Thanks for the follow, you have been picked for a chat with me. This is my way of showing you all that you are not forgotten,Thanks for supporting my Dream
Thanks for the love and support you showered , it's been a wonderful year having fans like solidly behind me, this is my way of saying thank you for all the people who brought me this far making me who I am today. kindly Direct your reply to my page Thanks for your comments.
I'm truly thankful for your love and support. Having passionate fans like you means the world to me. Reflecting on this amazing year, I appreciate everyone who's been part of my journey. Please feel free to share your thoughts on my page. Thank you!
MÜGE ANLI'NIN "RAHMİ BEY"İNİN BİLİNMEYEN YÜZÜ VE YÜREK BURKAN HİKAYESİ
Biz onu ekranlarda Müge Anlı’nın sağ kolu, stüdyonun "tonton dedesi" olarak tanıdık ama buzdağının görünmeyen kısmı sandığımızdan çok daha derin ve karanlık... Yıllarca yeraltı dünyasının en korkulan isimlerinin avukatlığını yapmasından, canlı yayında milyonları ağlatan o büyük acıya uzanan film gibi bir hayat.
Ekranlardaki o babacan tavrın arkasında, aslında ceza hukukunun en çetin cevizlerinden biri yatıyor.Kulislerde konuşulanlara ve arşivlerdeki bilgilere göre; Rahmi Özkan bir dönem Dündar Kılıç gibi yeraltı dünyasının "baba" diye tabir edilen en ağır isimlerinin vekilliğini üstlendi. Hukuk dünyasında "İstanbul'da yaşayıp da başı derde giren tüm babaların kapısını çaldığı isim" olarak nam saldığı iddia edilirdi. Hatta hemşehrisi İbrahim Tatlıses ile dostluğu o kadar derindi ki; arşivlerden çıkan görüntülerde oğlunun düğününde sahne alan İbo’ya dolarlar yağdırdığı o şaşalı anlar, bugünkü sakin imajıyla tam bir tezat oluşturuyordu.
Ancak hayat, en sert avukatları bile en savunmasız yerinden vurabiliyor...Başarılı avukat kimliğinin ötesinde, torununa aşık bir dedeydi Rahmi Bey. Henüz 13 yaşındaki torunu Uğur, amansız bir hastalıkla (akciğer kanseri) mücadele ederken, o her sabah stüdyoya gelip işini yapmaya devam etti. Ne zaman ki o acı haber geldi; işte o zaman stüdyodaki o güçlü adam yerini gözyaşlarını tutamayan yaralı bir dedeye bıraktı. Müge Anlı’nın o haberi verirken boğazının düğümlendiği anlar, hafızalardan silinecek gibi değildi.
Şimdilerde o tarifsiz evlat acısını kalbine gömüp, "Hayat devam ediyor" diyerek yine aynı koltukta bizlerle olmaya devam ediyor.
Yeraltı dünyasının sert rüzgarlarından geçip, evlat acısıyla sınanan ve hala dimdik duran Rahmi Bey'in bu hayat hikayesini biliyor muydunuz?
Tanju Ve Hülya’nın Bir Evde Ablukaya Alındığı O Gün!
Yer: Suadiye Tarih: 1989.
Bir apartman dairesinin önünde polisler, yüzlerce meraklı ve “Tanju dışarı!” diye bağıran bir kalabalık...
Samsunlu genç bir futbolcu, üzerinde o dönemin salaş kazakları, gözlerinde büyük bir hırs... Tanju Çolak daha yolun başındayken üç hayal kurmuştu:
1. Mercedes almak
2. Galatasaray'da oynamak
3. Hülya Avşar ile sevgili olmak.
Tanju sırasıyla önce Galatasaray’a imza attı, sonra Mercedes’ini çekti. Sırada imkansız gibi görünen son hayali vardı. İmkansızdı çünkü Tanju artık evliydi. O dönem Hülya Avşar ise askerdeki sevgilisi Coşkun Sabah'ı bekliyordu... Ya da Coşkun öyle sanıyordu.
