Eğitim sistemlerinde öğrenmeyi değerlendirmede kullanılan ölçme-değerlendirme yöntemlerinin oldukça sıkılaştırılmasına acilen ihtiyaç olduğu açıktır. Bu araçları etik bir şekilde kullanmaya yönelik dilek ve temennilerin ötesinde ölçme ve değerlendirmenin öğrencilerin bu araçlarla baş başa kalmasını önleyecek şekilde okul ortamına taşınması, çeşitlendirilmesi ve denetimli yapılması ilk öne çıkan önlem olarak durmaktadır. Böylece, bu araçları rutin olarak kullanan öğrencilerin bilişsel süreçlerine olumsuz etkileri daha kolay bir şekilde ortaya çıkabilecek, öğrenmiş gibi görünme fark edilebilecek ve öğrenci bu durumda başarısız olma maliyeti ile yüzleşmek zorunda kalacaktır. Böylece bu maliyeti gören öğrencilerin bu araçlara yönelik güveni ve rutin kullanımı da olması gereken daha sağlıklı bir zemine taşınabilecektir 👇
Bizim toplumumuzun en kritik denge noktası, ailedir. TÜİK verileri aile yapısı üzerinden çok derin ve çok ciddi bir toplumsal ritim dönüşümü yaşandığını göstermektedir. Bu aşınma devam etmektedir. Aile yapısı dönüştükçe değerlerimizi destekleyen toplumsal bağışıklık sistemimiz de zayıflamakta, bireyler dönüşümün zararlı dinamiklerine karşı daha savunmasız hale gelmektedir. Öncelikle bu derin dönüşümü, dinamiklerini ve ürettiği maliyetleri anlamak, sonrasında aile başta olmak üzere klasik denge noktalarını yeni koşullar ve bağlamda yeniden tahkim edecek önlemler almak durumundayız 👇
Türkiye’nin son yirmi yılında yaşanan dönüşümlerin yalnızca ekonomik göstergeler üzerinden okunamayacağını; siyasal, toplumsal ve kurumsal değişimlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ele alan bu eser, devlet-toplum ilişkisinin yeniden şekillendiği, sivil alanın genişlediği ve uzun yıllar merkezin dışında kalmış toplumsal kesimlerin kamusal hayatta daha görünür hâle geldiği bir dönemi kapsamlı biçimde analiz etmektedir. Eğitimden sağlığa, altyapıdan savunma sanayisine uzanan kalkınma hamlelerini teknik ilerlemelerin ötesinde temsil, katılım ve toplumsal özgüvenin yeniden inşa edildiği daha geniş bir dönüşümün parçası olarak değerlendiren çalışma; aynı zamanda genişleyen sivil alanın nasıl derinleşeceği, orta sınıfın yükselen taleplerinin nasıl dengeleneceği ve kurumsal yapının yeni toplumsal dinamizme nasıl uyum sağlayacağı gibi temel sorulara da odaklanmaktadır. Geçmiş yirmi yılın muhasebesini yaparken Türkiye’nin geleceğine ilişkin düşünsel bir ufuk sunan “Türkiye’nin Yeni Bir Dil İmkânı”, raflardaki yerini aldı.
