Türkiye ciddi ekonomik ve sosyal yansımaları olan fon krizi ile uğraşırken Mekke anlaşmasının uygulanması için Riyad’da bir toplantı yapıldı.
1.Toplantının sonuç raporu medyada yerini aldı.
Rapora göre Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan, kolektif savunma taahhütlerinin uygulanması ve mutabık kalınacak askeri kuvvet ve kabiliyetlerin Suudi Arabistan’a hızla konuşlandırılması konusunda karar aldı. Bildiride bunun “tarafların ulusal mevzuatlarına uygun olarak” yapılacağı özellikle belirtiliyor.
2. Mekke Ortak Savunma Anlaşması TBMM’nin önüne gelmiş ve içeriği kamuoyuna açıklanmış bir anlaşma değildir. Buna rağmen “kolektif savunma”, “askeri entegrasyon” ve “hızlı konuşlandırma” gibi ciddi askeri yükümlülükler gündeme geliyor.
3. Türkiye, NATO üyesi olduğu halde Rusya-Ukrayna Savaşı’nda aktif tarafsızlığını korudu. Şimdi Suudi Arabistan’ın güvenliği için NATO’nun 5. maddesini hatırlatan bir kolektif savunma sorumluluğuna hangi şartlarla giriyoruz?
4. Bu sorumluluğun sınırı Suudi Arabistan topraklarının savunulması mıdır, yoksa Yemen’de Husilere karşı yürütülecek harekâta destek vermeye kadar uzanacak mıdır? Türk askerinin Yemen’de doğrudan muharebeye gireceği iddiaları doğrulanmış değildir. Ancak bu ihtimal dahi son derece risklidir.
5. Babülmendep, Türkiye’nin dış ticareti ve deniz ulaştırması açısından hayati önemdedir. Husilerin Türkiye’yi hasım olarak görmeye başlaması, Kızıldeniz’de deniz ticaretimizi ve bölgesel çıkarlarımızı doğrudan etkileyecektir.
6. Türkiye ağır ekonomik koşullardan geçerken, Suudi Arabistan’dan sağlanabilecek ekonomik veya mali destek uğruna Yemen’de yeni bir askeri risk üstlenmemelidir. Hele bunun sonucu ABD ve İsrail’in bölgesel stratejik yükünün bir bölümünü Türkiye’nin taşıması olacaksa çok daha dikkatli olunmalıdır.
7. Anayasa’nın 92. maddesi açıktır. Türk askerinin yabancı ülkelere gönderilmesi TBMM’nin yetki alanındadır. Türkiye’nin askerinin nerede, kime karşı ve hangi amaçla silah kullanacağı kamuoyunda tartışılmalıdır.
8.Türkiye, Yemen’de kendisine ait olmayan bir savaşın tarafına dönüşmemelidir.
9. Bir başka önemli gerçek Yemen’deki ateşkes sürecidir. 2015’te başlayan Suudi müdahalesinden sonra, Nisan 2022’de BM aracılığıyla ateşkes sağlandı ve Suudi-Husi cephesinde yaklaşık dört yıl süren fiilî sükûnet oluştu. Yeni tırmanma ise 13 Temmuz 2026’da Suudi destekli Yemen hükümet güçlerinin Sana Havalimanı’nı vurmasıyla başladı. Husiler bundan sonra Suudi Arabistan’a füze ve İHA saldırılarıyla karşılık verdi.
Dolayısıyla Türkiye neden dört yıllık sükûneti bozan tarafın yanında askeri bir sorumluluk üstleniyor?
10.Son olarak “ cui bono?”Yani bu gelişmeden kim kazançlı çıkıyor? Yemen’de İsrail’e karşı en sert askeri direnci gösteren ve Gazze nedeniyle Kızıldeniz cephesini açan Husilerle Türkiye’nin karşı karşıya gelmesi halinde bundan stratejik olarak kim yararlanacaktır?
Türkiye’nin Husilerle çatışması kuşkusuz İsrail ve ABD’nin üzerindeki bölgesel baskıyı azaltacaktır.