Askerdeki Coşkun Sabah, ankesörlü telefon kuyruklarında sevgilisine ulaşmaya çalışırken telefona hep anne Emral Avşar çıkıyor ve “Kızım evde yok” diyordu. Meğer o sırada Gol Kralı ile yeni bir aşka yelken açmıştı bile. Ama bombanın patlaması 1989'un o sıcak öğleden sonrasına denk gelecekti.
Bir okur ihbarıyla gazeteciler Suadiye'deki o meşhur eve damladı. Hülya üstü açık BMW ile geldi, arkasından Tanju girdi dendi. Dakikalar içinde sokak mahşer yerine döndü. Dairenin elektriği ve suyu kesildi. Şansal Büyüka eline megafonu alıp “Tanju evladım ben Şansal, çık dışarı artık” diye bağırıyordu. Daireden ise çıt çıkmıyordu.
Gece 11 olduğunda kapı açıldı. Hülya Avşar, üzerinde kareli ceketi, gözünde siyah güneş gözlükleriyle (gece yarısı?) kalabalığı yararken o efsane soru geldi: Muhabir: “Abla saçların ıslak. Evde yağmur mu yağdı?” Ertesi gün gazeteler “Rezil Oldular” manşetiyle çıktı. Tanju’nun tek karesi bile yoktu, kaçırılmıştı.
Herkes bitti bu iş derken onlar 3 yıl boyunca aşklarını saklamadan, inadına yaşadılar. Tanju 3 hayalini de gerçekleştirdi ama bedelini manşetlerden hiç düşmeyerek ödedi.
Halit Ergenç’in İlk Eşiyle Film Gibi Tanışma Anı!
Sene 2007. Halit Ergenç, bir film çekimi için Foça'da. Bir akşam yemekte yan masadaki Gizem Soysaldı'yı görüyor. Centilmenlik mi dersiniz, taktik mi bilemem; masaya gitmek yerine bir garsonu yolluyor. Garsonun ilettiği not net: Halit Bey, dünyanın en hanımefendi kızıyla tanışmak istiyor.
Gizem şaşkın ama etkileniyor. Ayaküstü başlayan sohbet, baş döndürücü bir aşka dönüşüyor. Halit Ergenç o dönem Gizem'i o kadar el üstünde tutuyor ki, Gizem o günleri şöyle anlatıyor: Beni aldı, bir gökdelenin en tepesine çıkardı...
Herkes onları Rüya Çift sanıyordu.
Tanışmalarının üzerinden çok geçmeden nikah masasına oturuyorlar. Ancak evliliğin henüz cicim ayları biterken, Türkiye'yi ekran başına kilitleyen "Binbir Gece" dizisi başlıyor. Set ışıkları, Şehrazat karakteri ve Bergüzar Korel... Halit Ergenç, senaryodaki aşkı gerçek hayata taşımaya başlıyor.
Gizem Soysaldı ne olduğunu anlayamadan kendini bir boşanma davasının içinde buluyor. O Gökdelenin tepesindeki prenses, bir anda zemine çakılıyor. Yaşadığı hayal kırıklığını şu acı sözlerle özetliyor: Sonra da oradan aşağı attı!
Bu travmayı Türkiye'de kalarak atlatamayacağını anlayan Gizem, radikal bir karar alıyor. Zaten aklında olan bir planı devreye sokuyor: "Gitme planım vardı" diyerek bavulunu topluyor ve Amerika'ya gidiyor. Dedikodulardan uzaklaşıp, oyunculuk eğitimi alarak kendine "reset" atıyor.
Bugün herkes kendi yolunda. Halit Ergenç, Bergüzar Korel ile geniş bir aile kurdu. Gizem Soysaldı ise o enkazdan kendi gücüyle çıktı.
Geriye şu soru kaldı: Sizce bir ilişkiyi bitirirken dürüst olmak (Ben başkasına aşık oldum demek), karşı tarafı gökdelenden atmak kadar acımasızca olabilir mi?
