🔒 PRIVATE TELEGRAM
Content you won't find anywhere else.
https://t.co/Sa7lf4MJzY
Join before access gets restricted.
https://t.co/Sa7lf4MJzY
The best content stays behind this link.
https://t.co/Sa7lf4MJzY
Altın takıyı süs sanıyorsun ama kadim medeniyetler onu süs olarak takmadı. Altın dünyadaki en iyi elektrik iletkenlerinden biridir, okside olmaz, bozulmaz, frekansını kaybetmez. Sen onu bileğine taktığında o metal senin nabız noktandaki elektromanyetik alanla rezonansa girer. Nabız noktaları vücudun enerji geçiş kapılarıdır, Çin tıbbında bunlara "meridyen kavşakları" denir, Ayurveda'da "marma noktaları" denir. Altın o kavşaklardaki enerji akışını hızlandırır ve düzenler. Hint geleneğinde kadınlara altın takı takılması estetik değil terapötiktir. Burun halkası, ayak bileziği, bileklik hepsinin yerleştirildiği nokta belirli bir sinir ağına denk gelir. Burun halkası yüz sinirini uyarır ve üreme sistemiyle bağlantılı enerji hattını aktive eder. Ayurveda bunu binlerce yıldır biliyor, modern tıp buna refleksoloji diyor.
İslam'da erkeklere altın haram kılındı ama kadınlara serbest bırakıldı. Bu keyfi bir kural değil. Erkek bedeni zaten testosteronla yüksek frekansta çalışır, altının amplifikatör etkisi o frekansı dengesiz bir noktaya taşır. Kadın bedeninde ise östrojen baskın döngüsel bir sistem vardır ve altın o döngüyü stabilize eder. "Hüküm tıbbî değil" diyeceksin ama hükmün arkasındaki hikmet biyofiziğe dokunuyor. Antik Mısır'da altın tanrıların eti olarak adlandırılırdı. Firavunlar altınla gömülürdü çünkü altının ölümden sonra da frekans taşıyıcı olduğuna inanılırdı.
Hermetik gelenekte altın güneşin metalidir, güneş ise yaşam gücünün kaynağıdır. Simyacılar kurşunu altına çevirmeye çalışırken aslında düşük frekansı yüksek frekansa dönüştürmenin formülünü arıyordu. O çalışma maddesel değil ruhsaldı.
Sen altını kasada saklıyorsun. Kadim bilgeler onu tenine temas ettirirdi. Çünkü altın tene değmediğinde sadece metaldir, tene değdiğinde antene dönüşür.
Çin mitolojisinde çayı keşfeden, tarım ve tıp tanrısı Shennong, her türlü bitkiyi toplayıp kurutur, tadına bakar, katalog oluşturur. Kendisini ne zaman yorgun hissetse küçük, yeşil bir yaprak çiğner. O zaman tazelendiğini hisseder. Çince cha, 查 "araştırmak" anlamına gelen bir fiil. Şimdi biz ona çay diyoruz.
Sen bunu bilimsel bir keşif sanıyorsun ama İslamiyet 1400 yıldır bunu söylüyor. Sûfîler insana "nur" (ışık) derdi, bu şiirsel bir mecaz değildi, teknik bir tespitti. Kuran'da Allah "nur" kelimesiyle tanımlanır ve "Allah göklerin ve yerin nurudur" ayeti sana açıkça söyler: yaratılışın özü ışıktır. Sen o nurdan bir parça taşıyorsun, hücrelerinin foton yayması ilahî bir imzadır.
Hermetik gelenekte insan "ışığın bedeni" olarak tanımlanır. Eski Mısır metinlerinde ka ve ba denen enerji bedenleri hep ışıkla ilişkilendirilirdi. Hint yogileri aura derler, çin tıbbı chi derdi, tasavvuf latîfe derdi. Farklı isimler ama hepsi aynı şeyi işaret ediyor: sen sadece et ve kemik değilsin, sen bir frekans yayıcısıdır ve o frekansın taşıyıcısı fotondur. Bilim yeni keşfetmiş bunu.
