Şafi Kürtler’e beyaz toros ve kalaşnikof yollayan, köpeğe tekmil vermelerini isteyen ırkçıların tweetlerini retweet ediyordu, şimdi başka merhaleye geçmiş!
Üstelik buna CHP üye rozeti takan da Dersim Alevisi bir Kürt.
Bugünkü yazı: Hendekteki dostlar, masada nereye gitti?
https://t.co/x6ILO5UGvP
Bugün süreçte DEM’in entelektüellere sitemini sadece “eski dostlar neden destek vermiyor?” diye okumak eksik olur.
Esas olan o müttefikliği mümkün kılan
içeride ve bölgedeki 2015 evreninin sona ermesi.
2015’te içeride HDP ile CHP, laik-Batıcı muhalefet ve entelektüel çevreler yakınlaşmış, dışarıda ABD ve Avrupa’nın SDG ile ortaklığı güçlenmişti.
Bu ikisi birbirini destekleyen bir iklim yaratmıştı ve bu iki dünyanın ortak karşıtı Erdoğan Türkiyesi’ydi.
2024’ten sonra bu evren çöktü.
Bölgedeki dengeler tamamen değişti. Artık ABD ve Batı için iktidar düşman değil. Suriye’de bütün denklem altüst oldu.
Öcalan bunu gördü ve pozisyon değiştirdi, Kürt siyaseti devletle yeniden masaya oturdu.
Son 10 yılda Kürtleri dağda, hendekte ve mağdurken hep destekleyen eski dostların bir kısmı, masada kendi çıkarları için müzakere eden Kürtlerden memnun değil. Bunu ihanet olarak görüyor.
Kürt siyasetinin ve Kürtlerin çok önemli bir kesiminin kendileri için hayırlı gördüğü bir sürecin onların hayrına olmadığını iddia etmek iyi bir dostluk değil.
Mağdur ve dayanışan ilişkisine tam olarak dostluk diyemeyiz. Dostluk eşit ilişkiyi kabulle kurulur ve gerçek bir dost da dostu için en iyisini ister.
Bu güzelim ülkeyi içinde yaşayanların etnik kimlik, dini inanç ve varolma hakkı ve eşitlik talebi bağlamında okuyamamanın bedelini Türkiye çok ağır ödedi.
Ama ders alınmıyor ve geçmiş yok sayılırsa her şey güllük gülistanlık olur sanılıyor.
15 Ağustos Eruh Şemdinli baskınını; Öcalan’ın silahsızlanma ve siyasallaşma koordinatörü olarak görev alacağı söylenen bir zamanda, PKK havai fişekle kutladı; Öcalan Kandil’den gelen görüşmecilerine, bugün 15 Ağustos yanlıştı, biz asıl cezaevindeki zulmü iyi anlatmalıydık diyor, devlet üç beş çapulcu dedi ve elli yıl teröre karşı mücadele stratejisi yürüttü, ama 15 Ağustos’a kırk yıl içinde doğru teşhis konulamadı, konsa ve üç beş çapulcu deyip geçilmese tarih başka yaşanırdı.
Dön dolaş bu netameli tarih, bu ülkede ırkçılık var mı yok mu tartışmasına getiriyor.
Farklı etnik kimliğe veya inanca sahip insanlara karşı gerçekleşenenprovakasyonda şahsi sebepler şu bu olabilir, ama gerçek sebepler ve sonuçlar?
Gönül ilişkisi, mülkiyet anlaşmazlığı, para- pul alışverişinde veya başka meselelerde, muhataplardan biri Kürt olunca olaylar neden bir anda toplumsal infiale dönüşüyor ve kadınlar çocuklar vurulmamak için kaçacak yer arıyor, asıl cevaplanması gereken soru bu.
Kimsenin, toptancı bir anlayışla Türk halkını ırkçılıkla suçlama hakkı yok, ama kimsenin Kürt halkını da aynı şekilde teröristlikle suçlama hakkı da yok.
Peki HDP’li geçlerle Diyarbakır’da karşılaşan bir parti liderinin:
‘Hayret hiç biriniz katile benzemiyorsanız demesinin’ altında nasıl bir etnik hınç ve nefretin olduğunu anlamak için yeni PKK’lerin tarih sahnesine çıkması mı beklenecek?
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ve alçakça katledilen Musa Anter’in daha çocukluklarında kuyruklarına neden bakıldığı gerçeği daha ne zamana kadar saklı tutulacak?
Co isimli bir köpeğe Diyarbakır Cezaevinde Kürtler’in askeri tekmil vermesini isteyen zihniyetin adı ırkçılık değil de nedir?
Bir halk- burda Türkler- bu ırkçılıktan kendini korumak için siyasi güç denemek yerine doğal çarelere başvurdu, Kürt komşusuna kızını gelin verdi, oğlunu kendine damat yaptı. Ortak mülk aldı, ticaret yaptı.
Kürtler Türkler’in bu arzusunu asla karşılıksız bırakmadı.
Kürt nüfusun % 60’ı bugün Batı’da ve Türk halkıyla iç içe yaşıyor.