O halde Mekke Anlaşması Türkiye’yi neden kendi jeopolitik çıkarlarından uzaklaştırıp ABD-İsrail ekseninin bölgesel hedefleriyle örtüşebilecek bir askeri pozisyona sürüklüyor?
Türkiye Yemen’de kendisine ait olmayan bir savaşın tarafına dönüşmemelidir.
Araştırmacı yazar Volkan Özdemir‘den Türkiye’nin uyguladığı ekonomi politikası üzerine önemli bir yazı.👇👇👇
“Borsadaki fon krizine bakarken daha büyük resmi kaçırıyoruz; yeni dünya düzeninde güç yeniden sanayi ve üretim kapasitesine dayanırken Türkiye elindeki sanayi gücünü kaybediyor.”
https://t.co/PaJkJkcGzt
Fransız siyasi danışman ve yazar Thierry Meyssan’dan çok önemli bir 11 Eylül yazısı. Şöyle yazmış:
“11 Eylül saldırılarıyla ilgili aynı saçmalıkları yirmi beş yıl sonra tekrarlamak akıl almaz bir durum. O anın heyecanıyla fizik yasalarını göz ardı etmek mümkündü. Ancak bugün, İkiz Kulelerin jet yakıtı nedeniyle kendi içine çöktüğü ve 2.Kulenin de aynı şekilde çöktüğü ya da görünmez bir uçağın Pentagon’daki zemin kat kemerine çarptığı ancak kapı çerçevesine zarar vermediği iddiasında ısrar etmek, kör bir inanç veya psikiyatrik bir yaklaşım meselesidir.
Siyasi liderlerimiz ve gazetecilerimiz bu saldırılar için bir açıklama bulamıyorlarsa, bunu itiraf etmelidirler. Benim analizime katılmak zorunda değiller. Descartes’ın ülkesinde rasyonel olmakla övünürler.”
Türkiye için Babülmendep’in stratejik değeri bugün Hürmüz’den büyüktür.
Türkiye enerji ihtiyacını Rusya’dan Mavi Akım ve TürkAkım, Azerbaycan’dan TANAP/BTE, BTC, ayrıca LNG ve Karadeniz üretimi gibi farklı kanallardan karşılayabiliyor. Buna karşılık Çin ve Asya ile deniz ticaretinin özellikle konteyner ulaşımının Süveyş-Kızıldeniz-Babülmendep hattına bağımlılığı çok daha büyük . Somali’de de artık yalnız diplomatik ve askerî değil, doğrudan deniz jeopolitiğine bağlı çıkarlarımız var. Sismik ve sondaj faaliyetlerimiz devam ediyor .
Bugünkü Yemen krizinin başlangıcında kritik tarih 13 Temmuz 2026’dır. Sana Havalimanı pisti, İran’dan gelen uçağın inişini engellemek amacıyla Suudi destekli Yemen hükümet güçleri tarafından vuruldu. Husiler saldırıdan Riyad’ı sorumlu tuttu ve aynı gün Suudi Arabistan’a füze saldırıları başladı. Dört yıllık görece sakin dönem böylece kırıldı.
Şimdi daha tehlikeli bir aşamadayız. Husiler Kızıldeniz kıyısında ilerleyerek Babülmendep çevresindeki ağırlıklarını artırdı, Suudi Arabistan yeniden Yemen’i bombalıyor. Ancak Washington doğrudan askerî müdahaleye yanaşmıyor. ABD’nin desteği şimdilik istihbarat düzeyinde. Dahası ABD yetkililerinin Umman’da Husilerle görüştüğü ve Husi tarafının Amerikan gemilerini hedef almama sözü verdiği bildiriliyor. Bu tablo, savaşın yükünün giderek Suudi Arabistan üzerinde yoğunlaştığını gösteriyor.
Mekke yakınındaki drone olayı ise özellikle dikkatle ele alınmalıdır. Husiler Mekke’yi hedef aldıklarını kesin biçimde reddetti. Şu ana kadar kamuya açık bağımsız kanıt, enkaz incelemesi veya Husi üstlenmesi ortaya konmuş değil. Dolayısıyla olayın faili konusunda kesin hüküm yerine doğrulanmış teknik delili beklemek gerekir. Bunun sahte bayrak operasyonu olması büyük olasılık. Dolayısıyla gözler istihbarat örgütlerinde.
Yemen’in yakın tarihinde Suudi liderliğinde 26 Mart 2015’te başlayan savaş binlerce sivilin ölümüne ve büyük bir insani felakete yol açtı. BM, uygulanan hava ve deniz ablukasının gıda, ilaç ve yakıt ithalatına bağımlı Yemen halkı üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu kayda geçirdi. 377bin indan hayatını kaybetti. Bu nedenle 2015-22 döneminin bıraktığı toplumsal hafızanın birkaç yılda ortadan kalkmasını beklemek gerçekçi değildir.
Diğer yandan geçen hafta ortaya çıkan gizli askerî toplantıya da dikkat edilmesi gerekir . CENTCOM öncülüğünde ABD, İsrail, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Ürdün ve Mısır üst düzey askerî yetkililerinin Almanya’da bir araya gelmesi, bölgesel askerî koordinasyonun ulaştığı seviyeyi göstermektedir.
Bu nedenle asıl dikkat edilmesi gereken ihtimal, Yemen’deki tehdidin ortadan kaldırılması gerekçesiyle bölge ülkelerinin giderek daha geniş bir askerî harekâta çekilmesidir. Türkiye’nin böyle bir sürecin parçası yapılmasına karşı son derece dikkatli olması gerekir. Yemen’in dağlık coğrafyasında Husileri büyük çaplı bir kara harekâtıyla tasfiye etmeye çalışmak, tüm bölgeyi ve Türkiye’yi sonu belirsiz ve maliyeti yüksek bir savaşın içine çekebilir.
Türkiye açısından doğru strateji, Yemen’deki fiilî güç gerçekliğini kabul ederek Husilerle doğrudan siyasi ve diplomatik kanallar geliştirmektir. Afganistan’da Taliban gerçeğinin sonunda kabul edilmesi gibi, Yemen’de de sahadaki gerçeklik yok sayılamaz.
Türkiye’nin Suudi Arabistan ile ekonomik ilişkileri elbette önemlidir. Ancak jeopolitikte coğrafyanın ağırlığı paradan büyüktür. Babülmendep Türk deniz ticareti, Asya bağlantımız ve Somali’deki askerî, enerji ve deniz yetki alanı çıkarlarımız açısından vazgeçilmezdir. Türk bayraklı veya Türkiye bağlantılı gemilerin bu boğazdan geçişinin tehdit altına girmesi, alınabilecek herhangi bir kısa vadeli ekonomik desteğin çok ötesinde stratejik sonuçlar yaratır.
Türkiye Yemen savaşının tarafı değil, arabulucusu olmalıdır. Babülmendep’te hedefimiz yeni cephe açmak değil, Türk gemilerinin serbest ve güvenli geçişini garanti altına alacak siyasi zemini oluşturmaktır.
Dünya jeopolitiğinde aynı anda iki zıt rüzgâr esiyor. Batı’nın önemli güç merkezlerinden Birleşik Krallık’ta ayrılık tartışmaları güçlenirken, BRICS çatısı altında Küresel Güney ülkeleri birlik ve dayanışma arayışını sürdürüyor.
16 Eylül tarihli YouTube programımda Birleşik Krallık’ta İskoçya, Galler ve İrlanda ekseninde yükselen ayrılık ve kendi kaderini tayin tartışmalarını, BRICS’in değişen dünya düzenindeki yerini, Küresel Güney’in giderek artan ağırlığını tartıştım.
Ayrıca bölgemizdeki gelişmeleri başta Yunanistan Başbakanının Meis üzerinden Türkiye’ye verdiği jeopolitik mesajları değerlendiriyorum.
