcı memnuniyetinin doldurmasına izin verirsek araçlar değişmiş olsa da temel problem değişmeyecektir. Tam tersine daha da derinleşecektir. Çünkü hakikatin yerini alan bu değişen göstergeler, sonunda bize neyin gerçek olduğunu değil, neye inanma ihtimalimizin daha yüksek olduğunu söyleyecektir.
Bugün başlayan 2026-2027 Eğitim ve Öğretim Yılı’nın; geleceğimizin teminatı evlatlarımıza, onları büyük bir fedakârlıkla yarınlara hazırlayan kıymetli öğretmenlerimize ve tüm ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.
Azim ve merakla yola çıkan tüm öğrencilerimize zihin açıklığı, eğitim camiamıza ise verimli ve üstün başarılarla dolu bir yıl temenni ederim.
Kamu yönetiminde dikey kapasiteden vazgeçmeden yatay kapasiteyi inşa etmek zorundayız. Her kurum önce kendi işini çok iyi yapmalı; fakat artık yalnızca kendi işini iyi yapması yetmemeli, bütünü görmeli, kendi kararlarının diğer alanlardaki sonuçlarını hesaba katmalı ve ülkenin ortak sorunlarının çözümüne kendi imkânlarıyla katkıda bulunmalıdır. Çünkü sorunlar artık iki boyutluysa, devlet tek boyutlu çalışmaya devam edemez.
21. yüzyılın karmaşık, sık ve eşzamanlı krizleri 20. yüzyıldan devraldığımız kurum mimarisiyle yönetilebilir mi? Bu soruya verilecek cevap yalnızca kamu yönetiminin geleceğini değil, demokrasinin geleceğini de yakından ilgilendirmektedir. Çünkü demokratik sistemlerin meşruiyeti yalnızca seçimlerden veya temsil mekanizmalarından kaynaklanmaz; vatandaşların karşı karşıya kaldıkları sorunlara makul bir süre içerisinde etkili çözümler üretebilme kapasitesi de bu meşruiyetin önemli bir parçasıdır. Devletler giderek karmaşıklaşan sorunlara cevap veremez hâle geldikçe teknokratik, otoriter veya teknoloji merkezli alternatiflerin cazibesi artabilir.
Ülkemiz son 25 yılda çok büyük bir dönüşüm yaşadı. Eğitime, sağlığa ve kamu hizmetlerine erişim arttı; büyük kitleler çevreden merkeze taşındı. Ama şimdi başka bir döneme giriyoruz: Nüfusumuz yaşlanıyor, aileler küçülüyor, yalnız yaşam yaygınlaşıyor, gelecek kaygısı artıyor ve sosyal hareketlilik zayıflıyor. Artık mesele eriştiğimiz imkânların kalitesi ve nasıl bir gelecek sunduğu. Dün temel sorun erişimdi, bu çözüldü. Bugün ise “kalite ve gelecek”. Yeni dönemin birbirine bağlı sorunlarını eski dönemin ayrı ayrı çalışan politika araçlarıyla çözemeyiz. Demografi, aile, eğitim, istihdam, gelir dağılımı ve göçü aynı dönüşümün parçaları olarak ele alan yeni ve bütüncül bir yaklaşıma ihtiyacımız var.
Bir şirket ne zaman yalnızca şirket olmaktan çıkar?” sorusuna artık daha somut bir cevap verebiliriz: Bir devletin haberleşmesini, istihbaratını, askerî operasyonlarını veya caydırıcılığını sürdürebilmesi o şirketin altyapısına bağımlı hâle geldiğinde şirket artık yalnızca ekonomik bir aktör değildir. Tam da bu nedenle tekno-oligarşi tartışması, teknoloji şirketlerinin ne kadar zengin olduğu meselesinden çok daha büyüktür. Asıl mesele, 21. yüzyılda egemenliğin hangi altyapılar üzerinden kullanılacağı ve bu altyapıları kimin kontrol edeceğidir. Önümüzdeki dönemin temel sorusu ise bu yeni aktörlerin var olup olmayacağı değil, onların olağanüstü teknolojik güçlerinin hangi kurallar, hangi kurumlar ve hangi demokratik denetim mekanizmaları içerisinde kullanılacağıdır.
