"Üniversitede, en çok sevdiğim hocanın odasındaydım. Bana, “Ne olmak istiyorsun?“ dedi. “Entelektüel olmak istiyorum.” dedim.
“Senden entelektüel olmaz” dedi”
Şaşırmıştım, sonra, kırılgan bir ses tonuyla;
“Dersinizi geçmeme rağmen sürekli dersiniz deyim. Okulda en çok okuyan, araştıran ve tartışmalara giren, hep benim?" dedim.
“Senden Entelektüel olmaz”dedi.
Çok kızmıştım!
"Doç. tezlerin konularını bile ben öneriyorum" dedim. Prof. gülümseyerek geriye yaslandı.
Senden çok iyi bir araştırmacı olur. Ama entelektüel olmaz. Nedenine gelince, sana entelektüel olamazsın dediğimde, bana bir entelektüel gibi “Niçin olmaz?" diye sormadın, aksine alındın ve hiddetlendin.
Yazarlık bilgi işidir. Entelektüellik bilgi değil, davranış biçimidir. Bir insanın entelektüel olması için en az 3 kuşak ailesinin okuması gerekir.
Okulun önüne bak. Hepsi son model araç dolu ve hocalara ait. Her sene model yenilerler. Gerçekten böyle bir yenilenmeye ihtiyaçları var mı? Niçin bu şekilde yaşıyorlar.
Çünkü o ünvanlarla gördüğün hocalarının kariyerleri ne kadar yüksek olursa olsun, ruhları feodal bir köylü. Güçlerini topluma kabul ettirmek için böyle hava atmak zorundalar.
Gerçek bir entelektüel asla bu güdüyle hareket etmez. Entel feodal köylülere artık diploma ve ünvan da yetmez. Tıpkı paranın yetmediği gibi.
Prof. Dr. İlber ORTAYLI Anısına Saygıyla 🙏🙏🙏
Sadio Mane : "When I left Bambali, my hometown, I promised three things. Not to disappoint my parents, become a professional football player and return to my village to build a school." So far, he has:
- Built a $693,000 hospital,
- Built a $350,000 school,
- Gives each family €70 monthly,
- Provides 4G internet,
- Gives laptops to students.
The world needs more people like Sadio Mane!
Okumanız ve paylaşmanız dileğiyle:
1️⃣ 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’de yalnızca siyasal değil, aynı zamanda sosyoekonomik bir dönüşüm de yaşanmaya başladı. Bu dönüşümün en belirgin sonucu, uzun yıllar ekonomik merkezin dışında kalmış, görece daha muhafazakâr Anadolu orta sınıfının yukarı doğru hareketliliğiydi.
Bir zamanlar ev sahibi olma hayalini emeklilik ikramiyesine bağlayan, araba hayalini yirmi yaşında bir külüstürle sınırlayan, tatili köye gitmekten ibaret gören insanlar; mortgage kredileriyle, sıfır kilometre otomobillerle, her şey dahil tatil köyleriyle tanıştı. Sokakta tel arabayla oynayarak büyüyen ebeveynler çocuklarına uzaktan kumandalı arabalar alabildi. Kuran kursuna giden nesiller, çocuklarını piyano, keman ve bale kurslarına göndermeye başladı.
Belki de bu dönemin ruhunu en iyi özetleyen cümle şuydu:
“Ben görmedim ama çocuğum görsün.”
Ancak ekonomik sermayedeki bu hızlı yükseliş, aynı hızda bir kültürel dönüşümle desteklenmedi. Anadolu insanı apartman hayatına geçti ama ayakkabısını kapının önüne koymayı sürdürdü. Çünkü mesele yalnızca ekonomik sınıf değiştirmek değildi; davranış kalıplarını, estetik tercihleri ve gündelik hayatın görünmez kodlarını dönüştürmekti.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu buna “kültürel sermaye” adını verir. Ona göre para kazanmak ile o paranın içinde hareket ettiği kültürel evreni içselleştirmek aynı şey değildir. İnsanlar ekonomik sermayeyi kısa sürede edinebilir; fakat zevkler, görgü biçimleri ve estetik yargılar kuşaklar boyunca oluşur. Bourdieu’nün “habitus” kavramı tam da bunu anlatır: İnsan, çocukluğundan itibaren içine doğduğu dünyanın davranış kalıplarını bedenine ve zihnine yerleştirir.
Türkiye’de yaşanan dönüşümün sancısı da burada ortaya çıktı.
Ekonomik güç el değiştirdi; fakat o gücü taşıyacak kültürel kolonlar aynı hızda inşa edilemedi. Zaman zaman o kolonları dükkân yapmak için kendimiz kestik. Sonuçta ortaya, beyaz Türk olmanın ekonomik değil kültürel bir durum olduğunu geç fark etmiş bir toplum manzarası çıktı. Beyaz Türk taklidi yapan ama üzerinde biraz iğreti duran bir yaşam tarzı oluştu.
Keman kursuna giden çocuğa dedesinin “Sen Gavur Hacı’dan barak çalabiliyon mu?” diye sorması, aslında muhafazakâr orta sınıfın yaşadığı açmazın küçük bir özetidir. Piyanonun başındaki çocuğun Fazıl Say olmasını beklerken, ondan Şehit Tahtında Rabbe Gülümser ilahisini çalmasını istemek, iki farklı kültürel kodun aynı bedende buluşma çabasının yarattığı gerilimi gösterir.
