Rusya’nın Starlink’i bugün Ukrayna yarın NATO semalarında
Kıtalararası
Rusya, ABD’li milyarder Elon Musk’ın Starlink sistemine alternatif uydu ağını kurma hedefinde artık söylem aşamasını geride bıraktı. İlk Rassvet-3 uyduları yörüngeye yerleştirildi ve Ukrayna üzerinde hizmet vermeye başladı. Gelişme, Ukraynalı uydu haberleşmesi uzmanlarının da dikkatini çekmiş durumda.
Mevcut durumda Rassvet-3 ağı, Ukrayna üzerinde günde en az iki kez yaklaşık birer saatlik haberleşme penceresi sunuyor. Takımyıldıza yeni uydular eklendikçe bu boşlukların giderek kapanması ve kapsama süresinin kesintisiz hale yaklaşması bekleniyor.
Devamı için ⤵️
https://t.co/i1zPMaeM5k
Yıllarca tekrar Atlantik'e dönmeliyiz deyip şimdi hayıflananlar...
ABD'ye dönersen sonuç:
Hem NATO'cu hem milliyetçi olunmaz.Pkk açılımı olur!
Hem NATO'cu hem solcu olunmaz.Demokrasi butlanlı/kayyumlu olur!
Bağımsızlık için uğraştık; olmadı!
Alın şimdi Batınızın 'hıyrını' görün
Subay yemini okuyanMustafa Kemal askerleri affedilmedi ancak Türkiye Cumhuriyetini yıkmaya yeminli Öcalan’ın teröristleri affediliyor. @zaferpartisi@zpgencresmi
@HVodinali Ebu Süfyan bizzat Kureyş ve Kurayza kabilesinin çocuğu olarak hanedandir.Kanindan Yahudilik akar.Bu Araplar da halk olarak Sufyanin peşine düşmekte israrcilardir.
@HVodinali Kurayza ve Kureyş Mekke de birlikte sefirlik ederdi.Arap yarımadasi binlerce yıldır Yahudiler ve Arapların ortak damatlari ile yönetilirdi.Muhammed halkın devrimcisiydi fakat halk bir süre sonra onun çizgisinden çıkıp fabrika ayarlarına yani tam Muaviv - Süfyan tekeline girdi.
4 Ağustos itibarıyla USNI verilerine göre ABD donanmasının kuvvet yapısı ve konuşlanması çok dikkat çekicidir.
ABD Donanması’nın kâğıt üzerindeki gücü ile gerçek harekât gücü arasında ciddi bir fark söz konusudur.
USNI verilerine göre “Savaş Filosu -Battle Force” 290 gemiden oluşuyor. Ancak bunun 58’i USNS sınıfı yani tanker, ikmal, mühimmat, hastane ve diğer lojistik destek gemileridir.
Gerçek muharip filo ise 232 savaş gemisinden ibarettir .
Bu 232 muharip geminin yalnızca 69’u (%29,7) İran savaşı bölgesi dahil bugün ileri konuşlandırılmış durumda.
Bunların 39’u (%16,8) Japonya, İspanya gibi üslerde ileride konuşlu (Forward Deployed Naval Forces) (FDNF) durumda.
30’u (%12,9) ise ABD’den geçici süreyle rotasyon esasına göre gönderilmiş gemiler.
Daha da çarpıcısı, 232 muharip savaş gemisinin sadece 67’si (%28,9) şu anda denizde seyir halinde görev yapıyor.
Başka bir ifadeyle, ABD Donanması’nın muharip filosunun yaklaşık yüzde 71’i aynı anda denizde harekât icra edemiyor.
Küresel deniz hâkimiyetini sürdürmeyi hedefleyen bir süper güç için, muharip filonun yalnızca yaklaşık üçte birinin harekât alanında bulunabilmesi son derece düşük bir harbe hazır olma oranıdır.
Bu tablo, ABD Donanmasının bugün yaşadığı temel sorunun gemi sayısından ziyade kullanılabilir muharip güç, bakım altyapısı, tersane kapasitesi ve personel sürdürülebilirliği olduğunu açıkça göstermektedir.
Karadeniz’de savaş artık cephe hattının ötesine geçti. Resmen kayıtsız şartsız Deniz ticaret harbi uygulanıyor.
Son olarak Novorossiysk–Samsun hattında çalışan Kamerun bayraklı Ro-Ro gemisi Nadezhda vuruldu.
Kiev rejimi baskı altına girdikçe tarafsızlığa, taşıdığı yüke veya harp sahası dışında olduğuna bakmadan Rusya’ya yönelik deniz ticaretine saldırıyor. Rusya’da Ukrayna’nın denizle olan tüm irtibatını kesmek için saldırılarına devam ediyor
Amaç, enerji ve tahıl ticaretini keserek tarafların savaşma iradesini zayıflatmak.
Bu tablo Karadeniz için yeni değil. İkinci Dünya Savaşı’nda da ticaret gemileri batırıldı, limanlar bombalandı, mayınlar ve denizaltılar deniz ulaştırmasını hedef aldı.
5 Ağustos’taki YouTube programımda, İkinci Dünya Savaşı’nın Karadeniz’i ile 2026 Karadeniz’ini, deniz harekâtı, ticaret savaşı ve Türkiye’nin Montrö politikası açısından karşılaştıracağım.
Bu önemli yayın için Tüm takipçilerimi Cem Gürdeniz ile Mavi Vatan ve Ötesi YouTube kanalıma 5 Ağustos günü 1200 de bekliyorum.
🚨 ¡ESTO VA A ROMPER INTERNET!
Elon Musk acaba de soltar la bomba más loca de Neuralink:
“En los próximos 6 a 12 meses vamos a poner los primeros implantes de visión. Aunque estés 100% ciego de nacimiento, vamos a escribir directamente en tu corteza visual… y vas a ver.”
“Y eso es solo el comienzo. A largo plazo tendrás resolución ultra HD y superpoderes reales: verás en infrarrojo, ultravioleta y hasta radar. Literalmente como un superhéroe.”
El futuro ya no es ciencia ficción. Es Neuralink.
@yalcin0634@AvarBanu Ayrıca sizler düşman edindikleriniz dahi ne düşündüğünden bihaber , herhangi bir argümanı olmadan insanlara yaftalarda bulunan kişilik yoksunlariniz.
@yalcin0634@AvarBanu Alaycı kuş kitabını okusaydiniz ne demek istediğini anlardiniz.Bilgisizliginizin ötesinde bir de fikriniz olması " aklı yok fikri var " deyimini zihinlerde canlandırıyor.
Farklı çetelerin Alaycı Kuşları vardır. Zaman zaman birbirlerini yerler. … sonra yeni alaycı kuşlar vatan millet mavrasıyla sosyal medyada ortata çıkar. Millete önce güven aşılar sonra manüple eder… izleyin
İsrail’in eski AMAN Araştırma Başkanı Dror Shalom’un ortaya koyduğu vizyon, aslında İsrail’in içine düştüğü stratejik açmazın itirafıdır.
Nüfusu yaklaşık 10 milyon olan, coğrafi derinliği bulunmayan, güvenliğini nükleer caydırıcılık ve ABD desteği üzerine inşa etmiş bir devletin, Japonya’dan İskandinavya’ya uzanan yeni bir jeopolitik eksen kuracağını iddia etmesi gerçekçi değildir.
İsrail’in 1970’lerden itibaren sahip olduğu konvansiyonel askerî üstünlük artık sınırlarına dayanmıştır. Arap ordularına karşı üstünlük sağlayabilen bu güç, İran karşısında kesin bir stratejik sonuç üretememiştir. Üstelik başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri millî savunma sanayilerini geliştirirken İsrail’in göreli üstünlüğü her geçen gün aşınmaktadır.
Bugün İsrail’in en büyük kuvvet çarpanı kendi millî gücü değil, ABD’nin küresel askerî, siyasi ve ekonomik desteğidir. Ancak ABD’nin göreli gerileme süreci yaşadığı bir dönemde bu desteğin sonsuza kadar aynı ölçüde devam edeceğini varsaymak ciddi bir stratejik yanılgıdır. Nitekim Trump’ın “İsrail’in var olma nedeni ABD’dir.” sözü de bu bağımlılığı açıkça ortaya koymaktadır.
Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve GKRY üzerinden Türkiye’yi dışlayan bir jeopolitik mimari kurma hayali de bu nedenle sürdürülebilir değildir. Jeopolitik,haritalarda çizilen koridorlarla değil, kalıcı millî güç, üretim kapasitesi, nüfus, coğrafya ve stratejik derinlikle inşa edilir.
Finansal güç ve uluslararası sermaye ağları devletlere önemli avantajlar sağlayabilir. Ancak tarih gösteriyor ki ne Birinci Dünya Savaşı’nı ne de İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyebilmişlerdir. Olan yahudi halkına olmuştur. Finans tek başına jeopolitiğin yerini tutamaz.
İsrail’in bugün yaptığı en büyük stratejik hata, kendi kapasitesini küresel güç ölçeğinde değerlendirmesidir. Oysa küresel güç olmanın ön şartı, başka bir büyük gücün desteğine bağımlı olmamaktır.
Benzer yorumu Yunanistan için de yapabiliriz. Yunanistan Türkiye ile başta Ege ve doğu Akdeniz sorunlarını barış içinde halletmek yerine İsrail’le ortaklık içinde askeri çatışmayı göze almaktadır. Bu da Yunanistan’ın gerçek anlamda tarihi okuyamadığını göstermektedir.
29 Temmuz’da ABD Donanması, General Dynamics Electric Boat ve HII tersaneleriyle 76,6 milyar dolarlık 14 nükleer denizaltı, 9 Virginia (SSN), 5 Columbia (SSBN) yeni inşa sözleşmesini imzaladı.
Bu yatırım yalnızca Çin’le deniz gücü rekabetinin sonucu değildir. Aynı zamanda 40-45 yaşına ulaşan Los Angeles (SSN) ve Ohio (SSBN) sınıfı denizaltıları yenileme ve gerileyen Amerikan gemi inşa sanayiini yeniden ayağa kaldırma hamlesidir.
Bu kararın stratejik arka planını ise 5 Temmuz’da Çin’in 44 yıl aradan sonra ilk kez bir Jin sınıfı SSBN’den JL- nükleer balistik füzesini (SLBM) başarıyla fırlatması oluşturuyor.
Biri denizde nükleer caydırıcılığın açık gösterisiydi, diğeri ise buna verilen uzun vadeli sanayi cevabı oldu.
Ancak son denizaltının 2038’e kadar hizmete girmesinin planlanması, iyimser bir takvime dayanıyor. Şahsen bu sürenin daha da uzayacağını değerlendiriyorum. Çünkü Amerikan gemi inşa sanayii son otuz yılda neredeyse hiçbir büyük savaş gemisi veya denizaltı programını ilan edilen takvim ve maliyet sınırları içinde tamamlayamadı.
Diğer yandan Pasifik’te Tayvan merkezli bir jeopolitik kırılma, Amerikan tersanelerinin üretim takvimini bekleyecek mi?
Tarih bize krizlerin sanayi programlarına ve kontratlara göre değil, güç dengelerine göre şekillendiğini gösteriyor.
Zelensky, Beyaz Saray’dayken Rusya’nın Batı Ukrayna’nın stratejik merkezi Lviv’e düzenlediği yoğun saldırılar ve aynı saatlerde Polonya sınırındaki Lublin bölgesine kimliği henüz belirlenemeyen bir cismin (muhtemelen bir seyir füzesi veya füze parçası) düşmesi, savaşın artık yeni ve çok daha tehlikeli bir safhaya geçtiğini göstermektedir.
Bu gelişmeler artık yalnızca Ukrayna-Rusya savaşının değil, NATO ile Rusya’nın doğrudan karşı karşıya gelme riskinin de giderek arttığını ortaya koymaktadır.
Özellikle Polonya ve Romanya hattında yaşanacak her olay, savaşın coğrafyasını bir anda genişletebilecek potansiyele sahiptir.
Karadeniz cephesinde ise Ukrayna açısından tablo giderek ağırlaşmaktadır. Odesa Limanı fiilen devre dışı kalmış durumdadır. Ticaret yalnızca Çornomorsk ve İzmail limanları üzerinden sınırlı ölçüde sürdürülebilmektedir. Ancak bu iki limanın toplam kapasitesi, Odesa’nın normal yükleme hacminin ancak yüzde 5-10’una ulaşabilmektedir. Bu nedenle Ukrayna’nın deniz ticareti ve ihracat kabiliyeti kritik seviyeye gerilemiştir.
Tam bu süreçte ABD Senatosu’nun Senatör Lindsey Graham anısına hazırlanan ve Rusya’ya yönelik yeni yaptırımları içeren tasarıyı gündemine alması, krizin ekonomik boyutunu daha da derinleştirecektir. Tasarı Rus petrolü, doğal gazı ve uranyumunun alıcılarını, Rus enerji ihracatını finanse eden mali kurumları, gölge filoyu oluşturan tankerleri ve Rus enerji ticaretine dolaylı destek veren üçüncü ülkeleri hedef almaktadır. Bu yaklaşım yalnızca Rusya’yı değil, küresel enerji arz güvenliğini ve fiyat istikrarını da doğrudan etkileyecek yeni belirsizlikler yaratacaktır.
Son yıllarda uygulanan yaptırımların ortaya koyduğu gerçek açıktır. Bu tür ekonomik baskılar Rusya’yı geri adım atmaya zorlamaktan çok, daha sert ve daha geniş kapsamlı askerî ve jeopolitik hamlelere yöneltmektedir. Bugün yaşanan gelişmeler de bunun son örneğidir.
Artık tahıl taşımacılığı da enerji taşımacılığı da savaşın doğrudan hedefi haline gelmiştir. Karadeniz, uluslararası ticaretin güvenli şekilde yürütüldüğü bir deniz olmaktan çıkmakta, ticaret yollarının silahla kontrol edilmeye çalışıldığı bir mücadele alanına dönüşmektedir.
En büyük risk ise, NATO’yu doğrudan savaşın içine çekebilecek yeni kışkırtmaların ve sahte bayrak operasyonlarının ortaya çıkmasıdır. Polonya ve Romanya ekseninde yaşanacak her kışkırtma , kontrol edilmesi güç bir tırmanmayı beraberinde getirebilir.
Diğer tarafta Hürmüz Boğazı’nda İran ile ABD arasında karşılıklı saldırılar artık istisna değil, olağan bir durum haline gelmiştir. Küresel enerji sistemi aynı anda hem Hürmüz’de hem Karadeniz’de uzun süre iki büyük deniz krizini taşıyamaz. Bunun ekonomik ve jeopolitik maliyeti bütün dünyaya yayılacaktır.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, Ukrayna savaşını NATO’nun doğrudan müdahil olacağı yeni bir aşamaya taşımak değil, gerçekçi ve uygulanabilir bir barış sürecini başlatmaktır. Aksi halde yalnızca Karadeniz değil, küresel deniz ticareti, enerji arz güvenliği ve uluslararası istikrar da geri dönüşü son derece zor bir kırılma yaşayacaktır.
Türkiye ise bu süreçte tek bir stratejik çizgiden ayrılmamalıdır. Montrö’nün sahibi ve uygulayıcısı olarak Karadeniz’deki dengeyi korumak, aktif tarafsızlık politikasını tavizsiz sürdürmek ve Karadeniz’i büyük güçlerin doğrudan hesaplaşma sahasına dönüştürecek her türlü kışkırtmaya karşı kararlılıkla durmak, bugün millî güvenliğimizin en temel şartıdır.
Türkiye, Ukrayna’ya verdiği desteğin kapsamını millî çıkarları ve Karadeniz’deki stratejik denge açısından yeniden değerlendirmelidir. NATO üyesi olmasına rağmen savaşın tarafı olmayan Türkiye’nin en büyük gücü, aktif tarafsızlık politikası ve Montrö kaynaklı özel statüsüdür. Bu nedenle, savaşan taraflardan birinin askerî kapasitesini artırdığı izlenimi doğurabilecek uygulamalardan kaçınmalı; savunma sanayii iş birliklerini bu hassasiyetle yürütmelidir. Türkiye’nin önceliği, savaşın tarafı gibi algılanmak değil, Montrö rejiminin istikrarını korumaktır.
Yıllarca Çin 'in hayalet şehirlerinden, düşen konut fiyatlarının ekonomiyi çökerteceğinden bahsedildi, sonuç?
Çinli vatandaş daha uygun şartlarda, daha kaliteli yaşam ortamlarına kavuştu. Her nesil bir öncekinden daha fakir olmadı. Konut rantı ile sömürü planlayan para kaybetti.
Yıllarca Çin 'in hayalet şehirlerinden, düşen konut fiyatlarının ekonomiyi çökerteceğinden bahsedildi, sonuç?
Çinli vatandaş daha uygun şartlarda, daha kaliteli yaşam ortamlarına kavuştu. Her nesil bir öncekinden daha fakir olmadı. Konut rantı ile sömürü planlayan para kaybetti.
Almanya/Stuttgart Devlet Operası'nın 10 Nisan 2027'de sahnelemeyi planladığı "Atatürk – Mustafa Kemal Efsanesi" operası sıradan bir sanat etkinliği değil.
Bunu bizzat operanın resmî tanıtım metni ortaya koyuyor. Tanıtımda Atatürk'ün "otoriter güç iddiası", milliyetçilik, sürgün, şiddet ve tarihsel suçlar ekseninde ele alınacağı, Almanca, Türkçe, Ermenice, Kürtçe, Fransızca, Yunanca ve İngilizce bir anlatı kurulacağı açıkça belirtiliyor.
Almanya'nın böyle bir operayı sahneye koyması iyi niyetli değildir.
İki ayrı dünya savaşına ve milyonlarca masum insanın ölümüne neden olmuş; 1945'ten sonra ABD tarafından işgal edilmiş, bugün dahi dış politikada tam bağımsız hareket etmekte zorlanan, Kuzey Akım sabotajının hesabını bile soramayan Almanya'nın sözde sanatçıları çökmüş bir imparatorluğun enkazından emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı vererek bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, kulu vatandaş, ümmeti millet yapan uçurumun kenarında Orta Asya'ya sürülmeyi bekleyen ülkeyi laik ve çağdaş bir devlete dönüştüren Mustafa Kemal Atatürk'ü hangi tarihî ve ahlaki üstünlükle bir operada yargılamaya kalkmaktadır?
Üstelik bu girişim tesadüf değildir. Son yirmi yılda Atatürk, Türkiye'de özellikle genç kuşaklar tarafından yeniden keşfedilmiş, milletin Atasına bağlılığı her ortamda görünürlüğünü artırmış ve aynı ilgi Avrupa'daki Türk gençliği arasında da hızla güçlenmiştir.
Tam da bu dönemde Atatürk'ün tarihsel mirasını "otoriterlik" ve benzeri kavramlarla yeniden tanımlamaya çalışan bir opera sahneye konulmak istenmektedir.
Almanya'nın uzun yıllardır Türkiye'yi etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden değerlendiren, PKK'ya yönelik yaklaşımı ve geçmişte "Anadolu Federal İslam Cumhuriyeti" gibi Türkiye'nin bütünlüğünü tartışmaya açan projelerin dolaşıma girdiği siyasi atmosfer de hatırlandığında, bu opera yalnızca sanatsal bir çalışma olarak görülmemelidir.
Aşağıda gösterilen tanıtım afişi bile operanın librettosunun ip uçlarını şimdiden veriyor. Mustafa Kemal Atatürk'ü temsil etmek yerine, tarihî gerçeklikle hiçbir bağı olmayan anonim ve kimliksiz bir figür tercih edilmiş. Bu bir estetik seçimden öte, tarihî şahsiyeti bilinçli biçimde sembolleştirip yeniden kurgulama girişimidir. Aynı anlayış, tanıtım metninde Atatürk'ü "otoriter güç iddiası" üzerinden okumaya çalışan sakat yaklaşımın görsel yansımasıdır. Kısacası eser sahnelenmeden verilen mesaj belli. Amaç tarih anlatmak değil, tarihi yeniden yorumlamaktır.
Türk kamuoyu bugüne kadar Ermeni, Pontus ve benzeri iddialar üzerinden üretilen film, belgesel ve kültürel kampanyalara tepki göstermiştir.
Bu konuda da sosyal medyada ve Almanya'da yaşayan vatandaşlarımız tarafından gereken tepki süreci başlatılmıştır. Ancak bu devam ettirilmelidir.
Sosyal medyada güçlü ve demokratik bir kamuoyu oluşturulmalı, Stuttgart Operasının bu eseri sahnelememesi için meşru ve hukuki zeminde her vatandaş sorumluluk almalıdır.