Teknoloji hızlanıyor; peki eğitim ona yetişebiliyor mu? Geçmişte eğitimin kitleselleşmesi milyonlarca insanı orta sınıfa taşıdı ve ekonomik büyümenin daha adil paylaşılmasını sağladı. Ancak teknoloji eğitimden daha hızlı ilerlemeye başladığında tablo değişti. Yeni işler daha yüksek beceri isterken bu becerilere ulaşabilenlerin sayısı daraldı, orta sınıflar mevzi kaybetti ve eşitsizlikler büyüdü. Şimdi yapay zekâ bu yarışı çok daha hızlı bir aşamaya taşıyor. Artık mesele sadece diploma sahibi olmak değil; teknolojinin sürekli değiştirdiği işgücü piyasasında değerli becerilere sahip olmak. Eğitim yapay zekânın hızına yetişemezse teknolojik ilerleme herkesi ileri taşımak yerine toplumlar arasındaki uçurumu daha da büyütebilir.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Girne Limanı açıklarında meydana gelen elim gemi kazası hepimizi derinden üzmüştür.
Bu elim hadisede hayatını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet; ailelerine ve yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum. Kazadan etkilenen tüm yolcularımıza ve mürettebatımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Milletimizin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkının başı sağ olsun.
Eski Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer, The Economist'in Daron Acemoğlu'nu hedef alan eleştirilerini tartışmaya açıyor
Kurumlar ile güçlü liderlik dengesini, Çin kalkınma modelini ve yapay zekâ çağındaki toplumsal riskleri küresel krizler ekseninde derinlemesine inceliyor
https://t.co/08ylvIvCwr
Sosyal medya bize ‘istemediğini engelle, rahatsız olduğundan uzaklaş, sadece senin gibi düşünenlerle kal’ diyor. Oysa insan, sadece kendine benzeyenlerle değil, başkalarıyla yaşamayı öğrenerek olgunlaşıyor. Algoritmalar öfkeyi, linçi ve kutuplaşmayı ödüllendirirken sabır, merhamet ve sorumluluk giderek görünmez hâle geliyor. Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey başkasının hayatımızda bir yük olmadığı, tam tersine insan olabilmemizin şartı olduğudur. Bizim medeniyetimizde insan, başkasından kaçarak değil, başkasıyla birlikte iyiyi çoğaltarak kemâle erer.
“Eğer ürüne para ödemiyorsanız, ürün sizsiniz.” Sosyal medyayı ücretsiz kullandığımızı düşünüyoruz ama aslında bedelini dikkatimizle, verilerimizle ve giderek davranışlarımızla ödüyoruz. Algoritmalar artık sadece neyi sevdiğimizi öğrenmiyor; neyi göreceğimizi seçiyor, neye tıklayacağımızı tahmin ediyor ve tercihlerimizi yönlendirebiliyor. Üretken yapay zekâ ile mesele daha da kritik: Teknoloji artık sadece neye baktığımızı değil, nasıl düşündüğümüzü, neye inandığımızı ve nasıl karar verdiğimizi de etkileyebilecek bir noktaya geliyor. Belki de dijital çağın en büyük tehlikesi makinelerin bizden daha zeki olması değil; kendi irademizi onlara devrettiğimizi fark etmememiz.