Şimdi asıl meseleye gel. DNA'nın yüzde seksen sekizini bilim çöp DNA ilan etti. İşe yaramaz dedi. Ama o yüzde seksen sekiz ışık ve ses frekanslarını alan, işleyen ve ileten bir anten görevi görüyor. Sana çöp dedikleri şey aslında senin kozmik alıcın. Onu devre dışı bırakmak için ne yaptılar? Flor, işlenmiş gıda, yapay ışık, ekran radyasyonu. Pineal bezini kireçlendirdiler ki üçüncü gözün kapansın, iç ışığını göremesin. Allah sana ruhundan üfledi ve o üfleme ışıktır. Biyo-foton denen şey bilimin 1400 yıl gecikmeyle fark ettiği kadim hakikattir. Allah'ın yaratma sanatıdır.
Gül esansiyel yağının düzenli olarak solunması insan beynindeki gri madde hacminde ölçülebilir artışlara yol açabileceği gösterildi.
Her gün kıyafetlerine esansiyel gül yağı uygulayan 28 ve sadece su uygulayan 22 kadın, beyin MR' ları ile değerlendirildi.
Gül yağı kullananlarda özellikle hafıza işleme, öz referanslı düşünme ve duygusal düzenleme ile ilgili bir bölge olan posterior singulat kortekste (PCC) belirgin bir etkiyle birlikte, beynin tamamında gri madde hacminde (GMV) önemli bir artış olduğu bulundu. Amigdala veya orbitofrontal korteks gibi bölgelerde önemli bir değişiklik olmadı.
Gül yağındaki aromatik bileşiklerin doğrudan limbik sisteme ulaşarak, nöroplastisiteyi destekleyebilecek ve yaşa bağlı beyin atrofisine karşı koymaya yardımcı olabilecek sürekli bir uyarım sağladıkları düşünülüyor.
Bu sonuç, demansın önlenmesi açısından önemli sonuçlar doğurabilir, çünkü PCC, Alzheimer hastalığı gibi durumlarda erken dönemde etkilenen bölgeler arasında yer alıyor.
https://t.co/UtNIYjKanz
Güney Koreli Dr. Hamid Choi, hayatının tam yedi yılını Kur’an-ı Kerim’i ve Sahih Buhari’yi Koreceye çevirmeye adadı.
Sadece bir çeviri yapmadı…
Bir köprü kurdu.
Bir milletin kalbine İslam’ın kelimelerini kendi diliyle taşıdı.
Ve bunu başaran ilk Koreli Müslüman oldu.
Azim nedir?
Adanmışlık nedir?
İnancın ilme dönüşmüş hali nedir?
İşte cevabı burada.
Bazıları konuşur…
Bazıları ömrünü verir.
Gelin size anlatayım
Dudak mukozası vücuttaki en ince derilerden biri. Normal cildin 10-15 katmanı varken dudakta 3-5 katman var sadece. O yüzden altındaki kan damarları direk görünüyor ve renk değişimleri ilk orada ortaya çıkıyor.
Soğukta dudakların morarması vücudun klasik triyaj sistemi. Beyin diyor ki el ayak dudak sizi feda ediyorum kanı iç organlara çekiyorum. Periferik vazokonstrüksiyon denen olay bu. Evrimsel olarak dudakların hayatta kalma öncelik listesinde en altta olması acı ama gerçek.
Dehidrasyon da dudaktan belli oluyor ilk. Vücut su kaybedince mukoza kuruyup çatlıyor çünkü dudakta yağ bezi yok. Ter bezi yok. Kendi kendini nemlendirme kapasitesi sıfır. Dil ile ıslatmak da işi daha kötü yapıyor tükürük buharlaşırken kalan nemi de alıp gidiyor.
Demir ve B12 eksikliğinde dudak kenarlarında angular cheilitis denen yarıklar çıkıyor. Insanlar bunu uçuk sanıp krem sürüyor ama olay beslenme eksikliği. Vücut yine en ince deriden sinyal veriyor sana ama sen googlea dudağım neden çatlıyor yazıyorsun
Bir baykuşun boynundaki tek bir atardamar bile kopmadan başını 270 dereceye kadar nasıl döndürebildiğini hiç merak ettiniz mi? Ve neden insanlar onun çağrısından sanki bir felaket habercisiymiş gibi korkuyor? Gerçek, basit halk efsanelerinden çok daha tuhaf.