https://t.co/bV983T0yYV
CommentRobot örneği üzerinden elde edilen bulgular, sosyal botların çevrim içi etkileşimlerde giderek daha belirleyici hâle geldiğini göstermektedir. Bu botlar, insan davranışlarını taklit ederken aynı zamanda yeni etkileşim biçimleri üretmekte ve dijital kamusal alanın sınırlarını yeniden çizmektedir. Özellikle bu sistemlerin hız, otomasyon ve ölçek kapasitesi düşünüldüğünde, klasik insan trollüğünden niteliksel olarak farklı bir aşamaya geçildiği görülmektedir. Çünkü artık mesele yalnızca bireysel manipülasyon girişimleri değil; sürekli çalışan, öğrenen ve kitlesel ölçekte etkileşim üretebilen yapay aktörlerin dijital iletişim ekosistemine dâhil olmasıdır. Bu nedenle, sosyal botların yalnızca teknik bir araç olarak değil, sosyal ve kültürel bir aktör olarak ele alınması gerekmektedir. Çünkü bu sistemler artık yalnızca bilgi aktarmamakta; dikkat dağıtmakta, tartışmaların tonunu belirlemekte, kullanıcı davranışlarını yönlendirmekte ve dijital kamusal alanın psikolojik atmosferini şekillendirmektedir 👇
Âkif’in hayatında büyük bir uyumsuzluk acısı vardır. Çünkü yaşadığı toplumun çözülüşünü teşhis eder ancak çözüm üretmeye çalışan siyasal ve entelektüel çevrelerle de tam anlamıyla birleşemez. İttihatçılarla arasındaki mesafe, Cumhuriyet elitleriyle yaşadığı gerilimler, Mısır’a çekilişi, bütün bunlar yalnızca siyasal olaylar değildir; daha çok ontolojik yabancılaşmanın belirtileridir. Gelenek artık eski kurucu gücünü kaybetmiştir; fakat yeni düzenin ruhu da Âkif’in ahlaki dünyasına yabancıdır. Dolayısıyla Âkif bir geçiş dönemi figürüdür. Tam da bu nedenle modern Türk düşünce tarihinde çok merkezi ama aynı zamanda çok yalnız bir yerde durur 👇
Bugün dünyanın birçok yerinde hissedilen bu karamsarlık yalnızca ekonomik göstergelerin veya siyasi krizlerin sonucu değildir. Aynı zamanda toplumların kendilerini geleceğe taşıyacak ortak bir hikâyeyi yeniden kurmakta zorlanmalarının da sonucudur. Oysa tarih bize toplumların yalnızca krizlerle değil, krizlere verdikleri anlamla şekillendiğini gösterir. Eğer kamusal dil sürekli çöküş ve felaket anlatıları etrafında kurulursa, en güçlü toplumlar bile zamanla kendi potansiyellerini görmez hale gelir. Bu nedenle mesele yalnızca sorunları teşhis etmek değil, aynı zamanda toplumun kendi imkânlarını yeniden hatırlayabileceği bir ufuk açabilmektir. Ekonomik istikrar, kurumsal güven ve toplumsal dayanışma güçlendikçe, bugün ağır görünen belirsizlik atmosferinin de yerini yeniden gelecek duygusu almaya başlayacaktır. Bu nedenle, bu küresel salgından en az etkilenmek için birlik ve beraberliğimizi, toplumsal yapımızı, aile yapımızı ve kurumlarımızı ortak bir hikâye etrafında çok daha fazla tahkim etmemiz gerekiyor 👇
Büyük dil modelleri, insanlığın bilgi üretme kapasitesini genişleten güçlü araçlar olmakla birlikte, bu kapasitenin epistemik niteliğini garanti etmezler. Bilginin gerekçelendirilmesi, değerlendirilmesi ve doğrulanması süreçleri hâlâ insanın yansıtıcı düşünme yetisine dayanmak zorundadır. Dolayısıyla geleceğin bilgi ekosisteminde asıl belirleyici olan, bu teknolojilerin ne kadar geliştiğinden ziyade, insanın kendi epistemik sorumluluğunu ne ölçüde koruyabildiği olacaktır. Eğer bu sorumluluk zayıflar ve yansıtıcı bilgi üretimi yerini yalnızca hızlı ve olasılıksal çıktılara bırakırsa, kısa vadeli verimlilik artışları uzun vadede epistemik kırılganlıkları derinleştirebilir. Buna karşılık, insanın eleştirel ve yansıtıcı konumunu koruduğu bir kullanım biçimi, büyük dil modelleri bir tehditten ziyade kolektif aklın sınırlarını genişleten bir imkâna dönüştürebilir 👇