Her iki halk Kendini ve ülkesini Irkçılık belasından korumaya çalıştı etnik hınç ve fay hatları çatlayacak diye ödümüz patlarken, her iki halk arasında akrabalıklar, kan ortaklığı, soy ortaklığı oluştu.
Bunun kıymetini bilelim ama ırkçılığı başımıza bela edenlerin pusuda beklediklerini de görelim, yol açtıkları felaketleri, siyasi ve bürokratik alandaki tahakküm demeyeyim ama etki mekanizmalarının hala devam ettiğini bir türlü kırılamadığını görelim.
Yüzleşmekten korkmayalım.
Sırf korktuğumuz için olguların değişebileceğine inanmanın kimseye faydası yok.
Sözümü çok çarpıcı bir örnek olduğu için İkra hemşirenin uğradığı mağduriyet hakkında bir iki şey söyleyerek bitirmek istiyorum.
Güncel bir tartışma olduğu için hatırlatmak isterim, SDG genel komutanı, Mazlum Abdi önce İmralı’ya mı yoksa Ankara’ya mı gelir bilemeyiz.
Ama her şey yolunda giderse- temennimiz budur- geleceği muhakkak. Çünkü temsil ettiği hareket , Kürtler arasındaki statü tartışmalarını bir kenara bırakalım, Suriye’nin idari/ diplomatik bir ortağı.
Peki böyle bir süreçte İkra hemşire Halep’te bir SDG mensubu kadına karşı yapılan ihlali , hatta ‘savaş suçunu’ protesto etti diye görevden neden men edildi?
Böyle bir ceza mevzuata uygun olduğu için mi, yoksa çözüm ihtimali karşısında giderek azan ırkçı hezeyanları teskin etmek için mi, veya çare olur diye mi?
Bence ikisi de.
Ama hepimiz biliyoruz ki ağrı kesicilerin kanserli tümöre bir etkisi olmaz.
Bu gece Rebîülevvel ayının 12. gecesi, İsneyn gecesi… Resûl-i Ekrem Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin dünyamıza teşriflerinin 1501. sene-i devriyesi.
Bu gece ol gecedir kim ol şerîf
Nûr ile âlemleri eyler latîf
Bu gece şâdân olur erbâb-ı dil
Bu geceye cân verir ashâb-ı dil
Velâdet-i Nebî, İslâm ümmetine mübarek olsun.
Bu mübarek gece, içimizde sönmeye yüz tutan insanlık ve İslâmlık kandilini yeniden tutuştursun. İnsanlığın rahmete, ümmetin ise vahdete duyduğu ihtiyacı yeniden idrak ettirsin. Rabbimiz, Resûl-i Ekrem’in sünnet-i seniyyesine hakkıyla tâbi olmayı ve onun ümmeti olmanın mesuliyetini hakkıyla taşımayı bizlere nasip eylesin. Başta Gazze ve Doğu Türkistan olmak üzere, zulüm altında bulunan bütün kardeşlerimizin hürriyet ve selametine vesile olsun.
yaşadığım şehirlerde öteki takımın taraftarı kendi formasıyla dolaşamıyorsa, öteki halk kendi dilinden şarkılar söyleyemiyorsa, öteki inanç sahibi kendi inancını huzur içinde yaşayamıyorsa, bu benim için övünç kaynağı değil, utanç kaynağıdır.
Eğitimsiz, vandal, ırkçı ve gelişmemişler, emekçi kadınlara, çocuklara sırf Kürt oldukları için saldıran bu mikropların, bu ülkeye zerre faydası yok, o çocuğun saçının teline kurban olun…
akşama kadar sırtını sıvazlayın,
kolunuzu kaptığı anda parçalar timsah. istediğiniz kadar iyi davranın, ilk fırsatta sokar yılan. önüne dağ gibi et yığın, gözünüzü oymaktan çekinmez leş kargası. herkes fıtratı gereği yaşar. kuzu kurda dönüşmez hiçbir zaman, kurt da kuzuya.
solda zonguldak'taki mevsimlik işçilere saldıran ırkçı vandallar. sağda biçerdöveri yanan yozgatlı çiftçi için para toplayan erganili köylüler. iki kare ile iki ayrı grubun "insanlık" anlayışı.
Kürt mevsimlik işçiler, her mevsim bu türden ırkçı saldırılarla karşı karşıya kalıyor.
Bu provokasyonlara sebep olanlar soruşturulmalı ve hesap vermelidir.
İşçi kardeşlerimize ve ailelerine çok geçmiş olsun, saldırıyı şiddetle kınıyorum.
Dünyanın aşırı kalabalık olduğunu, bunun mutlaka azaltılması gerektiğini savunan "herifler", çıkmış utanmadan sizi hastalıklardan koruyacak, hayatınızı kurtaracak aşılardan bahsediyor, aşı dayatıyorlar.
Nesine inanacaksın bu güruhun?
Ersoy Dede adlı azılı köpektapar bana bir yazım üzerinden çamur atmaya çalışmış. Sebebi sahipsiz köpeklerle ilgili akademik bir yazımı kendisine yollamış olmam. Belki kesin inançlarından kurtulur diye düsünmüştüm. Ne gezer. Adam düştüğü çukurda umutsuzca çırpınmaya devam ediyor
Bir devlet vatandaşıyla olan hukukunu sosyal medya tepkileri üzerinden inşa ederse hayatınızın film olması, roman olması için yaşlanmanız gerekmez.