Bugün bize abartılı gelen ev dekorasyonları, sünnet organizasyonları, mezuniyet törenleri ya da “sınav anneliği” gibi olgular da bu bağlamda okunabilir. Muhalif çevrelerin “görgüsüzlük” diye tanımladığı şey, aslında ekonomik gücün estetik olgunlukla buluşamamasının dışavurumudur.
Alexis de Tocqueville, demokrasinin aristokrasiyi ortadan kaldırırken yeni bir eşitlik arzusu ürettiğini söyler. Ancak insanlar eşitlenirken aynı zamanda birbirlerini taklit etmeye başlarlar. Türkiye’de de uzun süre kültürel merkezin dışında kalmış kesimler, merkezin sembollerini benimseyerek o merkeze ait olabileceklerini düşündüler. Sorun, sembollerin ruhundan kopuk biçimde taklit edilmesiydi.
Muhafazakâr kesim, üç bin yıllık Anadolu birikimini; Aşık Veysel’i, Karacaoğlan’ı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Yunus Emre’yi çağdaş biçimlerde yeniden üretebilirdi. Fakat çoğu zaman bu imkân değerlendirilemedi. Kendi kültürel mirasını modernleştirmek yerine, cehaletin parayla buluştuğu petrol zengini Arap şeyhi estetiğine öykünen bir gösteriş kültürü ortaya çıktı.
Burada mesele, çocuğu piyano kursuna mı yoksa bağlama kursuna mı göndermek değildir.
Asıl mesele, insanın kendine ait olanı aşağılık kompleksi duymadan geliştirebilmesidir.
Bağlama çalan bir çocuk aynı zamanda piyano da öğrenebilir. Yunus Emre okuyup Shakespeare tanıyabilir. Karacaoğlan’ı bilirken Bach dinleyebilir. Kültürel özgüven, başkasını reddetmekten değil; kendini bilerek başkasına açılabilmekten doğar.
Diyelim ki Fatih Hoca hesap sormak istedi; 1993 Akdeniz Oyunları’nda Ümit Milli Takım’ı şampiyonluğa ulaştıran, EURO 1996’da Türkiye’yi tarihinde ilk kez Avrupa Şampiyonası finallerine taşıyan, EURO 2000’de çeyrek finale kalan milli takımın ve 2002 Dünya Kupası’nda dünya üçüncüsü olan milli takımın temellerini oluşturan, EURO 2008’de yarı final coşkusunu yaşatan, Türk futbolunun en değerli başarılarından biri olan UEFA Kupası’nı ülkemize getirip UEFA Süper Kupası’nın alınmasına vesile olan, Milli Takımı’nın kaptanlığını yapmış Fatih Terim hesap sormayacak da kim hesap soracak?
- İbrahim Hacıosmanoğlu'dan Fatih Terim'e: "Kimden hesap soracaksınız?"
🗣️ Uğur Karakullukçu: "Sizden soracak. Fatih Terim bu. Bazı isimleri ağza alırken biraz dikkatli olmak lazım. Sizin futboldaki ulaştığınız en büyük mertebelerin yolunu 3 tur atmış bir adamdan bahsediyoruz.
Kaldı ki ben Fatih Terim'in konuşmasına inanamıyorum. Yemin ediyorum gördüğüm en temiz konuşmalardan biri. En ufak bir şey yok. Tam tersi orada hesap soralım diyen insanları telkin ediyor. "Halkımızdan ne rica edebiliriz? Hesap her zaman sorulur. Şimdi değil, bir maçlarımızı oynayalım ondan sonra gerekirse sorulur" diyor. Daha ne diyecek ki bu adam? Fatih Terim'e de ne söyleyeceğini öğretmeyin bir zahmet.
Şenol Güneş'i aramış da Fatih Terim'i arama gereği hissetmemiş. Çok da Fatih Terim'in umurundadır açıkçası." (Uğur Karakullukçu YouTube)
🧐🤔Nürnberg Duruşmaları sırasında Hermann Göring, psikolog Gustave Gilbert'a bir röportaj verdi ve şöyle dedi:
“Tabii ki halk savaşı istemez. Neden bir köylü, en iyi ihtimalle çiftliğine sağ salim dönme umuduyla hayatını riske atsın ki?
Doğal olarak, insanlar savaşı istemez. Rusya’da, İngiltere’de, Amerika’da kimse savaş istemez — hatta Almanya’da bile. Bu apaçık.
Ama sonunda, bir ülkenin politikasını belirleyen liderleridir. Ve ister demokrasi olsun, ister komünist bir devlet, ister parlamento, ister faşist bir diktatörlük; halkı peşinden sürüklemek her zaman basittir.”
Gilbert itiraz etti:
“Ama demokraside bir fark var — halk, seçilmiş temsilcileri aracılığıyla sesini duyurabilir.”
Göring buna karşılık verdi:
“Bu çok güzel, ama halkın sesi olsun ya da olmasın, liderlerin emrine koşmaya her zaman ikna edilebilirler. Bu kolaydır. Yapmanız gereken tek şey, onlara saldırıya uğruyorlar demek ve barışçılları vatanseverlik eksikliğiyle ve ülkeyi tehlikeye atmakla suçlamaktır. Bu, her ülkede aynı şekilde işler.”
— Nürnberg Günlüğü, 18 Nisan 1946
Kulağa tanıdık gelmiyor mu?