Arabesk müziğin en güçlü seslerinden Güllü’nün vefat haberiyle sarsıldık. Ama bizi asıl kahreden ölümün kendisi değil, arkasındaki kan donduran iddia oldu.
Bir anne, gözümden sakındığım dediği evladının kurbanı olabilir mi..
Bu, sadece bir magazin haberi değil; yürek dağlayan bir anne evlat trajedisidir:
Yıllar önce ekranlarda anneliği sorgulandığında aslan kesilmişti Güllü...
Siz anne değilsiniz bilemezsiniz, benim pırlanta gibi çocuklarım var! diyerek evlatlarına toz kondurmamış, onları dünyalara değişmeyeceğini haykırmıştı. O gün o stüdyoda, bir annenin evlatlarına olan inancı yankılanıyordu.
Sene 2004 Türkiye ekranlara kilitlenmiş, dönemin fenomen yarışması Ünlüler Çiftliği. Gerginlik hat safhada. Güllü ve Banu Alkan karşı karşıya. Tartışma alevleniyor ve konu dönüp dolaşıp en hassas noktaya, “annelik” konusuna geliyor.
Sen bilemezsin! Benim aslan gibi, pırlanta gibi evlatlarım var..
O an stüdyoda yankılanan bu sözler, bir annenin evlatlarına duyduğu sonsuz güvenin ve gururun haykırışıydı.
Ve takvimler bugünü gösterdiğinde, hayat en acımasız yüzünü gösterdi. Aradan geçen 21 yılın ardından; o gün pırlanta gibi diye övülen, üzerine titrenilen evlat (kızı Tuğyan), iddialara göre annesinin maalesef sonu oldu… Dün gururla savunduğumuz, bugün ecelimiz olabiliyormuş...
Bu yaşananlar kınama veya karma değil; hayatın ne kadar bilinmez olduğunun en acı kanıtıdır. Şöhret, kavgalar, reytingler bitti; geriye sadece yarım kalan bir ömür kaldı. Mekanın cennet olsun Güllü, çok üzgünüz...
Serpil Çakmaklı ve 17’lik Nihat Doğan aşkı!
Sene 1998. Serpil Çakmaklı; Yeşilçam'ın en Vamp, en tutkulu kadını. Nihat Doğan ise; İstanbul'a yeni inmiş, 17 yaşında, ürkek ama hırsl�� bir türkücü adayı. Yan yana geldiklerinde Türkiye şokta: Bu kadın bu çocukta ne buldu? Nihat, Serpil'in yanında parlatılmayı bekleyen bir proje gibi duruyordu.
Olay sadece aşk değil, bir Sınıf Atlama mücadelesiydi. Nihat, Serpil'in koluna girip dönemin en lüks mekanlarına giriyor, Veliaht Prens muamelesi görüyordu. Takım elbiseler bol geliyor, kameralara şaşkın şaşkın bakıyordu. Herkes "Bu çocuk reşit bile değil, bu ilişki reklam kokuyor" deyip gülüp geçiyordu. Ama kimse yaklaşan fırtınayı göremedi.
Reklam sanılan ilişki, beklenmedik bir gerçekle duvara tosladı: Hamilelik. 17 yaşındaki o toy çocuk baba olmaya hazırlanıyordu. Belki de hayatında ilk defa bir şeye sahip olacağını hissetmişti. Ama Serpil Çakmaklı, kariyerinin zirvesindeydi ve 17'lik sevgiliden çocuk yaptı manşetlerini göze alamazdı.
Ve o karar verildi: Bebek aldırıldı.
Nihat Doğan yıllar sonra o anı anlatırken maskesini düşürdü: Bana sormadı bile... Ben o çocuğu istiyordum. O gün çocukluğum öldü. Magazin basınının Komik ikili diye manşet attığı günlerde, onlar aslında hastane koridorlarında bir cinayetin (vicdani anlamda) pazarlığını yapıyordu.