Baykuş, mutlak sessizlik içinde uçan tek canlıdır. Tüyleri, sesi tamamen emmek için olağanüstü bir hassasiyetle tasarlanmıştır; öyle ki, modern radar teknolojileri kanatlarının tasarımını taklit etmeye çalışmaktadır. Sadece avını avlamakla kalmaz; aniden, sanki havadan fırlamış gibi ortaya çıkar.
Bir baykuşun gözleri bizimkiler gibi küresel değildir; kafatasının içine kemik halkalarla sabitlenmiş uzun tüp şeklindeki yapılardır. Gözlerini sola veya sağa hareket ettiremediği için, Yaratıcı ona boynunu insan fiziksel sınırlarının çok ötesinde döndürme konusunda şaşırtıcı bir yetenek bahşetmiştir. Bir insan bunu denese, atardamarları anında yırtılırdı. Ancak baykuşun başında, dönüş sırasında beyne oksijen sağlayan ve herhangi bir kesintiyi önleyen yedek kan "rezervuarları" bulunur.
Eski uygarlıklarda baykuşa “gecenin kuzgunu” lakabı verilmiş ve bazıları onu öteki dünyaya açılan kapıların bekçisi olarak tanımlamıştır. Modern bilimde bile, gece görüşü insanlardan on kat daha üstündür; sanki bizden mahrum olduğumuz “frekansları” algılıyormuş gibi.
Bu yaratık sadece bir yırtıcı kuş değil, ölümcül sessizliğin, korkutucu keskinliğin ve karanlığın ötesini görebilme yeteneğinin birleştiği biyolojik bir makinedir. Yaratan, mükemmelleştiren ve evrenine, gerçeğin sadece küçük bir kısmını gördüğümüzü hatırlatan sırlar yerleştiren Allah'a şükürler olsun.
çocuklara tevekkülü anlatırken bi sandalyeye oturuyorum. diyorum ki “bunun sırtı var di mi ne güzel yaslanıyorum. farz edelim ki arkası yok, ne olur; düşerim di mi?” evet diyorlar. hatta düşüyorum bilerek, kahkaha da atıyorlar. sonra diyorum ki “işte Allaha tevekkül de böyledir, eğer Allaha gerçekten yaslanırsanız asla yere düşmezsiniz, canınız acımaz, ne zaman yaslanacak olsanız onun orda olduğunu bilirsiniz.”
aradan zaman geçiyor, tevekkül neydi diyorum. “düşmüştün ya öğretmenim, düşmezsin işte” diyorlar. yaşı 5-9 arasında değişen çocuklara öğretebildiğim bir şeyi, 30 yaşındaki meryeme niye öğretemiyorum?
Abdest alırken kulakları neden ıslatıp ovalıyoruz sorusu kafama takıldı ne alakaysa
Karşılaştığım kaynaklarda "temizlik", "peygamberimiz öyle yapıyordu vardır bir hikmeti" minvalinde cevaplar gördüm. Neyse deyip geçiştirdim
Bugün yanlışlıkla "vagus siniri" çıktı karşıma
Bu vagus denen mekanizmanın mucizelerini yeterince konuşmuyoruz. İlginç olan, binlerce yıl önce böyle birşeyin adı sanı yokken abdest hareketlerinin çoğunda yer alması
Özellikle kulak içiyle arkasının suyla mes edilmesi...
Kulak, vagus sinirini en hızlı uyaran bölgeymiş. Bu uyarılma ne demek mi? Otonom kontrol ve parasempatik sistemin aktivasyonu, yani beden ve zihnin rahatlayıp sakinleşmesi demek
Kısacası bu ritüeli günde 5 kere tekrar etmek = gün boyu güvende hissetmek, zihin berraklığı, özgüven artışı
Bilimsel araştırmaları aşağıda: