ÇIPLAK ARAMA SUÇTUR!
Fatoş Pınar Türker’in anlattıkları, kadınların ve muhaliflerin yıllardır maruz bırakıldığı çıplak arama işkencesini bir kez daha gözler önüne serdi.
İktidarın gözaltı ve tutuklama süreçlerinde uyguladığı bu yöntem, bir güvenlik tedbiri değil; kadın bedenini hedef alan, onur kırmayı amaçlayan siyasi bir şiddet aracıdır.
Kadınları susturmak, sindirmek ve mücadeleden vazgeçirmek isteyenlere boyun eğmeyeceğiz.
Çıplak arama işkencedir. İşkence insanlık suçudur!
Fatoş Pınar Türker’in mahkemede dile getirdiği çıplak arama iddiaları hakkında İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'ye soru önergesi verdim. 👇🏼
“Pınar Hanım, yaşadıklarını mahkeme salonunda açıkça ve tüm ayrıntılarıyla dile getirme cesaretini göstermiştir. İyi ki anlatmıştır; çünkü bu kahredici uygulamayla ancak toplum olarak açıkça yüzleşirsek mücadele edebiliriz.
Yüzleşmediğimiz takdirde bu uygulamalar ne ortadan kaldırılabilir ne de önlenebilir; aksine geçmişte de devamlı yapıldığı gibi yalanlanır ve üzeri örtülür.
Gözaltında çıplak arama hukukumuzda yeri olmayan, insan onurunu yok sayan bir saldırıdır. Suç isnadı ne olursa olsun hiç kimse insan onuruyla bağdaşmayan muameleye tabi tutulamaz.
Bu iddialar karşısında sessiz kalınamaz; derhal etkin bir soruşturma başlatılmalıdır."
https://t.co/TkmqBJukQZ
Bir kadın, mahkeme önünde, herkesin gözünün içine baka baka gözaltında çıplak aramaya maruz kaldığını dehşet verici ayrıntılarla anlatıyor. İstanbul Emniyeti'nin buna cevabı: "Mevzuata aykırı bir şey yok."
Peki soruyorum:
Bir insan gözaltında çıplak aramaya maruz bırakıldığını iddia ettiğinde devletin görevi; gerçeği ortaya çıkarmak mıdır, yoksa meseleyi bir basın açıklamasıyla kapatmaya çalışmak mıdır?
O gün gözaltında kimler görev yaptı? İddialarla ilgili herhangi bir inceleme veya soruşturma başlatıldı mı? Arama işlemlerine ilişkin kayıt ve tutanaklar nerededir?
Kamuoyunun beklediği şey, birkaç satırlık bir yalanlama değil; olayın bütün yönleriyle aydınlatılmasıdır.
Üstelik açıklama, mahkemede dile getirilen somut iddialara cevap da vermemektedir. Bir kişinin iç çamaşırını çıkarmasının istendiği, çömelmeye ve bedenini teşhir etmeye zorlandığı yönündeki beyanlar doğru mudur, değil midir?
Kamuoyunun bilmek istediği budur.
İnsan onuru devletin takdirine bırakılmış bir mesele değildir. Anayasa'nın ve uluslararası hukukun koruması altındadır. İşkence ve kötü muamele yasağının istisnası yoktur.
Devletin görevi vatandaşını aşağılayıcı muameleden korumaktır.
Bu nedenle yapılması gereken şey savunmaya geçmek değil, iddiaları etkin ve şeffaf biçimde soruşturmaktır.
Baba ocağı tabiri ayrıca dışlayıcı bir tabir gibi. Burası sadece atadan dededen chpli olanların ocağıdır der gibi. Ayrıca patriyarkal çağrışımına değinmeyeyim şimdi.
TİP Genel Başkanı Erkan Baş: Dost acı söyler. Sıklıkla ifade edilen bir tabir var, baba ocağı tabiri. Baba ocağı tabiri tartışmayı parti içi bir tartışmaya çevirir. Saray meseleyi böyle göstermek istiyor.
Ören'de kanalizasyon alt yapısı için 2 yıl önce kazılan sokaklarımız, caddelerimiz öylece toprak yol olarak bırakıldı. Kanalizasyon yapılamadı üstelik. Her araç geçişinde, her rüzgarda toz bulutlarına maruz kalıyoruz. Sokağa çıkmaya, pencereyi açmaya korkuyoruz.
@MilasBelediyesi
Ören'de kanalizasyon alt yapısı için 2 yıl önce kazılan sokaklarımız, caddelerimiz öylece toprak yol olarak bırakıldı. Kanalizasyon yapılamadı üstelik. Her araç geçişinde, her rüzgarda toz bulutlarına maruz kalıyoruz. Sokağa çıkmaya, pencereyi açmaya korkuyoruz.
@MilasBelediyesi
LÜTFEN OKUYUN
#İBBDavası'nda 47.gün
"Cinayet büro ev baskına gönderilmiş"
Medya AŞ Genel Müdürü #FatoşPınarTürker beyanda bulunuyor.
"Bir gün sonra sabah saat 05.30'da evime polis geldi.
Ben iki kızımla yalnız yaşıyorum.
Kapı çaldığında ekran üzerinden polisleri gördüm ve Allah'tan avukatımı arayabildim. Çünkü polisler içeri girdikten hemen sonra telefonumu aldılar.
"Hiçbir şeye dokunmayın" dediler.
Çocuklar ağlıyordu.
"Bir bardak su vereyim" dedim.
"Hayır."
"Küçük kızım okula gidecek."
"Hayır."
"Sakın kimse yerinden kıpırdamasın."
Sürekli delil karartmaktan söz ediliyordu.
Oradaki polislerden biri, sanırım bir komiserdi. Gözlerindeki ifadeyi hiç unutamayacağım.
Bir ara bana:
"Kaşe var mı?" diye sordu.
"Ne kaşesi?" dedim.
"Şirket kaşesi."
"Yok" dedim.
"Ben şirketin genel müdürüyüm, şirket kaşesini evimde ne yapayım?"
Buna rağmen evi aramaya devam ettiler.
Biz pijamalarımızla öylece bekliyorduk.
Çocuklar ağlıyor, kimse hareket edemiyordu.
Bir noktada polise:
"Siz mali suçlar için gelmediniz mi?" diye sordum.
Polis:
"Biz Cinayet Büro'dan geldik" dedi.
Bunu duyunca kızlarım daha da korktu.
"Ne cinayeti?" dedim.
"Şu anda operasyon yürütülüyor, biz görevlendirildik" dedi.
O an yaşadıklarımız gerçekten tarif edilmesi zor şeylerdi.
Bir bardak su bile veremediğim çocuklarımın yanında, ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda yaşananların bir tiyatro mu yoksa bir kâbus mu olduğunu hâlâ tarif edemiyorum.
Sonrasında sağlık kontrolüne götürüldüm.
Orada bir polis memuru, başına bir şey gelmediğinden emin olmak için annemi aramama izin verdi.
Daha sonra tekrar aramama da izin verdi.
Kendisine bu insani davranışı nedeniyle teşekkür borçluyum.
Ben evden bu şekilde ayrıldım.
Küçük kızımı son kez okuluna bırakmış oldum.
Akşam geri döneceğimi düşünüyordum.
Sonra Vatan Emniyet'e götürüldük.
Açıkçası ilk başta oradan çıkamayacağımı düşündüm.
Fakat içeri girince asistanımı gördüm.
"Canan, sen neden buradasın?" dedim.
"Beni de aldılar" dedi.
Sonra diğer arkadaşlarımız gelmeye başladı.
Tanıdığım ve tanımadığım birçok insan getirildi.
Sonrasında artık orada yaşamaya başladık.
Nezarethane şartlarını anlatmak istemiyorum ama umarım hiçbiriniz hayatınız boyunca görmek zorunda kalmazsınız.
Bodrum katta olduğu için cam yoktu, pencere yoktu.
Gün mü gece mi anlamıyordunuz.
Bir gün kadın polis memuru geldi.
"Arama yapılacak" dedi.
Bizi sıraya dizdiler.
Sonra beni küçük bir odaya aldılar.
Odayı da, o polis memurunu da hayatım boyunca unutmayacağım.
Memur:
"Üstünü çıkar" dedi.
Çıkardım.
Sonra:
"Altını da çıkar" dedi.
Şaşırdım.
Ama çıkardım.
Ardından:
"İç çamaşırını da çıkar" dedi.
Ne olduğunu anlayamadım.
Ama söylediklerini yaptım.
Sonra:
"Çömel" dedi.
Daha sonra çeşitli hareketler yapmamı istedi.
O an ne yaşadığımızı gerçekten anlamıyorduk.
Kadın memurun eldiven takması bile bize normal bir sağlık kontrolü yapılacağı hissini vermişti.
O kadar yabancıydık bu sürece.
Sonrasında tutuklandık.
Akşam saatlerinde Silivri Cezaevi'ne getirildik.
Hayatında hiç cezaevine girmemiş bir insan olarak yaşadıklarım gerçekten bir film sahnesi gibiydi.
İnsan, suç işlemediği sürece bir gün cezaevine düşebileceğini hiç düşünmüyor.
Ama olabiliyormuş.
Her şey insana dair.
Cezaevine geldiğimizde bize:
"Merak etmeyin, siz beş kadınsınız. Sizi aynı koğuşa koyacağız." dediler.
Buna çok sevindik.
Ancak daha sonra müdür geldi ve:
"Adalet Bakanlığı'ndan talimat geldi. Hepiniz ayrı ayrı koğuşlarda kalacaksınız." dedi.
Bizi tek tek farklı koğuşlara götürdüler.
İlk gün birbirimizi sadece pencerelerden görebildik.
Ben koğuşa konulduğum anda pencereye koştum.
Çünkü diğer arkadaşlarımın da yan koğuşlara yerleştirildiğini anlamıştım.
Fatoş'un sesini duyuyordum.
Çok ağlıyordu.
Bir şey olacak diye korkuyordum.
Bütün gece pencerelerden birbirimize seslenerek geçti.
Birimiz ağlıyor, birimiz teselli etmeye çalışıyordu.
İlk gecemiz böyle geçti."
Ya saygın bir uzlaşı ya da tavizsiz direniş!
Direnişimizin 20. gününde bugün 4 saat süren müzakere sonucunda tüm taleplerin kabul edilmesi fakat yazılı biçimde bir protokolü reddetmesi, sendikayı tanımaması ve işçilerin denetim sürecine dahil edilmemesi üzerine direnişimiz devam ediyor.
Taleplerimizin karşılanmadığı takdirde cuma günü Edirne’de, Pazartesi Ankaradayız!
Kamuoyuna duyurulur.
#KiremitçiyeHuzurYok
@selahattnaydiin@samiltayyar27 Emekliler için de yoksullar, açlar, geçinemiyorlar demiyor da kırgınlar diyor. Hafif bir kırgınlık, önemli değil, geçer.
Çay, buğday, pamuk, kiraz, soğan, zeytin, karpuz ve daha nice üretici can çekişiyor. Tarım gibi en önemli alan geri dönülemez şekilde tahribata uğruyor.
Sömürge madenciliği yüzünden silikozis hastası olan ve bir deri bir kemik kalan Şenol Abi'nin on yıla yakın davası sürüyor. Çine'de yüzlerce işçi silikozis hastası, sayısını bilemediğimiz kadar işçi katledildi. Gerçek gündem burada. Tüm ülkeyi buraya bakmaya davet ediyorum.
Bolu Valiliği Gerede Çayı'nı zehre bulayan firmalara ceza kesildiğini söylüyor ama bayramda tertemiz akan çay bugün hâlâ daha neden kirli akıyor? Bir an önce Gerede Çayı ilk hali gibi tertemiz akmalı ve bu zehir durmalı. 280 km'lik havza ölüyor. Elden ele #geredeçayıkatlediliyor
@Bikulson İnsan diğer herkesin zekasını (algı kapasitesi, algıladığını işleme ve sonuç çıkarma, neden sonuç ilişkisi kurma kapasitesi vs) kendisi gibi sanıyor. Bu bir yanılsama. Bazıları biraz geç ve zor öğrenir. Bazı öğrenmeler için ceza - ödül sistemi gerekir. Bazıları hiç öğrenemez.