Nihat Doğan'ın bugün gördüğümüz o agresif, sürekli bağıran, herkese saldıran halini merak ediyorsunuz ya... Psikologlara göre sebebi çok net: O gün o hastanede "erkekliği" ve "babalığı" elinden alınan o çocuğun, yıllar süren öfke nöbeti bu. Serpil Çakmaklı hayatına devam etti, Nihat ise o travmayı bir zırh gibi giydi.
Bu hikaye bize şunu öğretti: Şöhretin bedeli bazen paradan daha fazlasıdır. Kimi onurunu verir, kimi vicdanını... Onlar bu Yasak Aşk ile manşet oldular, ama bedelini hiç doğmamış, adı bile konmamış o bebek ödedi.
Türkiye’de katilleri titreten, çözülmez denilen cinayetleri leblebi çekirdek gibi çözen o kadını tanıyorsunuz: Müge Anlı.
Peki, ekran önünde Demir Leydi olan bu kadının, kameralar kapandığında hayatının, çözdüğü dosyalardan bile daha karmaşık olduğunu biliyor musunuz?
İşte o Yasak Aşk manşetlerinin arkasındaki gerçek kaos ve yükseliş hikayesi:
Müge Anlı’yı farklı kılan şey; özel hayatını bir devlet sırrı gibi saklamasıdır. Kızı Lidya’yı yıllarca kimse görmedi. Evi nerede, ne yer, ne içer bilinmez. Çünkü geçmişte öyle bir magazin cehennemi yaşadı ki, yemin etti: Bir daha asla malzeme olmayacağım.
Müge Anlı’nın kariyerinin başında, gazeteci Burhan Akdağ ile yaptığı evlilik ve sonrasındaki boşanma süreci tam bir meydan savaşıydı. Karşılıklı suçlamalar, velayet kavgaları, şiddet iddiaları... Müge Anlı o dönem mağdur kadın rolünü değil, savaşçı rolünü seçti.
Boşanma sürecinde yıpratılmaya çalışıldı ama o, Beni işimle vurun diyerek kendini stüdyoya kapattı. Dobralığı, bana maval okumayın tavrı ve o meşhur bakışları aslında bu hayat mücadelesinin bir eseriydi. Yaralarını sakladı, sadece başarıyı gösterdi. Ve Türkiye'nin en güvenilen ismi oldu.
Yıllar sonra... Herkes onun işle evli olduğunu sanırken, canlı yayında bombayı patlattı. İstanbul Asayiş Şube Müdürü Şinasi Yüzbaşıoğlu ile evleneceğini duyurdu. Düşünsenize; Türkiye'nin en büyük dedektifi, devletin üst düzey bir polisiyle evleniyordu. Power Couple (Güçlü Çift) tanımının vücut bulmuş hali.
Bu evlilik neden bu kadar olay oldu. Çünkü Müge Anlı, düğününden tek bir kare bile basına sızdırmadı. Gelinliği nasıldı? Kimler vardı? Bilmiyoruz. İnsanların Yasak Aşk veya Olaylı Evlilik diye tık almaya çalıştığı şey aslında bu GİZEM. Milletin yatak odasını ortaya döken kadın, kendi kapısını sıkı sıkı kilitledi.
İnternetteki olaylar silsilesi başlıklarına aldanmayın. Buradaki asıl olay; güçlü bir kadının, mutluluğunu nazar değer korkusuyla veya profesyonellik gereği fanusun içinde yaşamasıdır. Eski eşinin zaman zaman yaptığı çıkışlar bile bu yeni kaleyi yıkmaya yetmedi. Müge Anlı, özel hayatım benim kırmızı çizgimdir raconunu çoktan kesti.
Sonuç olarak Müge Anlı bize şunu öğretti:
Başarı, en büyük intikamdır. Ve gerçek güç; herkes senin hakkında konuşurken, senin susup sadece işini yapmandır. O manşetler atılmaya devam edecek ama o yine reyting rekorları kıracak.
Asmalı Konak'a İlham Veren Kadın!
Nurgül Yeşilçay'ın oynadığı Bahar karakterinin aslında kimin için yazıldığını biliyor musunuz..
O rol, bavulunu toplamış İstanbul'a dönmek üzereyken kalbine yenilen Derya Arbaş içindi. İşte Asmalı Konak'ın hüzünlü ve gizli kahramanı:
Hikaye en başından film gibi başlıyor. Bir tarafta Yeşilçam'ın en asil kadınlarından, eski Türkiye güzeli Zerrin Arbaş. Diğer tarafta Hollywood'da Bonanza gibi dizilerde oynayan Kızılderili aktör Dehl Berti. Bu genetik piyangodan doğan çocuk Derya Arbaş. Hem Los Angeles'ın modern havası var üzerinde, hem de Anadolu'nun buğulu bakışı.
Derya, 80'lerin sonunda Türkiye'ye geldiğinde yer yerinden oynamıştı. Kuyucaklı Yusufta Talat Bulut'la, Beyaz Bisiklette Tarık Akan'la oynadı. Sadece güzel kız değildi. Farklıydı. Türkçeyi hafif Amerikan aksanıyla konuşması, o cool tavırları... Herkes ona aşıktı ama o aslında hep bir araftaydı. Ne tam buralı, ne tam oralı.
Yıllar geçti, Derya Amerika'ya döndü. 2000'lerin başında ise Türkiye'de Meral Okay bir senaryo yazıyordu: Asmalı Konak.
Meral Okay, New York'lu modern gelin Bahar karakterini yazarken kafasında tek bir isim vardı: Derya Arbaş. Rol, cuk diye üzerine oturuyordu. Yapımcılar anlaştı, biletler alındı. Derya, büyük dönüşüne hazırlanıyordu.
Derya, Türkiye'ye dönmek için hazırlık yaparken önce dedesini kaybetti. Cenaze için Los Angeles'taki evindeydi. Üzüntü, yorgunluk ve belki de kader...
16 Ekim 2003. Henüz 35 yaşındayken, uykusunda geçirdiği kalp kriziyle hayata veda etti. Bavulları hazırdı ama o uçağa asla binemedi.
Derya'nın ölümü Türkiye'ye bomba gibi düştü. Rol apar topar Nurgül Yeşilçay'a verildi.
Dizi yayınlandığında Türkiye'de yer yerinden oynadı, reyting rekorları kırıldı. Nurgül Yeşilçay kariyerinin zirvesine çıktı. Kimse ekran başındayken, o sahnelerin aslında Derya Arbaş için yazıldığını ve onun o sırada Los Angeles'ta bir mezarda yattığını düşünmedi.
Geriye ise en büyük acı anne Zerrin Arbaş'a kaldı. Önce eşini, sonra babasını, hemen ardından da gencecik kızını toprağa verdi. Bir röportajında şöyle demişti: "Derya o role o kadar hazırlanmıştı ki... Belki de o diziyi izlemeye yüreği dayanmazdı, bilmiyorum."
Bazı insanlar dünyaya parlayıp sönmek için gelir. Derya Arbaş; Kızılderili babasından aldığı gizem ve annesinden aldığı zarafetle Yeşilçam'ın en hüzünlü prensesi olarak kaldı. Asmalı Konak'ı her izlediğinizde, o konakta dolaşan hayaletin Derya olduğunu unutmayın.
Ruhu şad olsun.
Mafyanın Bile Karıştığı Yasak Aşk Skandalı!
Magazin haberi gibi başlayan, ama sonu mafya hesaplaşması, şantaj kasetleri ve Tayland morgunda biten kanlı bir hikaye bu.
Sibel Can, Karahan Çantay ve Karagümrük Çetesi üçgeninde yaşananları, buzdağının görünmeyen yüzüyle anlatıyorum:
Yıl 1995. Sibel Can kariyerinin zirvesinde, Hakan Ural ile evli. Türkiye'nin en mutlu çifti tablosu çiziyorlar. Derken sahneye, Best Model birincisi, 20'li yaşların başında bir Yunan Heykeli giriyor: Karahan Çantay. Sibel Can tacını bizzat takıyor, ama o taç Karahan'ın hayatındaki en büyük lanet olacak..
İkili arasındaki kimya o kadar güçlü ki, önce bir dizide, sonra o meşhur video klipte oynuyorlar. Londra kaçamakları, otel çıkışı görüntüleri derken dedikodu kazanı kaynıyor.. Ama asıl bomba, arka planda patlıyor. Eski bir manken olan Cem Kuzu, elinde Sibel Can ve Karahan Çantay'ın +18 kaseti olduğunu iddia ederek şantaj yapmaya başlıyor..
Normalde ne yaparsınız? Polise gidersiniz değil mi? Ama burası 90'lar Türkiye'si. Kurallar farklı işliyor. İddiaya göre Sibel Can, şantajcıyı susturmak için polise değil, o dönemin en korkulan yapısına, Karagümrük Çetesi'ne (Ergin Kardeşler) başvuruyor.
"Beni bu adamdan kurtarın" ricası, olayları geri dönülmez bir yola sokuyor..
Çete olaya dahil olunca işin rengi "Racon"a dönüyor. İddialar kan dondurucu: Çete, şantajcı Cem Kuzu'yu kaçırıyor, çıplak fotoğraflarını çekip şantaj yapıyor ve fena halde darp ediyor. Amaç kaseti almaktı. Söylentilere göre Sibel Can bu iş için 60 bin dolar ve bir araba feda etmişti..
Olaylar patlayınca Hakan Ural (o sırada Amerika'daydı) durumu öğreniyor.. Basın toplantıları, "Biz çok mutluyuz" pozları verilse de, ip çoktan kopmuştu. Karagümrük Çetesi lideri Nuri Ergin'in mahkeme çıkışında kameralara bağırarak Sibel Can hakkında söylediği (buraya yazamayacağım) o meşhur sözler, ipi çeken son hamle oldu.
Sonuç: Sibel Can ve Hakan Ural boşandı.
Peki "Prens"e ne oldu?
İhalesini kimsenin alamadığı günah keçisi Karahan Çantay oldu. Önce sektörden aforoz edildi. Sonra "uyuşturucu kuryeliği" suçlamasıyla hapse atıldı.. Parlak bir jön, bir anda "istenmeyen adam" ilan edildi. Türkiye'de barınamayacağını anlayınca her şeyi bırakıp ülkeyi terk etti.
Yıllarca sesi çıkmadı. Amerika'da taksicilik, Tayland'da matematik öğretmenliği yaptı. O şaşaalı hayattan, tek odalı bir evdeki yalnızlığa... Ve 2021. Karahan Çantay, Tayland'da motosiklet kazasında hayatını kaybettiğinde 47 yaşındaydı. Kimsesizler mezarlığına gömülmekten son anda kurtarıldı..
Bugün Sibel Can hala ekranlarda, Hakan Ural her gün televizyonda yorumcu. Ama bu hikayenin "bedelini" tek başına, gurbet köşelerinde can vererek Karahan Çantay ödedi. Sizce Karahan Çantay, yasak bir aşkın kurbanı mıydı, yoksa yanlış zamanda yanlış yerde olan bir piyon mu?
Yıllardır Büyük Aşk diye yutturulan Behlül & Bihter hikayesindeki o acı gerçeği konuşma vakti geldi. Behlül, Bihter'e zerre kadar aşık değildi.
O sadece yasak olanı elde etme dürtüsüyle hareket eden, şımarık bir çocuktu. Gelin delilleriyle anlatıyorum:
Önce Behlül’ün röntgenini çekelim. Küçük yaşta ailesini kaybetmiş, travmalı bir çocuk. Ama bu travma onu hassas biri yapmamış, tam tersine "sorumsuzluk zırhına" büründürmüş. Amcası Adnan Bey onu kanatları altına almış ama Behlül bu güvenli limana nankörlük etmemek için değil, "konfor alanı bozulmasın" diye itaat etmiş.
Dillerden düşmeyen o meşhur "Behlül Kaçar" repliği aslında bir şaka değil, karakterin ta kendisi. Adamın aidiyet duygusu sıfır. Peyker, Elif, Bihter... Hepsini aldattı.. Çünkü sadakat, cesaret ister. Bizim Behlül ise duygusal bir korkak. Özgür kuş taklidi yapan, ama aslında amcasının yalısına muhtaç bir kafes kuşu.
Gelelim Bihter meselesine... Aralarındaki şey "Aşk" değil, safi "İhtiras"tı. Behlül, Nihal ile telefonda konuşurken Bihter'in aşk itirafını duyduğunda bile haz alıyordu. Olay tamamen egoydu.. Bihter, Adnan'da "Güven", Behlül'de "Tutku" arıyordu. Ama Behlül, Bihter'e güven veremeyecek kadar kaypaktı.
Zamanında Firdevs Yöreoğlu ne demişti?
"Basit, gösterişsiz, bir anlık hatayla yapılmış bir seçim ve sıradanlık.".
Kadın yine haklıydı. Behlül, Bihter için savaşmadı. Sadece elindekini kaybetme korkusuyla Bihter'i oyaladı. Kolyeyi değil, Behlül'ü seçen Bihter, aslında kendi sonunu seçmişti.
Finalde ne oldu? Bihter: Cesaretinin bedelini canıyla ödedi. Behlül: Sakal bırakıp tekneyle kaçtı. Behlül, Nihal'in masum aşkına sığınmaya çalışsa da, aslında sığındığı tek şey amcasının sağladığı lüks ve konfordu..
Özetle: Biz Bihter'in çaresizliğine üzülürken, Behlül'ün korkaklığını "imkansız aşk" sandık.
Ama tarih korkakları değil, cesurları yazar. Seni asla unutmayacağız Bihter Ziyagil...
Sizce bu hikayenin en suçlusu kimdi?
GÜLEN ADAMIN GİZLİ GÖZYAŞLARI: KEMAL SUNAL
Bizi yıllarca güldürdü ama meğer o hepimizi gizlice ağlatacak şeyler yapmış. Emel Sayın, Kemal Sunal ile bir set çıkışı yaşadığı ve yıllarca sakladığı o olayı anlattığında herkes donup kaldı.
Mavi Boncuk filminin setinden sonra yaşanan o gizli iyilik hikayesi:
Emel Sayın anlatıyor:
Set bitti, herkes arabasına, taksisine bindi gitti. Bir baktım Kemal yürüyerek gidiyor.
Cebinde para var, şöhret var. Laleli'ye kadar neden 3 kilometre yürüsün ki? Merak ettim, taksiyle onu gizlice takip ettim. O, lüks arabalara binip hava atmayı değil, sokakları seçmişti.
Bir süre yürüdü. Sonra bir parkta bankta yatan bir adamın yanına gitti. Adamı kaldırdı, sohbet etti. Sonra cebinden para çıkarıp verdi. Adamın yüzündeki o mutluluğu uzaktan gördüm. Kemal Sunal, kazandığı parayı istiflemek için değil, paylaşmak için kazanıyordu.
Takibi bırakmadım. Biraz ileride bir lokantaya girdi. Bir şey yemeden çıktı. Oraya da para verdiğini gördüm. Lokantaya gittim, Az önce gelen beyin borcu mu var? dedim. Lokantacı: Yok abla, Kemal abi her gün gelir, buradaki evsizlerin yediği yemeğin parasını öder dedi. Sağ elin verdiğini sol el görmüyordu.
Emel Sayın devam ediyor: Ertesi gün sette yanına gittim. 'Sen ne güzel bir adamsın ya' dedim, sarıldım ağladım. O ise utandı, ne olduğunu anlamamazlıktan geldi. Ölme sen benden önce... dedim ama dinletemedim. O, sadece komik bir yüz değil, kocaman bir kalpti.
Bugün fenomenler yaptığı 1 liralık yardımı bile videoya çekerken, o koca servetini sessizce dağıttı. Belki de bu yüzden, aradan yıllar geçse de onu her gördüğümüzde içimiz ısınıyor. Mekanın cennet olsun Güzel Adam.