İkra hemşirenin bu genç yaşta yaşadıkları Kafka’nın Dava romanından farksız demiştim.
‘Dava’nın meslekten menle sonuçlanması ırkçı hezeyanların bir sonucudur.
Çok absürd ve çok da ironik mi olur bilemiyorum ama bu
‘ Dava’ kurulacağı söylenen ‘Silahsızlanma ve siyasallaşma komisyonuna’ oradan da hukuk komisyonuna havale edilir belki, İkra hemşire böylece görevine geri döner
Maocu-Aydınlık Şebekesi'nin peşine takılan ahmaklar montaj-dublaj videoyu kamuoyuna servis ederek kime ve neye hizmet ettiklerinin farkında değiller mi acaba?
Ergenekon mantığı ile Fetö mantığı ikiz kardeş gibidir; hakikati, toplumu, iklimi, yargıyı vs. her şeyi kirletir/çürütür.
İsrail,planlı ve kitlesel Yahudi göçleri (Aliyah) sonucunda kurulan bir devlet
Netanyahu’nun Hamas’la başlayan Hizbullah ve İran ile davam aden çatışmaları sonucunda,Yahudi göçü ile kurulan İsrail’den göçler başladı
İsrail Merkez İstatistik Bürosu (CBS) ve Tel Aviv Üniversitesi araştırmacılarının verilerine göre;son 3 yılda büyük çoğunluğu 25-45 yaşları arasında eğitimli 300 bin insan İsrail’den temelli göç etti ve göçler devam ediyor
Netanyahu,27 Ekim’de yapılacak seçimleri kaybetmemek için Suriye üzerinden Türkiye ile bir çatışmayı planlıyor
İsrail muhalefeti,aydınları,entelektüelleri,demokratları,Netanyahu’nun bu saldırganlığını durduramazsanız,bırakınız göçleri ülkeniz yok olma ile karşı karşıya kalır
Cemaatler ve devlet ilişkisine dair ikinci yazı
Devlet ve Cemaatler II: Dindarlıkta cemaatsel mahremiyetlerin ilgası
Devlet dindar siyasetçilerin eline geçince, devletin din ile olan ilişkisi değişti. Din işini devlet üstlenmek istedi. Bunun sebepleri sadece dini değil: Vatandaş üretimi (dindar nesil) veya dini enerjinin siyasetin ve devletin sadakat ihtiyacı için seferber edilmesi gibi çeşitli sebepler sözkonusu oldu. Dini cemaatler alışık olmadıkları yeni bir durumla karşılaştılar: Dini devletle paylaşmak ve devlet ile uyumlu bir çizgi tutturmak.
https://t.co/77M70DwpMs
Kinyas Kartal, Doğu'da büyük bir aşiretin lideriydi. Oğlu, bir tarihte, iş ortağı ve yakın arkadaşı olan biri tarafından sekiz yerinden kurşunlanarak öldürüldü.
Kinyas Ağa, cinayetin işlendiği tarihte Ankara'daydı. Oğlunun ölüm haberini alınca, Van'a hareket etti. Aşiret toplanmış, yas tutuyordu. Taziye evinde binlerce insan, Kinyas Ağa'nın dudakları arasından çıkacak bir emri bekliyordu. Van Gölü kadar büyüktü insanların öfkesi.
Kinyas Ağa, onu bekleyen ve ne diyeceğini merak eden aşiretinin insanlarına dönüp dedi ki:
“Ey cemaat, benim bir oğlum, bir oğlumu öldürdü. Ölen oğluma rahmet dilemekten başka yapacak bir şey yok, öbür oğlumu kurtarmaya bakalım, hepimizin başı sağolsun.."
Ve barış fikri, barış ideali için bir başka örnek davranış:
“Ben Manuel Galan, Paris'ten. Psikanalistim. Size sade ve üstünkörü bir diyalektik öneriyorum: Bence barış, bir başkasının hayatına duyulan sevgidir".
Sıradan dinleyici Manuel Galan, bu sözleri, Evrensel Kültür Akademisi'nin, 19-20 Aralık 2002 tarihinde, Nobel Barış Ödülü sahibi Elie Wiesel 'in de katıldığı barış üzerine düzenlenen forumda, "salondan bir dinleyici" olarak ifade etti, ben her iki yaşantıya, 13.7.2005 yılında Radikal 2’de Barışa Dair Bir Hikayeniz Olsun başlıklı yazımda yer verdim.
Aradan 21 yıl geçmiş.
Barışa dair görüşüm değişmedi ve barışı hiç bir zaman siyasi veya maddi bir pazarlık, bir al ver ya da ‘alan memnun satan memnun’ bir hadise olarak görüşmemeli.
Bir barış sürecinin böyle görülmesi, görünmesi barış idealine değil, ticari ideallere hizmet eder.
Barışı konuşmaya devam edeceğiz…
Çünkü asıl meselemiz bu.