Türkiye’nin son 25 yılda yaşadığı büyük dönüşümü yalnızca yapılan yollar, hastaneler, okullar, üniversiteler, havalimanları veya gerçekleştirilen ekonomik ve sosyal reformlar üzerinden okumak eksik kalacaktır. Çünkü bütün bu değişim, sakin ve kesintisiz bir siyasi ortam içerisinde gerçekleşmedi. Tam tersine, Türkiye bir taraftan kalkınmaya, kamu hizmetlerini toplumun tamamına yaymaya ve uzun yıllar merkezin dışında kalmış kesimleri kamusal hayata taşımaya çalışırken diğer taraftan eski düzenin dirençleriyle mücadele etmek zorunda kaldı. Bu nedenle bugün geldiğimiz noktayı anlamak için yalnızca “Son 25 yılda neler yapıldı?” sorusunu değil, “Bütün bunlar hangi şartlar altında yapıldı?” sorusunu da sormak ve cevaplarını da vermek gerekiyor.
Meritokrasinin vaadi basitti: Nereden geldiğin değil, ne kadar çalıştığın ve ne kadar başarılı olduğun önemli olacaktı. Eğitim de herkes için yukarı doğru hareket etmenin yolu olacaktı. Ancak bugün tüm dünyada kaliteli eğitime, iyi okullara ve insanı öne çıkaran imkânlara erişim giderek ailenin sahip olduğu ekonomik ve sosyal güce bağlı hâle geliyor. Böylece liyakat sistemi, farkında olmadan mücadele ettiği aristokrasiye benzemeye başlıyor: Avantajlı aileler avantajlarını eğitim üzerinden çocuklarına aktarıyor, onlar da en iyi işlere ulaşarak aynı döngüyü sürdürüyor. Şimdi yapay zekâ bu tabloyu daha da kritik hâle getiriyor. Eğer yeni teknolojileri fırsat eşitliğini artıracak şekilde kullanamazsak geleceğin en büyük ayrımı teknolojiye erişenlerle erişemeyenler arasında değil, onu kullanarak kendisini geliştirebilenlerle bu imkândan mahrum kalanlar arasında olabilir. Geleceğin asıl meselesi bu döngüyü kırarak yetenekli her gence gerçek bir fırsat sunabilmektir.
2026 YKS sonuçlarında asıl üzerinde düşünmemiz gereken tablo şu: Lise son sınıfta sınava girip puanı hesaplanan gençlerin %54,3’ü tercih dahi yapmadı. Son sınıf öğrencilerinin yalnızca %28’i herhangi bir yükseköğretim programına, sadece %15,7’si dört yıllık bir lisans programına yerleşebildi. Oysa 2015’te lise son sınıf öğrencilerinin yükseköğretime yerleşme oranı %53’tü. Yani yaklaşık her iki gençten biri yükseköğretime geçebilirken bugün bu oran dört gençten bire kadar geriledi. Üniversite kapasitesini ve doluluk oranlarını konuşmak elbette önemli; fakat daha temel soruyu sormamız gerekiyor: Gençler neden giderek daha az tercih yapıyor ve yükseköğretime erişim neden sürekli düşüyor? Bu tabloyu sadece YKS sonuçları olarak değil, gençlerin gelecekle kurduğu ilişkinin güçlü bir işareti olarak okumalı ve gerekli önlemleri gecikmeden almalıyız.
ChatGPT insan bilişi için ne tamamen olumsuz bir tehdit ne de kendiliğinden tamamen bir olumlu bir kazanımdır. Asıl belirleyici olan, bu araçların hangi pedagojik çerçeve içinde ve hangi epistemik sorumluluk anlayışıyla kullanıldığıdır. Öğrenme süreçlerinde doğrulama, gerekçelendirme ve eleştirel değerlendirme sorumluluğu öğrencide veya daha genel olarak insanda kaldığı sürece, ChatGPT insan bilişinin yerini alan bir ikame aracı olmaktan ziyade onu destekleyen diyalojik bir ortak hâline gelebilmektedir. Bu nedenle eğitim sistemleri açısından temel mesele, yapay zekâ araçlarını yasaklamak veya sorgusuzca benimsemek değil; öğrencinin fail/özneliğini, eleştirel muhakemesini ve yaratıcı kapasitesini koruyacak yeni pedagojik ekosistemler inşa edebilmektir.