Bir tarafta yüzyıllardır dünya siyasetini şekillendiren Batılı yapılarda çözülme ve parçalanma eğilimleri, diğer tarafta yeni güç merkezlerinin birleşme ve çok kutuplu bir düzen oluşturma arayışı var.
Tarihin büyük sarkaçı yön değiştirirken 21.yüzyılın güç dengeleri yeniden kuruluyor. Bu büyük dönüşüm Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiriyor.
https://t.co/CrDc9WDJbD @YouTube
@_batrakov__9 «Батраков, привет! Очевидно, что ты очень талантлив, но ты очень боишься ошибиться! Ты должен брать на себя больше ответственности, чаще встречаться с мячом и больше участвовать в игре. В голевой зоне тебе нужно быть более креативным. Желаю успехов!»
46 yıl önce yaşanan 12 Eylül 1980 darbesi yalnızca sokaklardaki kardeş kavgasını ve terörü sona erdiren bir askerî müdahale değildi. Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve jeopolitik rotasını değiştiren tarihsel bir depremdi.
Darbenin arkasındaki büyük resmi iki eksende okumak gerekir.
Birincisi 24 Ocak 1980 kararlarıydı. Türkiye ithal ikameci, devletçi ve korumacı ekonomik modelden IMF ve Dünya Bankası destekli dışa açık liberal modele geçiriliyordu. Devlet küçülecek, dış ticaret serbestleşecek, özelleştirmenin ve yabancı sermayenin önü açılacak, emek ve sendikal yapı zayıflatılacaktı. 12 Eylül sonrasında siyasal ve sendikal direncin tasfiyesi bu programın uygulanmasını büyük ölçüde kolaylaştırdı.
İkinci eksen jeopolitikti.
ABD 1979 İran Devrimi ile kenar kuşak Jeopolitiğinde bölgedeki en önemli dayanaklarından birini kaybetmiş, aynı yıl Sovyetlerin Afganistan’ı işgaliyle Sovyetleri çevreleme doktrini ağır yara almıştı. Moskova’nın Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’na yaklaşması Washington için kabul edilemez bir jeopolitik tehditti. Türkiye büyüyen NATO karşıtı sol siyasetin etki alanına daha fazla girmemeliydi.
Bu ortamda NATO’nun güneydoğu kanadındaki Türkiye’nin Batı sisteminden uzaklaşması Washington açısından göze alınabilecek bir risk değildi.
12 Eylül terörü taktik düzeyde sona erdirdi. Ancak Türkiye’yi hegemonyaya daha sıkı bağladı. Sol ve Kemalist kesimler ağır darbe aldı. Milliyetçilik Amerikan Turancılığı ile yeniden biçimlendirildi. Din-devlet ilişkilerinin kodları değişti ve sonraki yıllarda Brzezinski’nin ünlü yeşil kuşak doktrini ile siyasal İslamın genişleyeceği alan açıldı.
Üstelik yıllar içinde kontrgerilla, gayrinizami harp yapılanmaları, provokasyonlar ve karanlıkta kalan siyasi cinayetler üzerine ortaya çıkan bilgiler, 12 Eylül öncesindeki kardeş kavgasının yalnızca kendiliğinden gelişen bir sağ-sol çatışması olarak okunamayacağını da gösterdi.
1967 Yunanistan Albaylar Cuntası, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri aynı Soğuk Savaş jeopolitiğinin farklı halkaları içinde değerlendirilmelidir.
11 Eylül’ün 25’inci yıldönümünde dünya yeniden tehlikeli bir jeopolitik kırılmanın eşiğinde.
Hindistan’da toplanacak BRICS Zirvesi’ne saatler kala Suudi Arabistan ile Yemenli Husiler arasındaki savaş körükleniyor. ABD, Suudi Arabistan’a Husilerle savaşında istihbarat, gözetleme ve keşif desteği sağlayacağını açıklıyor.
Ancak bugün dünya 11 Eylül 2001’in dünyası değildir. O dönemde Amerikan hegemonyası zirvedeydi. Bugün ise Amerikan merkezli tek kutuplu düzen aşınıyor, Çin yükseliyor, BRICS genişliyor ve bir zamanlar sistemin çevresinde görülen devletler artık geleceklerini Washington’un kurduğu hiyerarşi içinde tanımlamak istemiyor. Dünya sancılı biçimde çok kutupluluğa ve tarihin merkezsizleşmesine doğru ilerliyor.
Tam da Amerikan hegemonyasının zayıfladığı bu dönemde eski üstünlüğü koruma refleksi yeni çatışmalar, yeni cepheler ve yeni vekâlet savaşları üretme tehlikesi taşıyor.
İsrail ve ABD’nin İran karşısında adeta seçeneksiz kaldığı, Trump’ın başlattığı savaşı sonuçlandıramadığı, Brent petrolün 105 doları geçtiği ve küresel ekonomik krizin kapıya dayandığı bir konjonktürde şimdi Yemen üzerinden yeni bir cephe açılıyor.
Trump’ın “İran Savaşı Kasım seçimlerinden sonra bitecek” açıklaması bile içine düştüğü stratejik çıkmazı gösterirken, Suudi Arabistan-Yemen savaşı üzerinden Şii-Sünni fay hattının yeniden harekete geçirilmesi son derece tehlikelidir.
Bu savaş Yemen ile Suudi Arabistan arasında kalmaz. İran’ı, Körfez’i, Kızıldeniz’i ve giderek bütün Batı Asya’yı içine çekecek yeni bir Şii-Sünni vekâlet savaşına dönüşebilir.
Böyle bir bölünmeden en fazla yararlanacak ülke kuşkusuz İsrail olacaktır.
ABD’nin Suudi Arabistan’a desteğinin artırılması, Pakistan ve Türkiye’nin de Suudi Arabistan’la mevcut savunma ve güvenlik ilişkileri üzerinden bu cepheye çekilmesi ihtimali özellikle dikkatle değerlendirilmelidir.
Türkiye bu tuzağa düşmemelidir. Suudi Arabistan-Yemen çatışmasında taraf olmamalı, Şii-Sünni çatışmasını yeniden körükleyecek ve İsrail’in ekmeğine yağ sürecek hiçbir vekâlet savaşının parçası haline gelmemelidir.
Üstelik Türkiye’nin Uzak Asya ve Afrika ile deniz ticaretinin hayati güzergâhlarından biri Kızıldeniz-Babülmendep-Süveyş hattıdır. Bunun da ötesinde Türkiye bugün Somali’nin deniz yetki alanlarında yürütülen petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerinin önemli ortaklarından biridir. Bu faaliyetlerin denizdeki güvenliğine Türk Deniz Kuvvetleri de katkı sağlamaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’nin Husilerin doğrudan karşısına geçmesi yalnızca Yemen cephesinde taraf olmak anlamına gelmez. Babülmendep’in hemen karşısındaki Somali’de büyüyen ekonomik, enerji ve denizcilik çıkarlarımızı ve bu faaliyetlerin güvenliğini de ciddi biçimde riske atabilir.
Türkiye’nin hayati jeopolitik çıkar alanı Doğu Akdeniz’dedir, Ege’dedir ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndedir. Kızıldeniz-Babülmendep-Somali hattında ise giderek büyüyen ekonomik ve stratejik çıkarlarımız bulunmaktadır.
Tarih hiçbir merkezi gücü sonsuz kılmaz. Hegemonyaların asıl sınavı güçleri zirvedeyken değil, üstünlükleri aşınmaya başladığında verdikleri tepkidir. Daha fazla ortak mı yaratacaklar, yoksa eski ayrıcalıklarını korumak uğruna daha fazla savaş ve daha fazla düşman mı yaratacaklar sorusuna Türkiye malzeme olmamalıdır.