Mâ’ruzât, Osmanlı’nın son döneminin kapsamlı bir değerlendirmesini yapmaktadır. Ahmet Cevdet Paşa’nın dikkat çektiği sorunlar, tekil hatalardan ziyade sistemin kendi iç uyumunu kaybetmesiyle ilgilidir. Merkez ile taşra arasındaki bağın zayıflaması, liyakat ilkesinin aşınması ve dış müdahalelere açık hale gelen bir bürokratik yapı, devletin kendi kendini onarma kapasitesini giderek sınırlandırmıştır. Diğer taraftan, Ahmet Cevdet Paşa’nın II. Abdülhamid’in talimatıyla kaleme aldığı Ma’ruzat’ın her sorunu bağlamı ve arkaplanı ile bu derecede açık bir şekilde ele alabilmesi Ahmet Cevdet Paşa’nın bir devlet adamı olarak namusunun ötesinde II. Abdülhamid’in yaşanan sorunları ve nedenlerini görme ve çözüm üretme iradesiyle ilişkilidir. Daha önce Koçi Bey Risaleleri de aynı amaca ma’tuf olarak kaleme alınmıştır. Amaç, yaşanan tüm karmaşaya rağmen sorunların padişah tarafından tüm açıklığıyla görülmesini sağlamak ve çözümlerin de bu bağlamda üretilerek Osmanlı’nın sorunlarını onarabilme kapasitesini sürekli güçlendirmektir. Osmanlı son dönemindeki tüm olumsuz koşullara rağmen her zaman Koçi Bey, Kâtip Çelebi ve Ahmet Cevdet Paşa gibi şahsiyetlere sahip olmuş ve böylece onarımlar yaparak ayakta kalma mücadelesine devam edebilmiştir 👇
Ülkemizin kalkınması için ortaya koyduğu vizyon ile büyük atılımların hayata geçirilmesine öncülük eden 8. Cumhurbaşkanımız Turgut ÖZAL’ı vefat yıl dönümünde rahmetle anıyorum.
Eski Milli Eğitim Bakanı @prof_mahmutozer SuperHaber'de yazdı:
Modern Dünyanın Başarı Oyunu: Ağlar, Güç ve Eşitsizlik!
Okumak için:
https://t.co/3oauEwpWIK
Bulunduğu coğrafyaya kan ve gözyaşı saçan, elinde yüzbinlerce masumun kanı bulunan, savaştan ve zulümden beslenen bir terör şebekesi olan katil netanyahu ve israil yönetiminin Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik ifadeleri bölgesel ve küresel barışın en güçlü savunucusuna duyulan mesnetsiz öfkeyi göstermektedir.
Cumhurbaşkanımız @RTErdogan’ın adını ağızlarına almak bile bu katil şebekenin haddine değildir. Türkiye asırlardır olduğu gibi barışın en büyük destekçisi ve tüm mazlumların umut kaynağıdır. Zulüm ile âbâd olunamayacağını bu katil şebekenin anlayacağı günler yakındır.
Kültür ve Turizm Bakanlığımız tarafından son yıllarda hayata geçirilen kapsamlı projelerle kütüphanelerimiz artık yalnızca bilgiye erişim sunan mekânlar olmanın ötesine geçerek toplumsal hayatın merkezinde konumlanan çok boyutlu yaşam alanlarına dönüşmektedir. Fiziksel altyapının güçlendirilmesi, dijitalleşme hamleleri, kapsayıcı erişim politikaları ve millî hafızayı bütüncül biçimde korumaya yönelik programlar birlikte düşünüldüğünde, ülkemizde kütüphanecilik alanında yeni bir evreye geçildiği görülmektedir. Bu yeni evrede, hem geçmişin birikimini korunarak geleceğe aktarılmakta hem de her yaştan ve her kesimden vatandaş için kütüphaneler yaşayan, üreten ve paylaşılan mekânlar hâline gelmektedir. Kütüphanecilik haftası vesilesiyle böylesi önemli bir dönüşümü başaran Bakanımız ve çalışma ekibini tebrik ediyorum 👇
Otizm bir eksiklik değil farklılıktır. Otizmin bir gün değil her gün farkındayız, otizmli bireylerin sevgiyle, anlayışla ve destekle her zaman yanındayız.