11 Eylül’den 25 yıl sonra Türkiye aynı oyunun yeni perdesinde geçmiş hatalarını tekrarlama lüksüne sahip değildir. Türkiye’nin Husi Suudi Arabistan veya diğer deyişle Şii Sünni çatışmasına taraf olması Ekim ayında seçime gidecek Netanyahu ve dinci siyonist koalisyona en büyük ödüldür..
Ankara, ABD ve İsrail’in vekâlet savaşında oyuncu değil, değişen çok kutuplu dünyanın gerçeklerini okuyarak yalnızca kendi milli çıkarlarının savunucusu olmalıdır.
Almanya’da AfD’nşn yükselişi ve son seçim zaferi üzerine düşüncelerim aşağıdaki gibidir.
1.Dünya Savaşı öncesinde Almanya, birliğini henüz birkaç on yıl önce tamamlamış, sanayisi ve ticareti olağanüstü hızla büyüyen, dünya pazarlarında İngiltere’ye meydan okumaya başlayan yeni bir güçtü. Alman sanayisinin, donanmasının ve küresel nüfuzunun yükselişi mevcut güç dengesini sarstı. Savaşın nedenlerini tek başına buna indirgemek mümkün değildir; ancak Almanya’nın yükselişi ile İngiltere arasındaki stratejik rekabet, 1914’e giden yolun temel unsurlarından biriydi.
Savaşın sonunda Versailles Anlaşması ile Almanya ekonomik çöküş, ağır toplumsal travma, hiperenflasyon ve ardından Büyük Buhran ile karşılaştı. Bu ortam Alman toplumunu radikalleştirdi. Nasyonal Sosyalistler bu öfkeyi, yoksullaşmayı ve aşağılanmışlık duygusunu kullanarak iktidara yürüdüler. Sonuç Dünya, Avrupa ve Almanya için tarihsel bir felaket oldu.
Almanya, II. Dünya Savaşı sonrasında üçüncü kez ayağa kalktı.
Avrupa’nın sanayi motoru, ihracat devi ve refah merkezi oldu. Özellikle Rusya’dan sağlanan ucuz enerji ile Alman yüksek teknolojisi ve sanayisinin birleşmesi, Almanya’ya muazzam bir rekabet avantajı sağladı. Bu model aynı zamanda Almanya’yı ekonomik olarak Avrasya’ya yaklaştırıyordu.
Bugün bu model parçalandı. Rusya ile enerji bağları koptu, ucuz enerji dönemi sona erdi, sanayinin rekabet gücü aşındı. Merkel sonrasında Scholz ve şimdi Merz gibi kifayetsiz finans kapitalin kuklaları döneminde Almanya giderek daha ciddi ekonomik ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya kaldı.
Ve şimdi AfD’nin Sachsen-Anhalt’ta yüzde 40’ın üzerine çıkan oyuyla ortaya çıkan tabloyu yalnızca “aşırı sağ yükseliyor” diyerek okumak büyük hata olur.
Tarih rahatsız edici bir paralellik gösteriyor. Almanya yükseliyor, jeopolitik dengeler değişiyor, Alman ekonomik modeli ağır baskı altına giriyor, refah geriliyor, toplum radikalleşiyor ve milliyetçilik güçleniyor. Savaş teşvik ediliyor. Halka rağmen Rusya ile bir NATO savaşı için her yol deneniyor.
Merz’in uğradığı bu büyük siyasi yenilgi sadece bir eyalet seçimi sonucu değildir. Alman toplumunun mevcut ekonomik ve siyasi düzene verdiği çok ciddi bir uyarıdır.
Almanya’nın bugün düştüğü tuzağın görülmesi gerekiyor. Çünkü tarihte Almanya’nın ekonomik çöküşü ve toplumsal radikalleşmesi hiçbir zaman yalnızca Almanya’nın iç sorunu olarak kalmadı.
Bugünkü tabloyu Türkiye açısından daha da önemli kılan bir başka gerçek, Almanya’da yaşayan yaklaşık 3 milyon Türk kökenlinin varlığıdır. Almanya’nın ekonomik ve toplumsal istikrarındaki her ciddi bozulma Türkiye’yi de doğrudan ilgilendirir. Bu nedenle Dışişleri ve Millî Savunma Bakanlıklarımız Almanya ve Rusya konusunda yapacakları her açıklamada Almanya’daki Türk toplumunun güvenliğini ve geleceğini de hesaba katmalıdır.
Daha önemlisi Türkiye, NATO-Rusya savaşını teşvik eden değil, aksine savaşı önleyen ve dengeleyen bir güç olmalıdır.
Türkiye’nin görevi cepheleşmenin parçası olmak değil, Avrupa’yı yeni ve çok daha büyük bir savaşa sürükleyebilecek süreçlerde stratejik dengeyi korumaktır. Almanya’nın bugün içine girdiği ekonomik, toplumsal ve siyasi türbülans düşünüldüğünde bu hassasiyet artık yalnızca dış politika değil, Almanya’daki milyonlarca Türkün geleceği açısından da bir millî güvenlik meselesidir.
@nevzatdindar Avrupa dönüşü rotasyonda ligde kesinlikle iş yapar. Zaten yedek santraforun Osimhen kadar biri olma şansı yok. Maliyet-Fayda anlamında doğru bir isim. Umarım getirebilirler.
🇹🇷 Bir avuç Türk dünyaya meydan okudu !Büyük Taarruzun şanlı bir zaferle taçlanışının 104.yıl döneminde başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere,zaferin mimari tüm kahramanlarımızı saygıyla,minnetle ve rahmetle anıyorum.Yaşasın Türk’ün zaferi.. Yaşasın tam bağımsız Türkiye 🇹🇷
Solun, Türkiye gibi bir ülkede, geniş kitlelerle buluşamamasının, dolayısıyla başarısız olmasının en önemli sebebi, sınıf mücadelesi yerine aşırı etnitise vurgusu yapmasıdır!
Başarılı olduğu hiçbir coğrafyada bunu göremezsiniz!
Çünkü oralarda emperyalizm solun içine Türkiye'deki gibi sızamamıştı!
Ve sol, hiçbir zaman ajanlarca kendine öğretilen bu ezberden kendini kurtaramamış ve iktidara gelecek halk desteğini bulamamıştır!
Ve aynı sınıftan olan insanlarla çatışma durumunda kalmıştır!
Konuyla ilgili bugün bile bir özeleştiri yapamadığı gibi, aşağıdaki gibilerde hala o etnik vurgulu ezberlerle konuşmaya devam etmektedir!
26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz
30 Ağustos 1922 Büyük Zafer
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkesi, temeli ve kilit taşı olan AYRICALIKSIZ YURTTAŞLIK ülküsüne yürekten bağlı; etnik, din ve mezhep ayrılıkçılığı gütmeyen tüm çağcıl uygar Anti-Emperyalist yurttaşlarımıza kutlu olsun.
@_batrakov__9@GalatasaraySK Добро пожаловать, Алексей! Самая важная черта, отличающая «Галатасарай» от других великих клубов, — это умение играть в свою игру, кем бы ни был соперник. Для игрока «Галатасарая» такие слова, как страх или нерешительность, абсолютно неприемлемы. Проиграй, но не сдавайся! Удачи!
önce vatan... önce Mustafa Kemal Atatürk, önce O'nun ilke ve inkilapları... önce şehidim, önce gazim, önce ailem, sonra Galatasaray... bu sıralamada yeri olmayanın hayatımda da yeri yok... Rabbim şaşırtmasın...
Kullandığım kelimeler ironi değil demişsin @SebahattinReis destek verdim dediğin süreç şerefsiz bir süreçtir. Bundan sonra şerefine denk ortamlarda şerefine denk kişilerin reisliğini yap. Bunu camianın kapısından sokarsanız siz de şerefsizsiniz @Metinozturk1905@abdullahkavukcu